Çok fazla eleştiri alıyorum. Böyle diyemezsin hüküm veremezsin bu kesinlikte konuşamazsın asla diyemezsin deniliyor. Oysa insanlar çoğu zaman bir düşüncenin doğruluğundan çok o düşünceyi söyleyen kişinin hangi diplomaya sahip olduğuna bakıyor. Halbuki insanlık tarihi boyunca birçok fikir akademilerin içinde değil hayatın içinde ortaya çıktı. Bir insanın bir konuda eğitim almamış olması o konuda hiçbir şey üretemeyeceği anlamına gelmez. Eğitim başka şeydir düşünmek başka şeydir. Diploma başka şeydir idrak başka şeydir.
Ben makine mühendisi değilim elektrik elektronik mühendisi de değilim. Bu konuda hiçbir eğitim almadım. Silindirin çapını ve hacmini de bilmiyordum özkütle hesabını da bilmiyordum statik hesabı hala bilmiyorum kuvvet hesabı hala yapamam. Bu bilgilerin hiçbirine sahip değilken otuz yıldır bir yerlerden kopyalamadan hiç olmayan makineler tasarladım yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Bana bir iş söylendiğinde onu makineleştirmeyi makineye dönüştürmeyi hiç zorlanmadan yaptım yapıyorum. Demek ki makine üretmek için illa makine mühendisi olmak gerekmiyormuş. Mühendis olmadan da makine yapılabiliyormuş. Elektrik elektronik bilgim de çok kısıtlı. Bunun eğitimini almadım ama elektrik elektronik ve otomasyon da yapıyorum. Yaptığım makinelerin otomasyonunu kendim yapıyorum.
Burada önemli olan şey ezberlenmiş teknik bilgi değil problemin özünü kavrayabilmektir. Çünkü bazen insan bir formülü bilmeden de doğru sonuca ulaşabilir. Bir çocuk yürümeyi biyomekanik hesaplarla öğrenmez ama yürür. Bir köylü toprağı analiz laboratuvarı olmadan da hangi arazinin verimli olduğunu yılların gözlemiyle anlayabilir. Bir usta cetvel kullanmadan da milimetrik iş çıkarabilir. Çünkü insan zihni sadece akademik eğitimle çalışan bir mekanizma değildir. Tecrübe sezgi gözlem ve sürekli düşünme de bir bilgi üretim biçimidir.
Bu örnekten şuraya geliyorum. Ben felsefi eğitim mantık eğitimi almamış olsam da felsefe yapabilirim mantık üretebilirim. Bunun için bilimsel metodoloji bilmem de gerekmiyor. Çünkü yaptığım şey düşünmek sorgulamak kıyas yapmak ve sonuç çıkarmaktır. Tarihteki büyük filozofların önemli bir kısmı da bugünkü anlamda akademik filozof değildi. Sokrates bir üniversite hocası değildi. Diyojenin bir akademisi yoktu. Spinoza mercek ustasıydı. İnsan düşünmek için önce diploma almak zorunda değildir. Çünkü düşünme insanın doğal faaliyetidir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır. Benim yaptığım felsefe düşünce mantık ve bunlardan çıkardığım sonuçlar öncelikle beni bağlar. Eğer ben bunları mutlak hakikat diye dayatıyorsam ve ortaya sürdüğüm argümanlar yanlış öncüllerden oluşuyorsa bu beni bağlar. Ben bunları başkalarını zorla ikna etmek herkes bunu kabul etmek zorundadır gibi bir yaklaşım ile sunuyorsam bu yanlış olur. Çünkü insanın düşüncesi yanılabilir. Zaten yanlış öncüllerden çıkan sonuç da yanlış olacağı için insanların bunu kabul etmeyeceğinin bilincindeyim.
Burada asıl mesele insanların düşünce üretmesi değil düşüncelerini mutlaklaştırmasıdır. Çünkü insan düşündüğü anda zaten felsefe yapmaya başlamıştır. Bir insan gece yatağa yatıp hayatın anlamını sorguladığında da felsefe yapar ölüm üzerine düşündüğünde de felsefe yapar ahlakı tartıştığında da felsefe yapar. Felsefe sadece akademilerin tekelinde olan bir alan değildir. Akademi sadece bunu sistematik hale getirir. Ama düşünmenin kendisi insanın varoluşuyla birlikte başlar.
Aynı şekilde inanç meselesine gelince inanç da kişisel ve özneldir. Herkesin fıkıh kaidelerini tefsir usullerini sebebi nüzulları teleolojiyi bilmesi gerekmez. Her müstaid nefsi adına içtihat edebilir ama teşri edemez diye bir usul vardır. Yani insan kendisi adına düşünebilir kendi vicdanı ve aklı doğrultusunda karar verebilir ama bunu başkalarına zorunlu yasa gibi dayatamaz.
İnanç konusu olan şeyler ya tanrısal ya da kültürel olgulardır. Eğer gerçekten tanrısal ise insan yorumuyla ortaya çıkan anlamı değil literal anlamı baz almam gerekir. Çünkü eğer tanrı mesaj gönderirken nasıl olsa bazı insanlar bunu yorumlar diğer insanlar da onların yorumundan hakikati öğrenir diye düşünmüşse o zaman burada doğrudan tanrısallıktan değil insan aracılığından söz etmiş oluruz. Bu durumda insan tanrıyı değil yorumcuyu merkeze koymuş olur. Çünkü yorum öznel bir faaliyettir. Her yorumcunun zihni bilgisi kültürü psikolojisi yaşadığı çağ ve ideolojisi farklıdır. O halde yorum da farklı olacaktır.
Başkasının ne düşündüğünden bana ne. Eğer tanrısal olanı anlamak için sürekli başka insanların yorumuna muhtaç hale geliyorsam o zaman aslında tanrıyı değil insanı takip etmiş oluyorum. İnsan yorumunu kutsallaştırmış oluyorum. Oysa insanın tek ölçütü aklıysa ve insan aklından dolayı sorumlu tutuluyorsa o zaman herkes kendi aklını kullanarak kendi yorumunu üretmek zorundadır. Çünkü kimse başkasının aklıyla yargılanamaz. Kimse başkasının zihniyle sınanamaz.
Burada kritik nokta şudur. Her birey kendi yorumunu üretir ama bunu mutlak hakikat gibi diğer insanlara dayatmamalıdır. Çünkü insan aklı sınırlıdır. Ben aklım kadar sorumluysam aklım kadar hareket ederim. Zaten fiiliyatta da herkes böyle yapıyor. İnsanlar çoğu zaman sandıkları gibi yaşamıyor aslında anladıkları kadar yaşıyorlar. Bir insanın bilgisi ne kadarsa hayatı da o kadar şekilleniyor.
Ama şu insanı ayar ediyor. Fıkıh bilmezsin tefsir bilmezsin usul bilmezsin o zaman bu konuda konuşamazsın deniliyor. Eğer gerçekten durum buysa o zaman ben bunları bilmediğim için bunlardan sınava da tabi tutulamam sorgulanamam. Çünkü adalet kişinin bilmediği bir şeyden sorumlu tutulmamasını gerektirir. Eğer kurtuluş belli insanların yorum bilgisine bağlıysa o zaman okuma imkanı olmayan insanlar ne olacak. Tarihin büyük kısmında okuma yazma bilmeyen milyarlarca insan neye göre yargılanacak. Bir köylü bir çoban bir işçi bir çocuk karmaşık teolojik sistemleri bilmediği için mi suçlu olacak.
O zaman niye taklit etmeyeyim sorusu da burada ortaya çıkıyor. Eğer hakikate ulaşmak için zorunlu olarak başka insanların yorumuna bağımlı olmak gerekiyorsa o zaman bireysel aklın ve bireysel sorumluluğun anlamı kalmaz. İnsan sadece başkalarının düşüncesini taşıyan bir aracıya dönüşür. Halbuki akıl verilmişse kullanılmak için verilmiştir. İnsan düşünsün sorgulasın kıyas yapsın diye verilmiştir.
Benim anlatmak istediğim şey insanların uzmanlığı tamamen reddetmesi değildir. Elbette bilgi sahibi insanın sözü değerlidir. Elbette bir alanda yıllarca çalışan insanın deneyimi önemlidir. Ama uzmanlık düşünme hakkını ortadan kaldırmaz. Bir insanın düşünce üretebilmesi için önce resmi otoriteden izin alması gerektiğini söylemek insan aklını iptal etmektir. Çünkü düşünce özgürlüğü insanın en temel varoluş alanlarından biridir.
Sonuç olarak insan düşünmek için izin almak zorunda değildir. Felsefe yapmak için diploma gerekmediği gibi inanç konusunda da insanın kendi aklını kullanması engellenemez. İnsan yanılabilir ama düşünmeden yaşamaktan daha büyük bir yanılgı yoktur. Benim düşüncelerim mutlak hakikat olmak zorunda değildir ama benim onları düşünmeye hakkım vardır. Her insanın da vardır. Çünkü insanı insan yapan şey sadece inanması değil aynı zamanda sorgulamasıdır. Düşünmek hata yapma ihtimalini doğurur ama düşünmemek insanı başkasının zihninde yaşamaya mahkum eder.
Son olarak ben bu yazıları birileri okusun doğru yolu hakikati bulsun hakikat buradadır demiyorum. Birilerinden alkış onay takdir içinde yapmıyorum. Hatta bazı yazılar bazılarının bana küfretmesine neden de olabilir. Ben bu yazıları kendim için buraya yazıyorum burası benim not defterim okuduklarımdan araştırdıklarımdan derlediklerimden çıkan şeyler. Yani şöyleki her bir parçayı bir yerlerden alıyorum kum, çakıl, tuğla, demir, kereste, bunlardan kendi zihin haritama göre bir bina inşa ediyorum bu inşa ettiğim bina kabe değildir herkes etrafında dönmesi gerekmiyor öyle bir talebim düşüncem yok. Bazen inşaa ettiğim binayıda yine kendim beğenmeyip yıkıyorum. Bunlar hakikattir iddiam yok bunlar derleme yazılar. Vesselam
Bir yanıt yazın