İnsan akıllı bir varlıktır. Diğer canlılar tamamen akılsız demiyorum; fakat insan, canlılar arasında aklı ile öne çıkan bir varlıktır. Zaten bir insanın tüm dinler, yasalar ve hukuk sistemleri karşısında mesul ve mükellef sayılabilmesi için akıl sahibi olması gerekir. Fıkıhta da dinen sorumlu olabilmenin şartı “akil baliğ” olmaktır. Yani aklı yerinde olmayan bir insan dinen sorumlu tutulmaz. Aynı durum beşerî hukuk sistemlerinde de vardır. Modern ceza hukukunda da akli dengesi yerinde olmayan bir insana normal cezai işlem uygulanmaz.
Örneğin akıl hastası bir insan bir cinayet işlerse ona doğrudan hapis değil, akıl hastanesinde tedavi hükmü uygulanır. Hatta bazen maktulün ailesi bile bunu mazur görebilir; kan davası gütmez ya da diyet talep etmez. Çünkü ortada tam anlamıyla bilinçli ve iradeli bir fail olmadığı kabul edilir.
Buradan çok önemli bir sonuç çıkıyor. İnsan varlığı kendisinden olan bir varlık değildir. İnsanı yaratan bir o yaratıcı insana “akıl” diye bir ölçüt vermiş ve insanı bunun üzerinden sorumlu tutmuştur. Demek ki akıl her şeyin baş şartıdır. Aklı olmayanın dini de olmaz, sorumluluğu da olmaz.
Buradan çıkan sonuç şudur: Akıl esastır, nakil ona tabidir. Çünkü nakli anlamlandıracak olan şey yine akıldır. Eğer aklı askıya alırsak, o zaman dinin mesuliyet sistemi de çöker. Çünkü aklı olmayanın yükümlülüğü yoksa, aklı devre dışı bırakılmış bir insanın sorumluluğu da tartışmalı hale gelir.
Burada temel problem şudur: Eğer nakil akla açık şekilde aykırıysa ne yapılacaktır? Ya akıl askıya alınacaktır ya da nakil sorgulanacaktır. Aklı askıya almak ise insanı kendi temel ölçütünden mahrum bırakmak demektir. Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran temel özellik akıldır. O halde geriye tek bir yol kalıyor: Naklen gelen bilgiyi akıl terazisinde tartmak. İşte bu yazının amacı da budur. Naklen bize ulaşan öğretilerin akıl yolu ile ölçülmesi, sorgulanması ve değerlendirilmesi.
İnsanlık tarihi boyunca, en azından yazılı olarak bize ulaşmış kayıtlı tarihin anlatımlarına baktığımızda, tarihin her devrinde, her toplumda ve her dönemde insanların mutlaka dinleri, tanrıları ve tanrılara kurbanlar ile çeşitli ritüeller üzerinden kutsallık atfettikleri değerleri vardı. İnsanların tarım toplumu öncesi avcı-toplayıcı dönemde de animistik din anlayışlarına ve çeşitli tanrı tasavvurlarına sahip olduğu anlaşılmaktadır.
İnsan doğa karşısında kırılgan bir varlıktır. Deprem karşısında çaresizdir, ölüm karşısında çaresizdir, hastalık karşısında çaresizdir. İlk insan yıldırımın neden düştüğünü bilmiyordu, güneş tutulmasını açıklayamıyordu, salgınların neden ortaya çıktığını anlayamıyordu. Bilinmeyen her şeyin arkasına metafizik güçler yerleştirdi. Çünkü insan zihni bilinmezlikten rahatsız olur; açıklayamadığı şeyi anlamlandırmak ister. Tanrı fikrinin doğuşunda insanın korkuları, acziyeti ve anlam arayışı büyük rol oynamıştır.
Yerleşik hayata geçildikten sonra tanrı anlayışları da değişmeye başladı. Yerleşik toplum ile birlikte yerleşik, sabit kişilik özellikleri olan; kızan, cezalandıran, ödüllendiren tanrı anlayışları oluştu. Mitolojik yaratılış destanları, yaradılış hikâyeleri ve kutsal anlatılar tanrıların nasıl doğduğunu, insanı neden yarattığını ve insanlardan ne istediğini anlatmaya başladı.
İnsan, dünyadaki diğer canlılardan farklı olarak hayata hazırlanması en uzun süren canlılardan biridir. Doğadaki birçok canlı kısa sürede kendi hayatını sürdürebilecek hale gelirken, insan yavrusu uzun yıllar boyunca korunmaya, eğitilmeye ve sosyal desteğe ihtiyaç duyar. Bu durum insanı topluluk halinde yaşamaya zorlamıştır. İnsan tek başına değil, sosyal yapı içinde hayatta kalabilmiştir.
Bir araya gelen insanlar zamanla kendi içlerinde hiyerarşik yapılar oluşturmuştur. Bu yapı bilinçli bir felsefi tercihten çok zorunluluktan doğmuştur. Güçlü olanın öne çıktığı, emir-komuta ilişkilerinin oluştuğu düzenler ortaya çıkmıştır. İnsan kendi toplumsal düzenini nasıl kurduysa tanrılarını da aynı mantık üzerinden tasarlamıştır.
Bir baş tanrı vardır; onun altında başka tanrılar vardır. Kimi savaşı yönetir, kimi bereketi, kimi ölümü, kimi yağmuru. Böylece tanrılar panteonu oluşmuştur. Daha sonra insan gözlem yaptıkça doğadaki olayların aslında birbirine bağlı olduğunu fark etmeye başlamış, her şeyin tek bir düzen içinde hareket ettiğini görmüştür.
Bunun sonucunda da bütün bu düzenin tek bir merkezden yönetilmesi gerektiği düşüncesi ortaya çıkmıştır. Çok tanrılı sistemlerden tek tanrılı sistemlere geçiş böyle gelişmiştir. İnsan toplumundaki kral, hükümdar ve mutlak otorite anlayışı göğe taşınmış ve tek tanrı fikrine dönüşmüştür.
Fakat burada konumuz tanrıların tarihsel gelişimini ayrıntılı şekilde anlatmak değil. Burayı kısa bir çerçeve olarak geçiyorum. Benim esas söylemek istediğim şey şudur:
Bir tanrı kendisini insanlara doğrudan, tartışmasız ve herkes için aynı netlikte duyurmamıştır. Tanrı fikrini; doğa karşısında kırılgan, korku içinde yaşayan ve açıklama arayan insan zihni üretmiştir. Yani tanrıyı insan zihni yaratmıştır demek istiyorum.
Tarihin her devrinde, istisnasız şekilde insan topluluklarının ve bireylerin mutlaka bir tanrı inancı vardı. Bugün 21. yüzyılda yaşıyoruz. İletişim araçları inanılmaz hızlanmış durumda, bilgiye erişim tarihte hiç olmadığı kadar kolay. Buna rağmen bugün dünya üzerinde yaklaşık 8,3 milyar insan yaşıyor ve istatistiksel tahminlere göre dört bine yakın din anlayışı, on bine yakın farklı tanrı tasavvuru bulunuyor. Geçmişte de durum buydu, bugün de değişmiş değil.
Ve her din kendi mensubu tarafından mutlak hakikat olarak kabul edilmek zorundadır. Çünkü “olabilir de olmayabilir de” denilen bir yerde din ayakta kalamaz. İnanç kesinlik ister. Şüphe arttıkça inanç zayıflar. Bu yüzden her din kendi hakikatini mutlaklaştırmak zorundadır.
Fakat problem tam burada başlıyor. Çünkü bir din kendi hakikatini mutlak ilan ettiğinde, ona inanmayan herkes otomatik olarak yanlışta, sapkınlıkta ya da düşman konumunda olur. Böylece ayrışma kaçınılmaz hale gelir. Ya diğer insanların da bu dine inanması gerekir ya da onlar karşıt olarak görülür. İnanç sistemi kendi devamlılığını sağlamak için diğerini yanlışlamak, dışlamak ya da yenmek zorunda kalır. İşte kırılma tam burada başlıyor.
Bugün tarih dediğimizde karşımıza çıkan anlatıların büyük kısmı savaşların, istilaların, yıkımların ve insan topluluklarının birbirini yok etme mücadelelerinin anlatısıdır. Benim burada söylemek istediğim şey şu: Tanrı inancı ve dinler tarihin hiçbir döneminde insanlığa ideal bir toplum ve ideal bir düzen sunamamıştır.
Bugün tamamen dini ve tanrısal temeller üzerine kurulmuş, insanların huzur içinde yaşadığı, savaşın olmadığı, insanların birbirini inancından dolayı dışlamadığı ideal bir toplum yoktur. Geçmişte de olmamıştır. Tanrının elçisi olduğunu iddia eden peygamberlerin hiçbiri ama hiçbirisi ideal bir düzen kuramamıştır. Hatta çoğu zaman geldikleri coğrafyalarda büyük kırılmalar, savaşlar ve ayrışmalar yaşanmıştır. Bu sözler sert gelebilir ama olabildiğince yumuşak söylemeye çalışıyorum.
Benim “ideal düzen” derken kastettiğim şey şudur: İnsanların savaşmadığı, kimsenin kimseyi öldürmediği, insanların inançlarından dolayı dışlanmadığı, gelir dağılımının belli ölçüde dengeli olduğu, herkesin asgari düzeyde huzur içinde yaşayabildiği, köleliğin ve cariyeliğin olmadığı bir düzen. Fakat tarihte böyle bir din toplumu hiçbir zaman oluşmamıştır.
Tam tersine, dinler çoğu zaman kendisine inanmayanlarla savaşmayı, onları yok etmeyi, mallarına el koymayı ve kadınlarını cariye yapmayı meşrulaştırmıştır. Çünkü bir din kendisini mutlak hakikat olarak gördüğünde, karşı taraf artık sadece farklı düşünen biri değil, hakikate karşı çıkan biri haline gelir. Bu da çatışmayı sıradan bir siyasi mücadele olmaktan çıkarıp kutsal bir savaşa dönüştürür.
Şimdi birkaç örnek ile bunu açayım.
Hz Adem ilk insan ve aynı zamanda ilk peygamber olarak anlatılır. İki oğlu vardır ve bu iki oğul birbirini öldürür. Yani ilk peygamber kendi çocuklarına bile erdem kazandıramamış, kardeş kavgasını engelleyememiştir. İnsanlık tarihinin ilk ailesi cinayet ile başlamıştır.
Nuh peygamber gelmiş, dokuz yüz elli yıl yaşadığı söylenmiştir ama buna rağmen kendi toplumunu ikna edememiştir. Sonuç olarak Nuh tufanı ile yeryüzü helak edilmiştir. Eğer bir peygamberin amacı insanları kurtarmak ise burada kurtuluştan çok büyük bir yıkım anlatılmaktadır.
Sonra Salih gelmiş, kayadan deve çıkarmış, mucize göstermiş ama o da başarılı olamamıştır. Salih’in kavmi de helak edilmiştir. Ad kavmine peygamber gelmiş, Ad kavmi de helak edilmiştir. Lut peygamber gelmiş, onun kavmi de helak edilmiştir. Hz İbrahim peygamber olarak gelmiş, anlatıya göre onu ateşe atmışlardır. Kendi babası bile ona iman etmemiştir.
Musa peygamber olarak gelmiştir ama onun da evrensel bir söylemi yoktur. Musa’nın tanrısı daha çok İsrailoğullarının tanrısıdır. Mısır’dan çıkıştan sonra kavmi çölde göçebe bir hayat yaşamıştır. Musa kısa süreliğine kavminden ayrıldığında, başlarında Harun peygamber olmasına rağmen insanlar hemen buzağı heykeli yapıp ona tapmaya başlamıştır. Yani mucize gördüğü anlatılan insanlar bile kısa süre içinde eski inançlarına dönmüştür.
Yakup peygamber olarak gelmiştir ama on iki oğlu kendi kardeşleri Yusuf’u kuyuya atmıştır. Yani peygamber ailesi içinde bile kıskançlık, ihanet ve şiddet engellenememiştir. Hz isa onca mucizeler gösterdiği anlatılır ama kavmi tarafından çarmıha gerilmiş öldürülmüş yada dünyadaki misyonu son bulmuştur.
Özetle hiçbir din ve hiçbir tanrı inancı doğduğu coğrafyaya beklenen anlamda iyilik, güzellik, adalet ve merhamet getirmemiştir. Tam tersine çoğu zaman kendisine inanmayanlarla savaşmayı, onları öldürmeyi, mallarına el koymayı ve kadınlarını cariye yapmayı meşrulaştırmıştır.
Hz Muhammed Mekke’de doğmuştur ama en yakın akrabaları bile onu kabul etmemiştir. Kendi kabilesi ona karşı çıkmıştır. Sonrasında Medine’ye gitmek zorunda kalmıştır. Medine’de belli bir siyasal ve askerî güç elde ettikten sonra, başlangıçta sıcak ilişki kurmaya çalıştığı ve Musa’yı Tevrat’ı tasdik ettiğini söylediği Yahudi kabileleri ile çatışmalar yaşanmıştır. Üç Yahudi kabilesi sürgün edilmiş ya da savaş yoluyla etkisiz hale getirilmiştir. Mallarına el konulmuş, kadınlar cariye sayılmış ve savaş ganimeti anlayışı oluşmuştur.
Hz Muhammed’in ölümünden sonra ise durum daha da ağır hale gelmiştir. Dört büyük halifenin üçü öldürülmüştür. Ömer öldürülmüş, Osman öldürülmüş, Ali öldürülmüştür. Daha İslam’ın ilk ve en kutsal kabul edilen nesli kendi içinde kan dökmüştür.
Hz Muhammed’in eşi Ayşe ile damadı Ali savaşmıştır. Cemel vakası yaşanmıştır. Sıffin savaşı yaşanmıştır. Aşere-i mübeşşere olarak cennetle müjdelenmiş insanların bile birbirine karşı savaş açtığı bir tablo ortaya çıkmıştır. Yani daha ilk kuşakta bile birlik değil, parçalanma ve iç savaş ortaya çıkmıştır.
Sonrasında peygamberin torunları katledilmiştir. Hüseyin Kerbela’da kuşatılmış, susuz bırakılmış ve öldürülmüştür. Peygamberin torununun başı kesilmiştir. Eğer bir din insanlığı kurtarmak için gelmişse, daha peygamberin ölümünden birkaç on yıl sonra kendi torunlarının katledildiği bir yapı nasıl kusursuz ilahi düzen iddiasında bulunabilir?
Kâbe kuşatılmıştır. Abdullah bin Zübeyr Kâbe’nin içinde öldürülmüştür. Mancınıklarla Kâbe taşlanmış, Kâbe büyük zarar görmüş ve yerle bir edilmiştir. Yani İslam’ın en kutsal kabul edilen mabedi bile Müslümanların kendi iç savaşlarında hedef haline gelmiştir.
Sonrasında Harre olayı yaşanmıştır. Medine kuşatılmıştır. Medineli Müslümanlar yenildikten sonra şehir yağmalanmış, insanların mallarına el konulmuş, rivayetlere göre kadınlara ve kızlara günler boyunca tecavüz edilmiştir. İnsanların canı ve namusu çiğnenmiştir. Peygamber şehri bile din adına çıkan siyasal savaşların içinde büyük bir felaket yaşamıştır.
Özetle hiçbir din ve hiçbir tanrı inancı insanlığa beklenen anlamda iyilik ve huzur getirmemiştir. Haçlı seferlerinde milyonlarca insan öldürülmüştür. Engizisyonlarda insanlar diri diri yakılmıştır. Mezhep savaşlarında insanlar birbirini katletmiştir. Bugün İsrail’in Gazze’de yaptıkları ortadadır. İnsanlar yine kutsal anlatılar üzerinden birbirini yok etmektedir.
Yani savaşların, öldürmenin, yok etmenin, dışlamanın ve düşman ilan etmenin en büyük dinamiklerinden biri dinler ve tanrı inançları olmuştur.
Bu dinler ve bu tanrı inançları eğer gerçekten tanrıdan gelmiş olsaydı, eğer tanrı insanların azgınlıklarını görüp onları düzeltmek, insanları ıslah etmek ve kendisini insanlığa duyurmak için elçiler göndermiş olsaydı, benim kanaatime göre bu durum hiçbir kuşkuya ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta olurdu. Ateşin yakması gibi olurdu. Suyun ıslatması gibi olurdu. Yerçekimi gibi olurdu. Güneşin doğup batması gibi olurdu. İnsan nasıl nefes aldığından kuşku duymuyorsa, tanrının mesajı da aynı açıklıkta olurdu.
Çünkü gerçek olan şey tartışmalı olmaz. Gerçeklik coğrafyaya göre değişmez. Fizik kuralları nasıl herkes için aynıysa, gerçekten tanrısal olan bir mesajın da herkes için aynı netlikte olması gerekirdi. Fakat dinlerin tamamına baktığımızda tam tersini görüyoruz.
Dinler son derece yöresel, kültürel, tarihsel ve dilsel yapılardır. İnsan hangi coğrafyada doğuyorsa büyük oranda o coğrafyanın dinine inanıyor. Arabistan’da doğan büyük ihtimalle Müslüman, Hindistan’da doğan Hindu, İsrail’de doğan Yahudi, Avrupa’nın bazı bölgelerinde doğan Hristiyan oluyor. Bu bile başlı başına büyük bir problem ortaya koyuyor. Çünkü hakikat doğum yerine göre değişmez.
Eğer gerçekten tanrı mesaj göndermiş olsaydı, bu mesaj insan yorumuna bu kadar muhtaç olmazdı. Çünkü bugün dinlerin tamamı yorum üzerinden ayakta duruyor. Aynı kitabı okuyan insanlar yüzlerce farklı mezhep, cemaat ve yorum üretiyor. Aynı ayetten birbirine tamamen zıt hükümler çıkarılıyor. Aynı dine inanan insanlar birbirini tekfir ediyor. Demek ki ortada herkes için aynı netlikte anlaşılır bir mesaj yok.
Tanrının mesajı insan yorumuna muhtaç kalıyorsa burada tanrısal değil, dilsel ve tarihsel bir problem vardır. Çünkü sonsuz kudrete sahip olduğu söylenen bir varlık, mesajını insanların birbirini boğazlayacağı kadar muğlak bırakmazdı. Bir mühendis yaptığı makinenin kullanım kılavuzunu insanların birbirini öldüreceği kadar belirsiz yazıyorsa, burada problem kullanıcıda değil tasarımcıdadır.
Ayrıca semavi ya da İbrahimi dinlerin anlatımlarına ve rivayetlerine göre yüz yirmi dört bin peygamber gönderildiği söyleniyor. Fakat buna rağmen insanlığın büyük çoğunluğu hâlâ farklı dinlerde, farklı inançlarda ya da inançsız durumda. Bu bile kendi içinde büyük bir başarısızlık tablosu ortaya koyuyor.
Aynı anlatımlarda deniyor ki; insan yaratılırken tanrı meleklere insana secde etmelerini emrediyor ama iblis bunu reddediyor. Tanrı iblisi lanetleyip huzurundan kovuyor. İblis ise “Sen beni azdırdın, bana mühlet ver, ben de insanları saptırayım” diyor. Tanrı da ona kıyamete kadar mühlet veriyor. Sonrasında yüz yirmi dört bin peygamber gönderiliyor ama buna rağmen insanların büyük çoğunluğu yine doğru yola gelmiyor.
Kur’an’da Sebe suresi 20. ayette “Andolsun İblis onlar hakkındaki zannında haklı çıktı, çok azı hariç hepsi ona uydular” deniyor. Bu aslında açık şekilde bir mağlubiyet kabulü gibi görünmektedir. Çünkü ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Tanrı insanı yaratıyor, iblise izin veriyor, peygamberler gönderiyor ama sonuçta insanların büyük kısmı yine iblise uyuyor. Çoğunluğun kaybettiği bir sınav bir imtihan dünyası ilahi adalet ve merhamet ile bağdaşmaz.
Burada temel soru şudur: Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir tanrı neden en başta böyle bir sistem kurmuştur?
Çünkü eğer Tanrı olacak her şeyi biliyorsa, insanların büyük çoğunluğunun kaybedeceğini de biliyordur. Eğer bilmiyorsa zaten tanrı olamaz. Çünkü tanrı olmuş olanı, olacak olanı, bütün ihtimalleri ve bütün sonuçları bilendir
Ve burada özgür irade problemi ortaya çıkıyor.
Sürekli deniyor ki insan özgür iradelidir, tanrı insanı sınamak istemiştir. Ben buna katılmıyorum. Çünkü insan varlığı kendiliğinden var olmuş bir varlık değildir. Ben kendi kendimi yaratmadım. Kendimi varlık sahasına çıkarabilmem için önceden var olmam ve kendimi yaratabilecek bir güce sahip olmam gerekirdi. Bu ise imkânsızdır.
Ben tanrı tarafından hangi zamanda doğacağımı, hangi anne babadan doğacağımı, hangi coğrafyada yaşayacağımı, nasıl bir karaktere sahip olacağımı, hangi psikoloji ile düşüneceğimi ve hangi şartlar içinde büyüyeceğimi de belirleyen odur.
Tanrının bilgisi insanların bilgisi gibi sonradan oluşan deneyimsel bir bilgi değildir. İnsan deneyerek öğrenir. Tanrı ise her şeyi en baştan bilendir. Çünkü bütün sistemi kendisi kurmuştur. Tüm potansiyelleri, tüm nedenleri, tüm eğilimleri, tüm şartları ve bütün sonuçları kendisi yaratmıştır.
Şimdi burada çok net bir soru ortaya çıkıyor:
Ben tanrının bilgisi dışında başka türlü davranabilir miyim?
Eğer davranabiliyorsam, o zaman tanrı her şeyi bilen değildir. Çünkü benim onun bilmediği başka bir ihtimali gerçekleştirmem gerekir. Ama eğer tanrı her şeyi biliyorsa, o zaman benim yapacağım her hareket zaten baştan bellidir.
Bu durumda özgür irade nasıl mümkün olabilir?
Bir mühendis bir makine tasarlarken o makinenin bütün parçalarını, bütün vidalarını ve bütün çalışma sistemini önceden belirler. Makine mühendisin tasarımına göre çalışır. Şimdi düşünelim: Mühendisin bilgisi bile sınırlı olmasına rağmen makine yine onun tasarladığı sınırlar içinde hareket ediyor.
Tanrının bilgisi ise sınırsızdır. Tanrı sadece mekanik sistemi değil; atomları, atomların özelliklerini, ortamın sıcaklığını, insan beynindeki kimyasal süreçleri, genetik yapıyı, çevresel etkileri, psikolojik eğilimleri ve bütün neden-sonuç ilişkilerini bilen bir varlıktır.
Böyle bir durumda hiçbir varlık tanrının bilgisi dışında başka bir ihtimal gerçekleştiremez.
Bu şu anlama gelir: Hiçbir şey gerçek anlamda özgür değildir.
Çünkü özgürlük dediğimiz şey alternatif ihtimaller arasından gerçek seçim yapabilmeyi gerektirir. Ama bütün ihtimaller ve sonuçlar zaten önceden belirlenmişse, burada seçim değil yalnızca önceden yazılmış bir senaryonun yaşanması vardır.
Şimdi böyle bir düzende insan nasıl sınanıyor olabilir?
Bir sınavın gerçek anlamda sınav olabilmesi için sonucunun belirsiz olması gerekir. Eğer öğretmen sınavdan önce bütün öğrencilerin hangi soruya nasıl cevap vereceğini kesin olarak biliyorsa ve üstelik o öğrencilerin zihinsel yapısını da kendisi tasarladıysa, artık orada gerçek bir sınavdan söz etmek mümkün değildir.
Bu durumda hayat bir sınav değil, önceden sonucu bilinen bir senaryonun oynanması olur.
Dahası, büyük çoğunluğun kaybedeceği baştan belli olan bir sınavın ilahi adalet ve merhamet ile nasıl bağdaştırılabileceği de büyük bir problemdir. Eğer tanrı insanların çoğunun cehenneme gideceğini biliyorsa ve buna rağmen onları yaratıyorsa, burada ciddi bir ahlaki problem ortaya çıkar. Çünkü yaratılmamak, sonsuz azap çekmekten daha merhametli olurdu.
Burada başka bir çelişki daha vardır. Dinler bir yandan insanın özgür olduğunu söylerken, diğer yandan tanrının her şeyi önceden bildiğini söyler. Bu iki önerme mantıksal olarak aynı anda doğru olamaz. Çünkü mutlak bilgi ile mutlak özgürlük birbiriyle çelişir.
İradesi gerçekten özgür olmayan bir varlık nasıl sonsuz ceza ya da sonsuz ödül ile yargılanabilir?
Bir insan sınırlı bir ömür içinde sınırlı hatalar yaptığı için neden sonsuz cehennem ile cezalandırılsın? Sonlu bir hayatın sonucunun sonsuz ceza olması hangi adalet anlayışı ile açıklanabilir? Aynı şekilde kısa süreli bir iman nedeniyle sonsuz cennet verilmesi de ayrı bir orantısızlık problemidir.
Ve burada dinlerin anlattığı tanrı modeli çoğu zaman insanın kendi siyasal düzeninin göğe yansıtılmış hali gibi görünmektedir. Dünyadaki hükümdarlar nasıl mutlak itaat isterse, dinlerdeki tanrı da mutlak itaat istemektedir. Dünyadaki hükümdarlar nasıl kendisine karşı gelenleri cezalandırıyorsa, dinlerdeki tanrı da sonsuz ceza ile tehdit etmektedir.
Bu yüzden bana göre insan, tanrıyı büyük ölçüde kendi korkularına, kendi psikolojisine ve kendi toplumsal düzenine göre üretmiştir. Bu bir tanrıyı yok sayma tanrıyı inkar etme değildir yaratıcı yoktur demiyorum.
Şimdi yaratıcının varlığını ama onun tanımlanamayacağı onun bilinemeyeceğini yarattığı hiçbir şeye benzemediğini anlatmaya çalışacağım
Tanrı mutlak olarak vardır.
İnsan zihni, insan aklı ve bilim; evrendeki şeylerin nasıl meydana geldiğini, hangi süreçlerden geçtiğini, hangi fiziksel ve biyolojik sebeplerle oluştuğunu büyük ölçüde açıklayabilir.
Bir tohumun nasıl filiz verdiğini, hücrelerin nasıl bölündüğünü, DNA’nın genetik bilgiyi nasıl taşıdığını, yağmurun nasıl oluştuğunu, yıldızların nasıl doğup öldüğünü, galaksilerin nasıl şekillendiğini izah edebilir.
Bilim “nasıl” sorusuna cevap verme konusunda insanlığın elindeki en güçlü araçtır. Fakat bütün bu sebeplerin niçin var olduğu, neden böyle bir düzenin bulunduğu, neden varlık olduğu ve neden hiçlik olmadığı sorusu bambaşka bir düzleme aittir.
Çünkü bilim sebepleri açıklar; fakat sebeplerin nihai sebebini açıklayamaz. Bir zincirin halkalarını sayabilir ama zincirin niçin var olduğunu söyleyemez.
Her bir tohumun içinde filizlenme ve ağaç olma meyli vardır. Uygun sıcaklık, nem, ışık ve mineral ortamı oluştuğu zaman o küçücük çekirdek çatlar ve içinden hayat çıkar. Kök toprağa iner, gövde yükselir, yaprak oluşur, meyve verir ve neslini devam ettirir.
Bugün botanik bilimi bunu hormonlarla, hücresel bölünmeyle, genetik kodlarla açıklayabiliyor. Tohumun içinde oksin ve giberellin gibi büyüme hormonlarının rolü, embriyonik dokuların gelişimi, fotosentezin kimyasal mekanizması ayrıntılı şekilde inceleniyor.
Fakat bütün bunların arkasında duran asıl soru hâlâ cevaplanabilmiş değildir: O tohumun içinde neden ağaç olma eğilimi vardır? Neden cansız atomlar bir araya geldiğinde kendini çoğaltan, büyüyen, çevresine uyum sağlayan canlı sistemler ortaya çıkmaktadır? Karbon atomu neden yalnızca bir taş gibi hareketsiz kalmamış da yaşamın temel yapı taşı hâline gelmiştir?
Bilim yağmurun nasıl yağdığını açıklayabilir. Güneş ışınları okyanusları buharlaştırır, atmosferde yoğunlaşma olur, sıcaklık farkları bulutları oluşturur ve sonunda yağış meydana gelir. Meteoroloji bunu fizik yasalarıyla açıklar. Fakat suyun döngü oluşturacak şekilde bu sisteme neden sahip olduğu, neden yaşam için tam gerekli özelliklerde bulunduğu, neden su molekülünün donarken genleşmesi gibi hayati bir özelliğe sahip olduğu soruları bizi doğrudan varlığın anlamına götürür. Eğer buz suyun üstünde yüzmeseydi göller dipten donar, denizlerdeki yaşam büyük ölçüde yok olurdu. Bilim bunun nasıl gerçekleştiğini anlatır; ama neden böyle hassas bir yapı bulunduğunu açıklayamaz.
Evrende var olan her şey sebep sonuç ilişkileriyle birbirine bağlıdır. Bir olay başka bir olayın nedeni olur. Bu zinciri milyonlarca yıl geriye götürebiliriz. Kozmoloji bize yıldızların süpernovalarla ağır elementler ürettiğini, karbonun yıldız çekirdeklerinde oluştuğunu, galaksilerin kütle çekimiyle şekillendiğini anlatır.
Bugün modern fizik Büyük Patlama modelini ortaya koymaktadır. Evrenin yaklaşık 13.8 milyar yıl önce son derece yoğun ve sıcak bir hâlden genişlemeye başladığı kabul edilmektedir. Kozmik arka plan radyasyonu, galaksilerin birbirinden uzaklaşması ve hidrojen-helyum oranları bu modelin önemli delilleri olarak görülür. Fakat bütün mesele şurada düğümlenir: O ilk hareket nasıl başladı? Enerji neden vardı? Fizik yasaları neden vardı? Hiçlik yerine neden varlık vardı?
Sebep sonuç zincirini ne kadar geriye götürürsek götürelim, sonunda zorunlu olarak “ilk sebep” problemiyle karşı karşıya kalırız. Çünkü sonsuz geriye gidiş, meseleyi çözmek yerine yalnızca ertelemektedir.
Eğer her şey başka bir şeye dayanıyorsa, en sonunda kendisi başka hiçbir şeye dayanmayan bir temele ulaşmak gerekir. Aristoteles buna “hareket etmeyen hareket ettirici” diyordu. Çünkü hareket eden her şey başka bir şey tarafından hareket ettiriliyorsa, zincirin sonunda hareketin kaynağı olan ama kendisi hareket etmeyen bir zorunlu varlık fikri ortaya çıkar.
Bazıları sonsuz zaman içinde sonsuz olasılıkların gerçekleşebileceğini söyler. Sonsuz kez zar atılırsa yüz kere arka arkaya 6/6 gelmesi teorik olarak mümkündür derler.
Fakat bu örnek evrendeki düzeni açıklamaya yetmez. Çünkü mesele yalnızca tek bir olayın gerçekleşmesi değildir. Evrende aynı anda trilyonlarca hassas ayar bir arada bulunmaktadır. Yerçekimi kuvvetinin şiddeti biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı. Elektromanyetik kuvvetin değeri değişse atomlar kararlı hâlde kalamazdı. Güçlü nükleer kuvvet çok az zayıf olsa çekirdek oluşmazdı, biraz fazla güçlü olsa yıldızlar anında tükenirdi.
Fizikçi Paul Davies, Roger Penrose, Martin Rees gibi isimler evrendeki bu hassas ayar problemini ayrıntılı biçimde incelemişlerdir. Roger Penrose, evrenin başlangıç entropisinin yaşamı mümkün kılacak düzeyde olma ihtimalini akıl almaz derecede düşük bir olasılık olarak tanımlar. Bu yalnızca bir zarın tutması değil, sayısız sistemin aynı anda kusursuz biçimde uyum içinde çalışmasıdır.
Dünyadaki ekolojik sistemlere baktığımız zaman da aynı bütünsel uyumu görürüz. Denizlerde yaşayan planktonlar atmosferdeki oksijenin büyük bölümünü üretir. Bugün bilimsel araştırmalar dünya oksijeninin yaklaşık yarısının fitoplanktonlardan geldiğini göstermektedir. İnsan karada yaşarken hayatını okyanusun görünmeyen mikroskobik canlılarına borçludur. Solucanlar toprağı havalandırır, organik maddeleri parçalar ve tarım için verimli hâle getirir.
Charles Darwin bile solucanların toprak oluşumundaki etkisi üzerine özel çalışmalar yapmıştır. Arılar bitkilerin tozlaşmasını sağlar. Eğer arı popülasyonları çökerse dünya tarımı büyük darbe alır. Kuşlar böcek popülasyonlarını kontrol altında tutar. Etobur hayvanlar otoburların aşırı çoğalmasını engeller. Otoburların dışkıları toprağı gübreler ve yeni bitki yaşamını destekler. Ormanlar yağış rejimini etkiler, okyanuslar iklimi dengeler, bakteriler çürümeyi sağlayarak yaşam döngüsünü sürdürür.
Bütün bunların en çarpıcı tarafı şudur: Bu canlıların hiçbiri diğerini tanımaz. Bir plankton insanı bilmez. Bir solucan ormanı planlamaz. Bir arı küresel ekosistemin farkında değildir. Fakat hepsi görünmez bir ağın içinde birbirinin hayatını mümkün kılan roller üstlenmektedir. Bir parçayı çektiğiniz zaman sistem bozulmaya başlar.
Bunun tarihsel örnekleri vardır. 1958 yılında sırasında Mao Zedong serçelerin tarım ürünlerini tükettiğini düşünerek büyük bir serçe yok etme kampanyası başlattı. Milyonlarca serçe öldürüldü. İlk başta bunun tarıma fayda sağlayacağı düşünüldü. Fakat kısa süre sonra çekirge ve zararlı böcek popülasyonları kontrolsüz biçimde arttı. Çünkü serçeler yalnızca tahıl yemiyor, aynı zamanda böcekleri de tüketiyordu. Böcek istilaları tarımı mahvetti. Bunun üzerine yaşanan büyük kıtlıkta milyonlarca insan öldü. Tarihçiler bu süreci Büyük Çin Kıtlığı’nın sebeplerinden biri olarak değerlendirir. İnsan, ekosistemin yalnızca küçük bir halkasını hedef aldığını sanırken aslında bütün sistemi bozmuştu.
Benzer şekilde Avrupa tarihinde kedilerin kitlesel biçimde öldürülmesinin fare nüfusunu artırdığı ve bunun da veba salgınlarının yayılmasını kolaylaştırdığı anlatılır. Farelerin taşıdığı pireler, sırasında milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştır. Burada da küçük görünen bir dengenin bozulmasının nasıl büyük sonuçlar doğurduğu görülür.
İnsan bedeni bile başlı başına inanılmaz bir düzen örneğidir. İnsan hücresindeki DNA molekülünde milyarlarca harflik genetik bilgi bulunmaktadır. Tek bir hücredeki bilgi miktarı devasa bir kütüphaneye eşdeğer seviyededir. Hücre içindeki protein üretim mekanizmaları, ribozomlar, enzimler, bağışıklık sistemi, sinir ağı, beynin milyarlarca nöronu; bütün bunlar son derece hassas bir koordinasyon içinde çalışır. Modern biyoloji bu mekanizmaları inceleyebilir ama cansız atomların nasıl olup da bilinç sahibi bir varlığa dönüştüğü problemi hâlâ tam olarak açıklanabilmiş değildir. Bilinç problemi bugün nörobilim ve felsefenin en büyük tartışma alanlarından biridir.
Evren yalnızca maddelerin rastgele birikmesinden oluşmuş gibi görünmüyor. Tam tersine, birbirine bağımlı sistemlerin olağanüstü bir uyumundan oluşuyor gibi görünüyor. Gündüz ve gece döngüsü, dünyanın eksen eğikliği, atmosferin yapısı, manyetik alanın koruyucu etkisi, su döngüsü, karbon döngüsü, fotosentez, besin zinciri; bunların hepsi birlikte yaşamı mümkün kılan büyük bir mekanizmanın parçalarıdır. Tek başına bir sistem değil, sistemlerin sistemi vardır.
İşte benim için mesele tam da burada başlıyor. Bilim bana süreçleri anlatabilir. Nasıl olduğunu gösterebilir. Atomların davranışını, hücrelerin yapısını, galaksilerin hareketini açıklayabilir. Fakat bütün bu düzenin niçin var olduğu, neden matematiksel yasalarla işlediği, neden kaos yerine anlaşılabilir bir kozmos bulunduğu sorusu hâlâ ortadadır.
Ben evrendeki bu kuşatıcı düzenin, bu hassas dengenin, bu bütünsel uyumun; yalnızca kör tesadüflerle açıklanamayacağını düşünüyorum. Çünkü mesele yalnızca bir şeyin var olması değil, sayısız şeyin aynı anda birbirine bağlı biçimde var olmasıdır.
Bütün bu ayrışmayı aynı anda birbirine bağlayan, tüm sistemi kuşatan, varlığın bütününü bilen ve düzenleyen aşkın bir aklın olması mutlak ve zorunludur. İşte bütün bu ayrı ayrı birbiri ile alakası olmayan birbirini tanımayan ama her biri diğeri ile iç içe geçmiş düzeni kuran kadir mutlak bir yaratıcı olduğunu isbat eder.
Peki tanrı bilinebilir mi tanrı tanımlanabilir mi onun bir amacı var mı evreni neden yarattı biz neden varız ????
Önce insan neyi nasıl bilir insan bilgisi nedir??
İnsan dünyayı beş dış duyu görme işitme dokunma tatma koklama bunlar ham veridir hiç biri tek başına bir bilgi üretmez göz ışığı alır kulak ses alır deri temas alır Ama bu henüz bilgi değildir sadece malzemedir
Mesela ateşi görürsün bu sadece bir görüntü sıcaklığı hissedersin bu sadece bir duyum ama ateş yakar bilgisi burada oluşmaz bunun için iç sistem devreye girer bunlar zihnin iç işleyiş mekanizmalarıdır
İlk olarak hissi müşterek ortak algı gelir dış duyulardan gelen verileri birleştirir gördüğün dokunduğun hissettiğin şey tek bir ateş algısına dönüşür
Sonra hayal gücü musavvire devreye girer gördüğün şeyi zihninde saklar Ateş gözünün önünde olmasa bile onu zihninde canlandırabilirsin.
Sonra vehim gelir vehim şeylere anlam ve niyet yükler bu tehlikelidir bu zararlıdır gibi yani salt görüntüye değer ve anlam ekler
Ardından hafıza devreye girer bu deneyimi kaydeder bir daha ateş gördüğünde sıfırdan başlamazsın.
En son akıl devreye girer bütün bunlardan genel bir sonuç çıkarır ateş yakar İşte burada bilgi oluşur
İnsan doğrudan gerçeği bilmez önce duyu alır sonra zihin işler sonra anlam üretir yani insanın bildiği şey dış dünyanın kendisi değil zihnin işleyip anlamlandırdığı versiyonudur zihin bu veriyi işlerken boş çalışmaz hep belli kalıplarla çalışır buna zihnin anlam kategorileri diyoruz
Zaman koyar: önce yandım sonra acı hissettim İnsan her şeyi zaman içinde düşünür Önce sonra geçmiş gelecek olmadan hiçbir şeyi kavrayamaz zamansız bir şeyi düşünmeye çalıştığında aslında yine zamansal bir dil kullanırız
Mekan koyar: ateş şurada İnsan her şeyi bir yerde konumlandırır nerede sorusu zihnin temel refleksidir mekânsız bir varlığı düşünmek neredeyse imkansızdır çünkü düşünürken bile ona bir yer atarsın.
Nedensellik kurar: ateş yaktı sebep sonuç insan zihni neden sorusu olmadan çalışmaz her şeyin bir sebebi olması gerektiğini varsayar bu öğrenilmiş değil zihnin çalışma biçimidir
Amaç yükler: ateş zarar verir insan özellikle bilinçli eylemleri amaç üzerinden anlar bu yüzden doğada bile amaç arar bu kategori Tanrı tasavvurunda en çok çarpıtma üreten yerlerden biridir
Özellik verir: ateş sıcaktır özdeşlik ve ayrım kimlik kategorisi bir şeyi bu odur diye sabitlemek zorundasın. Yoksa düşünemezsin bu kategori olmadan hiçbir varlığı belirleyemezsin
Nicelik: ölçü sayı büyüklük ne kadar kaç tane ne büyüklükte bu da zihnin dünyayı kavrama biçimidir
Nitelik: özellik atfetme sıcak soğuk güçlü zayıf iyi kötü tanrıya atfedilen sıfatların tamamı bu kategoriden çıkar
Analoji: benzetme mekanizması İnsan bilmediğini bildiğine benzeterek anlar bu yüzden tanrı tasavvuru kaçınılmaz olarak insan merkezlidir
Yani insan beş dış duyudan gelen veriler ile bilgi sahibi olamaz bir kanaate varamaz bu beş dış duyudan gelen veriler beş iç duyu ile değerlendirilir bunların birleşiminden bilgi hasıl olur bu hasıl olan bilgilerde kategorilerine göre değerlendirerek nihai sonuca varılır yani insan sadece veri almaz veri üzerine sürekli yorum yaparak anlam üretir
İnsan bu mekanizmanın dışına çıkamaz ne biliyorsa bu sistem içinde bilir
Peki Tanrı yı nasıl bilebilir
Tanrı ezeli ve ebedi olmak zorunda bu yüzden zamansız diyoruz
Mekân varlıkların yer kaplaması bir koordinat içinde bulunmasıdır bir masayı gösterebilirsin bir insanı işaret edebilirsin çünkü ikisi de mekân da yer tutar bu bir cisimdir ve sınırlıdır bu yüzden mekânsız diyoruz
Tanrı nın varlığı için bir nedeni olamaz bir sebep sonuç zincirinde değil bu yüzden Nedensellik üstü diyoruz
Amaç ilerde elde edilecek bir sonuca giden yolun adıdır olmuş olanı olacak olanı her şeyi bilen varlık için bir amaç olamaz bu yüzden amaçtan bağımsız diyoruz
Onun benzeri zıddı olmadığı için diğer şeylerden ayırt edemeyiz bu yüzden hiçbir şeye özdeş değildir onu kıyas edemeyeceğimiz için kimlik kategori sinede koyamayız bildiğimiz hiçbir şeye benzemez
Onu nicelik kategorisi nede koyamayız onun başı sonu sınırı sayısı ebadı hacmi kütlesi gibi kavramlar ile de tarif edemeyiz
Nitelik kategori sinede konulamaz ona benzer özdeş yoktur ki onunla kıyas edilebilsin
Yani insan zihninin kullandığı bütün kategorilerin dışına çıkıyoruz
Ama insan bunu düşünmeye kalktığında ne yapıyor
Yine zaman kullanıyor ezeli ve ebedi diyoruz geniş zaman sonsuz zaman
Yine mekân kullanıyor bizim bilmediğimiz başka bir mekân
Yine neden kuruyor yaratmayı Murad etti yarattı nedeni kendisi
Yine amaç yüklüyor doğada her şeyin bir amacı varsa tanrının da bir amacı vardır
Mesela diyoruz ki Tanrı her şeyi bilir bu bilmek tamamen insan zihninin kategorisi İrade sahibi diyoruz bu da insan kategorisi yarattı diyoruz bu da neden sonuç kategorisi yani biz Tanrıyı anlatmıyoruz insan zihninin kalıplarını büyütüp yansıtıyoruz
Sonuç olarak İnsan beş dış duyu ile veri alır bunları beş iç duyular ile birleştirir sonra kategorilere böler ve anlam üretir bu da başkalarınca da deneyimlenebilen gerekçelendirilmiş kabul edilmiş inanç buna da bilgi diyoruz insan asla bu kategorilerin dışına çıkamaz bunların dışından bir bilgi edinemez
Bu yüzden bu sistemin dışına yerleştirilen bir varlık Tanrı insan tarafından olduğu gibi bilinemez İnsan onu tanımladığını sandığında aslında kendi zihninin ürettiği bir modeli anlatır
Yani mesele yine aynı yere geliyor İnsan Tanrıyı bilmiyor İnsan kendi zihninin sınırları içinde bir Tanrı tasavvuru kuruyor. Tanrı insan tarafından hiçbir şekilde bilinemez tanımlanamaz tarif edilemez onun amacından yaratma sebebinden söz edilemez. İnsan bu konuda söz söyleme başladığı anada insan kendi zorunlulukları sebebi ile insan biçimsel bir tanrı tarif etmek zorunda kalır.
Peki biz niye varız ?
İnsan neden var olduğunu sorar. Fakat bu sorunun doğmasının ana nedeni çoğu zaman yaşamın kendisi değil, ölüm gerçeğidir. İnsan her gün çevresinde birilerinin öldüğünü görür. Ölüm bilinci, bu evrendeki bütün çabaların, bütün anlamların, bütün başarıların bir gün yok olup gideceği düşüncesini insanın zihnine taşır. İşte tam bu noktada insan, kaçınılmaz biçimde bir anlam üretme ihtiyacı hisseder. Çünkü insan zihni, tamamen anlamsız gördüğü bir boşluk içinde uzun süre yaşayamaz. Ya kendi anlamını üretmek zorundadır ya da kendisine hazır olarak sunulan bir anlam sisteminin içine girer.
Dinler tam da bu boşluğu dolduruyor gibi görünür. Bu dünya bir sınav yeridir denir. Asıl hayat ölümden sonra başlayacaktır. İyi olanlar ödüllendirilecek, kötülük yapanlar cezalandırılacaktır. Böylece bu dünyadaki eşitsizlikler, adaletsizlikler, zulümler ve haksızlıklar için metafizik bir telafi sistemi sunulur. Fakirliğin, hastalığın, kayıpların, erken ölümlerin, savaşların ve acıların anlamı ahiret düşüncesiyle açıklanmaya çalışılır.
İnsan da bu anlamın içine sığınır. Çünkü bu sistem yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda psikolojik bir güvenlik alanı üretir. İnsan bilinmezliğin yarattığı boşluk yerine hazır bir cevabın içinde huzur bulur. Bu nedenle çoğu insan yeni bir anlam arayışına girmez.
Fakat dinlerin insan ürünü olduğu düşüncesi ortaya çıktığında büyük bir boşluk oluşur. Çünkü insan zihni boşluğu taşıyamaz. Bu kez şu soru doğar: “Peki biz neden varız? Tanrı bizi neden yarattı?”
İnsan zihni evrendeki her şeyi nedensellik zinciri içerisinde okur. Sürekli neden-sonuç ilişkisi kurar. Çünkü insan kendi yaşamında da her eylemini bir nedene bağlı olarak gerçekleştirir. Çoğu zaman bunu bilinçli şekilde düşünmez; bunlar otomatikleşmiş süreçlerdir. Çiftçi tarlasını eker çünkü ürüne ihtiyacı vardır. Meyve ağacı diker çünkü o meyveyi yiyecektir. İnsan işe gider çünkü paraya ihtiyacı vardır. İyi bir meslek edinmek için diploma almak zorundadır, bu yüzden okur. İnsan çoğu zaman neden nefes alıp verdiğini, neden her gece uyumak zorunda olduğunu düşünmez. Çünkü bunlar biyolojik zorunluluklardır. Hayatın çok büyük bölümü, insanın farkında bile olmadan otomatik pilotta ilerleyen süreçlerden oluşur. Bilinç dediğimiz şey çoğu zaman bu devasa biyolojik mekanizmanın yalnızca küçük bir bölümüne müdahale eder. Üstelik o müdahalelerin altında bile yine biyolojik, hormonal, çevresel ve tarihsel zorunluluklar vardır.
İnsan özgür olduğunu düşünür ama gerçekte özgür değildir. Seçim yaptığını zanneder. Oysa insanı o seçime götüren nedenler vardır. İnsan yalnızca o nedenlerin sonucu olarak ortaya çıkan tercihi “kendi özgür iradesi” sanır. Halbuki bu büyük ölçüde bir zorunluluktur. Evrende katı bir nedensellik ve determinizm vardır. Her şey kendi iç zorunluluklarına göre hareket eder. Etik ve ilke yoktur.
Doğaya baktığımızda bunu açık biçimde görürüz. Aslan avlanırken avın durumunu düşünmez. Av hamile mi, yavrusu var mı, henüz küçük mü diye hesap yapmaz. Gücü yettiği ve yakalayabildiği her canlıyı yer. Çünkü onun doğası budur. Tüm hayvanlar benzer şekilde hareket eder. Bir yanardağ patladığında kimi öldüreceğini hesap etmez. Deprem, sel, fırtına, dolu ya da yangın; bunların hiçbirinde etik bir tercih yoktur. Ateş herkesi yakar. Su herkesi ıslatır. Yerçekimi herkesi aşağı çeker. Güneş ışığını ve sıcaklığını herkese verir. Doğa tarafsızdır. Evrende ahlaki bir ilke etik kuralı yoktur.
İnsan da özünde doğuştan evrensel etik ilkelerle gelmez. İnsan doğduğu toplumun kültürüyle şekillenir. Bir Müslüman için domuz eti tiksinç ve haramdır, fakat başka bir toplum için sıradan ve lezzetli bir yiyecektir. İskoç erkeği için etek giymek milli kimliğin ve kültürün parçasıdır, fakat başka bir toplumda aynı davranış küçültücü görülebilir. Hindistan’da ineğe kutsallık atfedilirken başka toplumlarda aynı hayvan besin kaynağıdır. Bazı toplumlarda çok eşlilik normal kabul edilirken başka toplumlarda ahlaksızlık sayılır. Demek ki insanların “doğuştan gelen değişmez evrensel ahlakı” dediği şeylerin büyük bölümü aslında tarihsel, kültürel ve toplumsal şartların ürünüdür.
İnsanların evrensel değer dediği şeyler çoğu zaman toplu yaşamanın zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü insanlar bir arada yaşayabilmek için birbirlerinin davranışlarını düzenlemek zorundadır. Hukuk, ahlak, gelenek ve etik kuralları büyük ölçüde bu ihtiyacın ürünüdür. Fakat aynı insanlar kendi toplumlarının dışındaki insanlara karşı savaşlarda, çıkar mücadelelerinde ve kriz anlarında bu “evrensel” dedikleri ilkeleri kolayca askıya alabilirler. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İnsan kendi grubuna merhamet gösterirken başka topluluklara karşı son derece acımasız olabilir.
Özetle evrende her şey kendi iç zorunluluklarına göre hareket eder. Domates bitkisi yalnızca domates verir. Yanındaki çilekten etkilenip başka bir şeye dönüşmez. Elma ağacı her zaman elma verir; “bu yıl kayısı vereyim” demez. Kuş nasıl uçtuğunu sorgulamaz. Kaplumbağa kabuğunu ve yavaşlığını düşünmez. İnsan da normal şartlarda, ağır travmatik süreçler yaşamadıkça doğduğu şehri, anne babasını, boyunu, cinsiyetini ya da içine doğduğu kültürü sorgulamaz. Çünkü bunların büyük bölümü zaten seçilmiş değil, verilmiş şeylerdir.
İnsan seçim yaptığını düşündüğü anda bile o seçimin arkasındaki epigenetik, hormonal, psikolojik, tarihsel, kültürel, ekonomik ve coğrafi süreçleri hesaba katmaz. Oysa insanı belirli bir tercihe götüren görünmeyen binlerce neden vardır. Aç büyüyen bir çocukla refah içinde büyüyen bir çocuğun dünyayı algılayışı aynı değildir. Savaş ortamında doğan biriyle huzurlu bir toplumda yetişen biri aynı karaktere sahip olmaz. Beyindeki kimyasal dengeler bile insanın kararlarını, korkularını, sevgilerini ve yönelimlerini etkiler. İnsan özgür olduğunu hisseder; fakat çoğu zaman yalnızca nedenlerini bilmediği zorunlulukların sonucunu yaşar.
Bu yüzden en baştaki soruya geri dönüyorum: İnsan neden “Niçin varım?” diye sorar? Çünkü ölüm olgusu, insanın kurduğu bütün anlamları bir gün silip süpürecekmiş gibi görünür. İnsan da evrendeki her şeyi neden-sonuç ilişkisi içinde gördüğü için kendi varlığına da bir neden arar. Çünkü kendisi hayatta yaptığı her şeyi bir amaç uğruna yapmaktadır. Bu yüzden bilinç, kaçınılmaz biçimde kendi varlığına da bir amaç yüklemek ister. “Neden varım?” sorusu aslında büyük ölçüde ölüm bilincinin ve insan zihninin nedensellik arayışının ortak sonucudur.
Şimdi geri başa dönüp soruyu bir daha soruyorum neden varım burada ne yapıyorum bu soru hala tam olarak cevaplanmış değil o yüzden tekrar ediyorum bütün bunların amacı ne neden varım
Öncelikle insan Tanrı’yı asla bilemez, tanımlayamaz ve kuşatamaz. İnsan zihninin Tanrı’yı tam anlamıyla kavrayabilmesi mümkün değildir. Çünkü insanın bilme biçimi, bu dünyanın koşulları içerisinde oluşmuş sınırlı bir bilmedir. İnsan zihni; mekân, zaman, madde, hacim, yön, sınır, hareket ve duyular üzerinden çalışır. İnsan, uzay boşluğunda hiçbir yeri olmayan, en-boy-derinlik taşımayan, ağırlığı ve hacmi bulunmayan bir şeyi gerçek anlamda tasarlayamaz. İnsan zihninin kurduğu her tasavvur mutlaka bir biçime ihtiyaç duyar. Renk, şekil, sertlik, yumuşaklık, başlangıç, son, yön, mesafe gibi nitelikler olmadan insan zihni düşünemez. Bu nedenle insanın Tanrı’nın zatını ve mahiyetini kavrayabilmesi mümkün değildir.
Fakat Tanrı’nın varlığı zorunludur. Çünkü evrendeki düzen, işleyiş ve sistemlerin birbirleriyle olan olağanüstü ilişkisi bunu zorunlu kılar. Evrende hem birbirinden tamamen farklı hem de birbirine son derece bağlı sistemler vardır. Atmosferin yapısı, fizik yasaları, canlılığın devamı, biyolojik döngüler, gezegenlerin hareketleri, atomlardan galaksilere kadar uzanan düzen; bütün bunlar muazzam bir mekanik uyum içerisinde işler. İnsan bedeni başlı başına devasa bir sistemdir. Kalp, akciğer, sinir sistemi, hücreler, DNA, hormonal yapı ve beynin işleyişi birbirinden bağımsız gibi görünen ama aynı anda birlikte çalışan mekanizmalardır. Doğadaki sayısız farklı sistemin böylesine hassas dengelerle işlemesi, b yaratıcı ve kudreti mutlak bir varlığın zorunlu olduğunu gösterir.
Fakat Tanrı’nın var olduğunu kabul etmek ile Tanrı’nın ne olduğunu bildiğini iddia etmek aynı şey değildir. İnsan Tanrı’nın varlığına dair akıl yürütmeler yapabilir, fakat onun mahiyetini bilemez. Çünkü insanın bilgisi sınırlıdır. İnsan yalnızca kendi deneyim alanına ait olan şeyleri bilir. Bu yüzden tarih boyunca bütün dinler ve teolojik sistemler Tanrı’yı tanımlarken aslında sürekli çıkmaza girmiştir. Özellikle İslam kelamcıları ve teologlar Tanrı’yı çoğu zaman olumlu sıfatlarla değil, tenzih yoluyla yani menfi anlamda tanımlamıştır. “O şuna benzemez, bu değildir, tasavvur edilen hiçbir şeye benzemez” denmiştir. Çünkü insan zihni Tanrı’yı doğrudan tarif etmeye kalktığında kaçınılmaz olarak onu insanlaştırmak zorunda kalır.
İnsan, kendisinden yola çıkarak düşünür. Bilinç sahibi olduğu için Tanrı’yı da bilinç sahibi bir varlık gibi düşünür. İrade sahibi olduğu için Tanrı’ya da irade atfeder. Konuştuğu için Tanrı’yı konuşan bir varlık gibi hayal eder. Öfke, merhamet, sevgi, ceza, ödül gibi kavramların tamamı insani kavramlardır. Bu yüzden Tanrı’ya atfedilen isim ve sıfatların büyük bölümü kaçınılmaz biçimde antropomorfiktir; yani insan biçimseldir. İnsan kendi zihinsel sınırlarının dışına çıkamadığı için Tanrı’yı da kendi kavram dünyasının içine çekmek zorunda kalır.
Örneğin “Tanrı rezzaktır, rızkı veren odur” denir. Fakat Tanrı doğrudan gökten insanlara yemek indirmez. Eğer öyle olsaydı Afrika’da, Sudan’da, Yemen’de açlıktan çocuklar ölmezdi. Burada Tanrı’nın rızık vermesi denilen şey, doğadaki sistemlerin kendi iç zorunluluklarıyla işlemesidir. Elma ağacının tohumundan zorunlu olarak elma çıkması, toprağın uygun koşullarda ürünü büyütmesi, suyun canlılığı taşıması, güneşin enerji sağlamasıdır. Yani doğa kendi yasaları içerisinde işlemektedir. İnsanların “Tanrı’nın rızkı” dediği şey de aslında çoğu zaman bu zorunlu doğal süreçlerin kendisidir.
İnsan zihni sonsuzu da gerçek anlamda kavrayamaz. Başlangıcı olmayan bir varlığı düşünmekte zorlanır. Sonu olmayan bir zamanı tasarlayamaz. Çünkü insanın bütün düşünme sistemi başlangıç ve bitiş mantığı üzerine kuruludur. İnsan her şeyin bir sınırı olmasına alışmıştır. Oysa Tanrı mekânın, zamanın, sınırın, başlangıcın ve sonun ötesinde olmak zorundadır. Bu nedenle insan Tanrı’yı bütünüyle bilemez, tarif edemez ve zihninde kuşatamaz.
Dolayısıyla Tanrı’ya kesin biçimde amaç atfetmek de bana göre mümkün değildir. İnsan sürekli “Tanrı bizi neden yarattı?” diye sorar. Fakat amaç dediğimiz şey bile insana ait bir kavramdır. İnsan gelecekte elde etmek istediği bir sonuç için eylemde bulunur. Aç olduğu için yemek yer, para kazanmak için çalışır, başarılı olmak için çaba harcar. Amaç dediğimiz şey eksiklikten doğar. İnsan henüz sahip olmadığı bir şeyi elde etmek için hareket eder. Oysa Tanrı için zaman yoksa, geçmiş ve gelecek ayrımı yoksa, eksiklik ve ihtiyaç da olmamalıdır. Bu durumda Tanrı’ya insan aklıyla kurulmuş amaçlar yüklemek kaçınılmaz biçimde insanlaştırma olur.
Belki Tanrı’nın bir muradı, bir iradesi ya da insanın anlayamayacağı bir hakikati vardır; fakat insan zihni bunu bilemez. Çünkü insan, sınırlı olanın içinden sınırsızı anlamaya çalışan bir varlıktır. Bu yüzden bana göre insanın Tanrı hakkında söyleyebileceği en doğru şey şudur: Tanrı’nın varlığına dair akıl yürütülebilir, fakat Tanrı’nın zatı, mahiyeti, amacı ve hakikati insan tarafından tam anlamıyla bilinemez.
Şimdi burdan sonrası tamamıyle yukardan aşağı anlatımdan doğan ve aynı zamanda gözleme dayalı bir sezgiden ibaret bunu isbat edemem kanıtlayamam ama gözlemlerimin sonucu olarak böyle bir çıktı böyle bir sezgi ile bir sonuç üretiyorum bu bir hakikat iddası değildir
İnsan doğası gereği evreni insan merkezli yorumlar. Çünkü insan, kendi deneyimini merkeze koyarak düşünür. İnsan besin zincirinin tepesindedir; zekâsı, becerisi ve üretim gücü sayesinde doğayı dönüştürebilir. Toprağı işler, bitkileri ıslah eder, yeni türler üretir, makineler yapar, şehirler kurar, hastalıklara çare arar, teknoloji geliştirir. Bu açıdan bakıldığında gerçekten de evren sanki insan için yaratılmış gibi görünür. İnsan kendisini sıradan bir canlıdan çok daha farklı bir yerde konumlandırır. Çünkü doğaya müdahale edebilen, onu değiştirebilen ve dönüştürebilen tek canlı olarak kendisini görür.
Fakat insanın antropolojik ve tarihsel kökenine baktığımızda bambaşka bir tablo ortaya çıkar. Bugün Fransa’daki mağara duvarlarında bulunan resimlere baktığımızda, o dönemde yaşamış insanın zihin dünyası ile bugünkü insanın düşünce dünyası arasında olağanüstü bir fark olduğunu görürüz. İlkel insanın korkuları, yaşam biçimi, doğayı algılayışı ve bilinç düzeyi ile modern insanın dünyası arasında devasa bir uçurum vardır. Aynı şekilde arkeolojik kazılarda bulunan en eski insan kalıntıları ile bugünkü insan karşılaştırıldığında insanın sabit bir varlık olmadığı açıkça görülür. İnsan sürekli değişen, dönüşen ve gelişen bir canlıdır. Biyolojik olarak değişmiş, kültürel olarak dönüşmüş, zihinsel olarak farklılaşmıştır. Bu nedenle insanın değişmeyen, sabit ve mutlak bir özü olduğu düşüncesi bana problemli geliyor.
Şu anki bilgimle düşündüğümde insanın maddi yapısının dışında ayrı bir özü, metafizik bir cevheri ya da bağımsız bir ruhu olduğuna dair ikna edici bir neden göremiyorum. İnsan dediğimiz şey büyük ölçüde doğduğu coğrafyanın, içine doğduğu kültürün, tarihsel şartların, genetik mirasın, biyolojik süreçlerin ve yaşadığı deneyimlerin bir sonucudur. Kim hangi toplumda doğmuşsa büyük ölçüde o toplumun düşünce biçimiyle şekillenir. Bir insanın dili, ahlakı, inancı, korkuları, utançları, kutsalları ve değerleri yaşadığı çevrenin ürünüdür.
Eğer insanın maddi bedeninin dışında evrensel, değişmeyen bir özü olsaydı; insanların da evrensel, değişmez ve ortak bir anlam üretmesi gerekirdi. Oysa tarih boyunca insanlığın ürettiği anlamlar sürekli değişmiştir. Ahlak anlayışları değişmiş, kutsallar değişmiş, doğrular değişmiş, toplumların iyi ve kötü tanımları değişmiştir. İnsanların ürettiği etik ilkeler ve ahlak kuralları çoğu zaman biyolojik yaşamın ve toplumsal düzenin devamı için ortaya çıkmıştır. İnsan topluluk halinde yaşamak zorunda olduğu için kurallar üretmiştir. Çünkü kuralsız bir topluluk uzun süre ayakta kalamaz. Bu nedenle ahlak dediğimiz şeyin büyük bölümü tarihsel, kültürel ve coğrafi şartların ürünüdür.
Bugün normal kabul edilen birçok davranış geçmişte korkunç sayılabiliyordu; geçmişte normal görülen birçok şey ise bugün ahlaksızlık olarak değerlendiriliyor. Bazı toplumlarda çok eşlilik olağan görülürken başka toplumlarda kabul edilemez bulunur. Bazı kültürlerde çıplaklık sıradan bir durumken başka kültürlerde büyük bir tabu haline gelir. Bu durum bana insanın doğuştan getirdiği değişmez bir etik özü olmadığını düşündürüyor.
İnsanın davranışlarının büyük kısmının çevre tarafından şekillendiğini gösteren önemli örneklerden biri de izole büyüyen çocuk vakalarıdır. Eğer bir insan yavrusu tüm insanlardan uzak şekilde, örneğin bir hayvan topluluğu içerisinde büyüse; normal anlamda insan gibi davranması, konuşması ve toplumsal bilinç geliştirmesi neredeyse imkânsız hale gelir. Tarihte buna dair anlatılar vardır. “Tarzan” gibi hikâyeler kurgu olsa da, gerçek hayatta da sözde “vahşi çocuk” vakaları kaydedilmiştir. Bunların en bilinenlerinden biri Hindistan’da 1920’lerde ortaya çıkan Amala ve Kamala vakasıdır. Bu çocukların kurtlarla yaşadığı iddia edilmiştir; ancak olayın önemli kısmı tartışmalıdır ve kesinliği bilimsel olarak net değildir. Buna karşılık daha güvenilir örneklerden biri, ABD’de bulunan “Genie” vakasıdır. 1970 yılında keşfedilen bu çocuk, yıllarca ağır izolasyon altında büyüdüğü için dili ve sosyal davranışları normal şekilde geliştirememiştir. Bu örnekler şunu gösterir: İnsan, insan toplumunun içinde gelişen bir varlıktır. Dilini, davranışını, ahlakını ve bilincini toplumsal ilişkiler içinde oluşturur.
Şimdi söyleyeceğim şey birçok insana aşırı radikal ve rahatsız edici gelebilir; fakat ben mevcut tabloyu böyle okuyorum. Bu bir mutlak hakikat iddiası değil, yalnızca benim düşünsel yorumumdur. Ben insanın evrendeki diğer canlılardan ontolojik olarak üstün, ayrıcalıklı ve özel bir özü olduğunu düşünmüyorum. İnsanı evrenin geri kalanından tamamen ayrı bir yere koymuyorum. Evreni büyük bir okyanus gibi düşünüyorum. Bu okyanusun içinde yıldızlar, gezegenler, taşlar, ağaçlar, hayvanlar, insanlar ve bütün varlıklar aynı bütünün parçalarıdır. Biz insanlar da bu büyük okyanusun içindeki damlalardan biriyiz. Evet, bilinç bakımından farklıyız; düşünebiliyor, sorgulayabiliyor ve anlam üretebiliyoruz. Fakat farklı olmak, bütünden ayrı olmak anlamına gelmez.
Bizim maddi varlığımız da doğanın devamıdır. Anne ve babamızın yediği bitkiler, meyveler, hayvanlar onların bedeninde kana, hücreye, sperme ve yumurtaya dönüşür. Biz o biyolojik süreçlerin devamı olarak dünyaya geliriz. Doğduktan sonra yine doğanın ürünleriyle besleniriz. Yediğimiz ekmek, içtiğimiz su, tükettiğimiz sebze, meyve ve et bizim bedenimize dönüşür. Kanımız, kaslarımız, kemiklerimiz ve hücrelerimiz doğanın maddelerinden oluşur. Yediğimiz tavuğun, dananın, meyvenin ve tahılın dönüşmesiyle bedenimiz inşa edilir. Bu yüzden insanı evrenden tamamen ayrı, bağımsız ve metafizik bir öz olarak görmüyorum. Biz bu evren okyanusunun dışında değiliz; onun içindeyiz. Aynı bütünün parçalarıyız. Efendi değiliz, yalnızca farklı bilinç düzeyine sahip parçalarız.
Bu nedenle “Niye varız?” ve “İnsan neden yaratıldı?” sorularının kesin olarak cevaplanabileceğini düşünmüyorum. Çünkü varlığın neden var olduğu sorusu zaten başlı başına cevaplanamaz bir sorudur. İnsan da o varlığın içindeki bir parçadır.
Dolayısıyla insanın neden var olduğu sorusu da mutlak biçimde cevaplanamaz. İnsan bilinci bu konuda sezgisel, metafizik ve felsefi yorumlar üretebilir; dinler kurabilir, anlam sistemleri geliştirebilir, kozmolojik açıklamalar yapabilir. Fakat bunların hiçbiri kesin olarak ispatlanamaz. Bana göre insanın bu konuda ulaşabileceği şey mutlak bilgi değil, yalnızca yorumdur. Çünkü “neden varız?” sorusu insan aklının sınırlarını aşan bir sorudur ve muhtemelen hiçbir zaman tam, net ve kesin bir cevaba ulaşamayacaktır.
Peki en baştan bu yazıyı yorumlarsak tüm dinleri tüm tanrı anlayışlarını bunlar tanrısal değil dedik yıktık. Tanrı tanımlanamaz bilinmez bu dinler insan zihnini üretimi dedik insanın hali hazırda içine sığındığı çok ciddi bir konfor alanının yok ettik iyi kötü içinde barındığı bir evi vardı yıktık. Ve yeni bir anlayış yeni bir şeyler söyledik bu bize ne kazandıracak bize nasıl bir anlam üretecek
Tüm sistemleri yıkıp bu sistemi inşa ettiğimizde neyi başarmış olacağız dinlerin ideal bir düzen ideal bir toplum kuramadığını söyledik. Peki bu sistem insana ne kazandırır insanı iyileştirebilir mi. İnsanı insanla, insanı doğa ile barıştırabilir mi yeni bir düzen kurabilir mi. Daha adil daha barışçıl daha evrensel değerler üretebilir mi huzur getirebilir mi insanlığa. Bunun mümkün olduğunu düşünüyorum şöyleki.
Tanrılar dinler vardı da ne oldu. İnsan toplulukları binlerce yıl boyunca tanrılar, kutsallar, vahiyler, peygamberler, dinler ve metafizik otoriteler etrafında örgütlendi. Sümerlerden Mısır’a, Hint uygarlıklarından Çin’e, Yahudilikten Hristiyanlığa, İslam’dan modern mezheplere kadar insanlık her çağda kendisini aşkın bir otoriteye bağladı. Fakat bugün dönüp geriye baktığımızda şu soruyu sormak zorundayız.
Bütün bu inanç sistemleri insanlığa gerçekten ne kazandırdı?
İnsan daha ahlaklı mı oldu?
Daha adil bir dünya mı kuruldu?
Savaşlar mı sona erdi?
Açlık mı bitti?
İnsan insanı daha mı çok sevdi?
Kadınlar, çocuklar, farklı kimlikler daha mı güvende oldu?
Tarihin bütününe baktığımızda dürüst cevap şudur
Kocaman bir HAYIR
Dinler insanlığın sorunlarını çözmek yerine çoğu zaman onları kutsallaştırdı. İnsanlar yalnızca çıkarları için değil, artık “tanrı adına” savaşmaya başladılar.
Bu savaşlar sıradan bir iktidar çatışmasının ötesine geçti çünkü artık taraflardan biri kendisini hakikatin mutlak temsilcisi olarak görüyordu.
Böyle bir noktada uzlaşma imkânsız hale gelir. Çünkü siyasi savaşta taraflar anlaşabilir ama kutsal savaşta karşı taraf yalnızca rakip değil, aynı zamanda “yanlış”, “sapmış”, “inkârcı”, “kafir”, “mürted”, “şeytanın tarafı” olarak görülür. İşte insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri burada doğmuştur.
Haçlı seferleri yalnızca toprak savaşları değildi. Papa’nın çağrısıyla başlayan bu süreçte yüz binlerce insan kutsal şehir uğruna öldürüldü.
İnsanlar birbirlerini yalnızca düşman oldukları için değil, “Tanrı böyle istediği için” boğazladılar. Kudüs uğruna yapılan katliamlarda çocukların bile öldürüldüğü tarih kayıtlarında vardır. Aynı şekilde Avrupa’daki Katolik-Protestan savaşları milyonlarca insanın ölümüne yol açtı.
Otuz Yıl Savaşı, 1618–1648 yılları arasında Orta Avrupa’da yaşanan yıkıcı bir dini ve politik çatışmaydı. Başlangıçta Protestan Reformu sonrası Katolik ve Protestan devletler arasındaki gerginliklerden doğdu; zamanla Avrupa’nın büyük güçlerini içine alan bir hâkimiyet mücadelesine dönüştü. Avrupa nüfusunun ciddi kısmını yok etti. İnsanlar aynı tanrıya inandıkları halde mezhep farklılığı yüzünden birbirini katletti.
İspanyol Engizisyonu 1478’de Katolik hükümdarlar tarafından kurulan dinî ve adlî bir kurumdu. Amacı, Katolik inancının birliğini sağlamak, özellikle Yahudilikten ve İslam’dan Hristiyanlığa dönenlerin samimiyetini denetlemekti. Avrupa tarihinde dinsel baskı, sansür ve zorla dönüştürme politikalarının en bilinen örneklerinden biridir.
İspanyol Engizisyonu sırasında insanlar işkence gördü, diri diri yakıldı. Çünkü farklı düşünmek, farklı inanmak, sorgulamak “tanrıya karşı gelmek” sayılıyordu. Bilim insanları susturuldu.
Galileo Galilei dünyanın döndüğünü söylediği için yargılandı. Çünkü kutsal metinlere aykırı düşünmek suçtu. İnsan aklı, vahyin altına zincirlenmişti.
İslam’ın fetih ve cihat anlayışı ile yaptığı savaşlar. Sasani imparatorluğunun yıkılışı. Bizans’la olan savaşlar. Kuteybe bin müslimin Türklerle savaşları. Selçuklunun Osmanlının savaşları
Bugün bile dünyanın birçok bölgesindeki çatışmaların arka planında dinsel ve mezhepsel kimlikler vardır.
İsrail filistin yalnızca toprak meselesi değildir; kutsal tarih anlatıları, seçilmiş halk düşüncesi ve dini aidiyetler çatışmanın merkezindedir.
İran ırak savaşı sırasında Şii-Sünni ayrışması toplumsal motivasyonun temel unsurlarından biri oldu.
Suriye savaşı içinde mezhep kimlikleri halkın parçalanmasında büyük rol oynadı.
Hindistan’da Hindu-Müslüman gerilimleri, Myanmar’da Budist milliyetçilerin Müslümanlara saldırıları,
Afrika’da Hristiyan-Müslüman çatışmaları, dünyanın birçok yerinde dini kimliğin hâlâ bir ayrışma ve düşmanlık üreticisi olduğunu göstermektedir.
Burada önemli olan nokta şudur. Dinler çoğu zaman doğrudan “gidin savaşın” emri vermese bile insanların zihinsel haritasını şekillendirir.
Bir insan karşısındakini yalnızca başka bir birey olarak değil, başka bir dine mensup biri olarak görmeye başladığında insanlık ortak paydası zayıflar. Dinler insanlığı tekleştirmedi; tam tersine parçalara böldü. Her din kendi hakikatini mutlaklaştırdı. Her mezhep kendisini kurtulmuş ilan etti. Her kutsal kitap kendi merkezini evrenin merkezi yaptı. Böylece insanlık ortak bir bilinç geliştiremedi.
Oysa insanlık bugün ilk defa başka bir ihtimal ile karşı karşıyadır. Eğer insan dışsal kutsal otoriteleri askıya alırsa, sorumluluğu doğrudan kendi omuzlarına almak zorunda kalacaktır. Çünkü artık kader diye sığınacağı bir yer kalmaz. “Tanrı böyle istedi” diyerek adaletsizliği meşrulaştıramaz. “Öteki dünyada ödül var” diyerek bu dünyadaki acıyı önemsizleştiremez. İşte tam burada insan hayatı ilk defa gerçekten değer kazanır.
Çünkü insan bilir ki elindeki tek hayat budur. Başka bir dünya yoksa, bu dünya kutsallaşır. Başka bir yaşam yoksa, insan yaşamı mutlak değer haline gelir.
Böyle bir bilinç insanı pasif değil aktif yapar. Dua edip beklemek yerine üretmeye yöneltir. Hastalık karşısında mucize beklemek yerine bilim üretir.
Açlık karşısında kader demek yerine çözüm arar. Depremi ilahi ceza olarak görmek yerine mühendislik geliştirir. Yoksulluğu sınav olarak görmek yerine ekonomik sistemleri sorgular.
İnsanlık tarihindeki gerçek ilerlemelerin büyük kısmı da zaten tam burada ortaya çıkmıştır. Modern tıp, bilimsel devrim, insan hakları düşüncesi, laik hukuk sistemleri, kadın hakları, çocuk hakları, demokrasi, ifade özgürlüğü gibi kavramlar dini otoritelerin güç kaybetmeye başladığı dönemlerde yükselmiştir.
Aydınlanma Çağı, 17. yüzyılın sonlarından 18. yüzyılın sonlarına kadar süren Avrupa merkezli bir entelektüel ve kültürel hareketti.
Akıl, bilim ve bireysel özgürlük gibi ilkeleri öne çıkararak dinî otoriteye ve geleneksel kurumlara meydan okudu. Bu dönem, modern demokrasilerin, bilimsel düşüncenin ve laik toplumların temellerini attı. İnsan aklı ilk kez kutsal otoritenin dışına çıkmaya başlamış, birey düşünmeye cesaret etmiştir. Voltaire, Baruch Spinoza, Bertrand Russell gibi düşünürler insanlığın korku üzerine değil akıl üzerine kurulması gerektiğini savundular. Çünkü korkuyla yönetilen toplumlar özgür olamaz.
Bugün dünyanın en gelişmiş, en güvenli, suç oranı en düşük, kadın haklarının en güçlü olduğu toplumlarının büyük kısmı aynı zamanda en seküler toplumlar arasındadır. İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya gibi ülkelerde insanlar birbirlerini öldürmeden, din adına savaşmadan, farklı inançlarla birlikte yaşayabilmektedir. Çünkü hukukun kaynağı vahiy değil insan sözleşmesidir. İnsan kutsal korkudan değil toplumsal bilinçten dolayı ahlak üretmektedir.
Burada amaç insanın anlam arayışını yok etmek değildir. İnsan yine sanat üretebilir, felsefe yapabilir, metafizik düşünebilir, evrenin anlamını sorgulayabilir. Fakat bunu mutlak hakikat iddiasıyla başkalarına dayatmadığında çatışma azalır. Çünkü sorun yalnızca inanç değil, inancın mutlaklaştırılmasıdır. İnsan kendi düşüncesinin yalnızca bir yorum olduğunu kabul ettiğinde daha alçakgönüllü hale gelir. Böylece “tek doğru benim” düşüncesi kırılır.
Eğer insanlık bir gün dinleri ve tanrısal otoriteleri siyasal ve toplumsal düzenin merkezinden tamamen çıkarabilirse, belki ilk kez gerçek anlamda evrensel bir uygarlık kurabilir. Çünkü o zaman insanları ayıran şey kutsal kimlikler değil, ortak insanlık olacaktır. Siyah-beyaz, Türk-Arap, Müslüman-Hristiyan, doğulu-batılı ayrımları yerine insan merkezli bir bilinç gelişebilir. İnsan ilk kez diğer insanı bir inancın temsilcisi olarak değil, kendi gibi acı çeken, korkan, seven, ölen bir varlık olarak görebilir.
Belki de insanlığın gerçek olgunlaşması tam burada başlayacaktır. Çünkü tarih boyunca insan gökyüzüne baktı, kurtuluşu yukarıda aradı. Fakat belki de ilk kez kurtuluşun gökte değil, insanın kendi ellerinde olduğunu anlayacaktır.
İnsan artık kendisini “seçilmiş ümmet”, “kutsal halk”, “hak dinin temsilcisi”, “tanrının askeri” olarak görmüyor. Kimse diğerini tanrının düşmanı olarak tanımlayamıyor. Kimsenin elinde “öldürmek kutsaldır” diyebileceği ilahi bir gerekçe kalmamış. Böyle bir dünyada insan psikolojisi kökten değişirdi. Çünkü insan zihninin en büyük dönüşümü, korkunun merkezinin değişmesiyle olur.
Bugün birçok insan kötülükten ahlaki bilinç nedeniyle değil, ilahi cezadan korktuğu için uzak duruyor. Fakat dışsal otorite ortadan kalktığında insan ilk defa doğrudan sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalırdı. Yani insan “Tanrı affeder” düşüncesine değil, “Yaptığım şey bu dünyayı mahvedecek” düşüncesine dayanırdı. Bu çok büyük bir psikolojik kırılmadır. Çünkü sorumluluk artık göğe değil doğrudan insana ait olurdu.
Böyle bir dünyada insan şunu düşünmeye başlayabilirdi: “Ben bu evrende kısa süreliğine var olmuş bilinçli bir canlıyım. Benim gibi milyarlarca insan da aynı acıları hissediyor, aynı korkuları taşıyor, aynı şekilde ölüyor. O halde neden birbirimizi mahvedelim?” İşte burada ahlak korkudan değil empati ve ortak varoluş bilincinden doğmaya başlar. Çünkü insan karşısındakini artık dinsel kimliğiyle değil, kendisine benzeyen kırılgan bir varlık olarak görür.
Dinlerin olmadığı bir dünyada bütün savaşlar biterdi demek gerçekçi olmaz. Çünkü insanın içinde yalnızca din yok; çıkar, güç arzusu, ego, hırs, korku, biyolojik rekabet gibi dürtüler de vardır. İnsanlık tamamen melekleşmezdi. Yine suç olurdu, yine iktidar mücadeleleri yaşanırdı, yine açgözlülük olurdu. Fakat çok önemli bir şey ortadan kalkardı: Kötülüğün kutsallaştırılması.
İnsanlık tarihindeki en korkutucu şey sıradan kötülük değil, kutsal kötülüktür. Çünkü sıradan kötülük utanır, gizlenir, gerekçe arar. Ama kutsal kötülük kendisini erdem sanır. İnsanlar tarih boyunca yalnızca nefret ettikleri için değil, sevap kazandıklarını düşündükleri için öldürdüler. İşte tehlikeli olan budur. Bir insan kendi vicdanıyla kötülük yaptığını bilirse durdurulabilir. Ama yaptığı şeyi tanrının emri sanıyorsa onu durdurmak çok daha zor hale gelir.
Tanrısal otoritenin olmadığı bir dünyada ahlakın kaynağı değişirdi. “Yukarıdan emredildiği için iyi” anlayışı yerine “insana zarar verdiği için kötü” anlayışı gelişebilirdi. Bu da daha dünyevi, daha somut, daha insani bir etik üretirdi. Çünkü artık mesele cenneti kazanmak değil, dünyayı yaşanabilir kılmak olurdu. İnsan şunu düşünürdü: “Ben bir kere yaşayacağım. O halde bu hayatı cehenneme çevirmek yerine güzelleştirmek zorundayım.”
Bu psikoloji insan davranışlarını da dönüştürebilirdi. İnsanlar ölüm sonrası ödül beklentisiyle değil, yaşamın kendisini değerli gördükleri için iyilik yapmaya başlayabilirdi. Bir çocuğun aç kalması yalnızca “sevap meselesi” değil, doğrudan insanlık ayıbı olarak görülürdü. Bir kadının öldürülmesi yalnızca “günah” değil, geri döndürülemez bir bilinç kaybı olarak değerlendirilirdi. Savaşta ölen bir insan “şehit” ya da “kafir” etiketiyle değil, artık yaşayamayacak bir hayat olarak görülürdü.
Belki de en büyük değişim ölüm anlayışında yaşanırdı. Çünkü birçok dini sistem ölümü başka bir hayatın kapısı olarak gördüğü için bu dünyayı ikincilleştiriyor. Oysa insan gerçekten tek hayatı olduğuna inanırsa yaşam çok daha değerli hale gelir. İnsan kendi ömrünün sınırlı olduğunu fark ettiğinde zamanı daha anlamlı kullanabilir. Sevmeyi ertelemez. Barışı ertelemez. Hayatı küçümsemez. Çünkü kaybedeceği şeyin sonsuz değerde olduğunu bilir.
Böyle bir dünyada milliyetler, dinler, mezhepler tamamen yok olmazdı ama kimlik olmaktan çıkıp kültürel ayrıntılara dönüşebilirdi. İnsanlar birbirine “hangi dine inanıyorsun?” diye değil, “nasıl bir insansın?” diye bakmaya başlayabilirdi. Bu da insan psikolojisini kabilecilikten evrenselliğe doğru taşıyabilirdi.
Bir kere geldim bu dünyaya, o halde düzgün yaşayayım.” Bu düşünce küçümsenecek bir şey değil. Tam tersine, tarih boyunca birçok hümanist ve varoluşçu düşüncenin temelinde bu vardır. Çünkü burada ahlak korkudan değil bilinçten doğuyor. İnsan cehennem korkusuyla değil, başka insanların da kendisi gibi acı çektiğini anlayarak iyi olmaya çalışıyor.
Belki de insanlığın en olgun hali tam olarak budur: Kutsal bir ödül beklemeden iyilik yapabilmek. Görülmeden dürüst olabilmek. Cezadan korkmadan kötülükten uzak durabilmek. Çünkü o noktada insan artık çocuk gibi yönetilen bir varlık değil, kendi sorumluluğunu taşıyan bilinçli bir varlık haline gelir.
Bir yanıt yazın