Tanrı Bilinebilirmi

Tanrı bilinebilir mi? İnsan zihni mutlak, sonsuz ve aşkın bir varlığı gerçekten kavrayabilir mi? Orta Çağ düşüncesinin en temel problemlerinden biri budur. İslam ve Hristiyan düşünürlerinin büyük bölümü Tanrı’nın varlığının akıl yoluyla bilinebileceğini kabul etmişlerdir. Kimileri kozmolojik kanıtlarla evrenden hareket ederek Tanrı’nın varlığını temellendirmeye çalışmış, kimileri mistik sezgiyi esas almış, kimileri ise Tanrı bilgisinin insanda doğuştan bulunduğunu savunmuştur. Ancak sorun Tanrı’nın varlığından onun mahiyetine geçtiğinde düşünce ciddi bir çıkmaza girmiştir. Çünkü Tanrı’nın var olduğunu söylemek başka, onun ne olduğunu açıklamak başka bir şeydir.

Tam bu noktada dil ve bilgi problemi ortaya çıkar. İnsan zihni aşkın olanı kavrayabilir mi? İnsan dili sonsuz olanı ifade edebilir mi? Çünkü kutsal metinler Tanrı hakkında “bilir”, “görür”, “işitir”, “yaratır”, “konuşur”, “gazap eder”, “ceza verir” gibi ifadeler kullanmaktadır. Fakat bu ifadelerin nasıl anlaşılması gerektiği büyük bir tartışma doğurmuştur. Bunlar gerçek anlamda mı kullanılmaktadır, yoksa sembolik ve mecazi anlatımlar mıdır? Eğer literal anlamda alınırsa Tanrı insanî özelliklerle sınırlandırılmış olur. Eğer mecaz denirse bu kez de gerçek anlamın ne olduğu sorusu ortaya çıkar.

Bu nedenle Orta Çağ düşüncesinde Tanrı problemi yalnızca metafizik bir mesele değildir. Aynı zamanda epistemolojik ve hermenötik bir problemdir. Yani mesele yalnızca Tanrı’nın var olup olmadığı değil; insanın onu nasıl bileceği, nasıl ifade edeceği ve kutsal metinleri nasıl anlayacağı problemidir. Düşünürlerin büyük kısmı bu noktada insan aklının ve insan dilinin sınırlılığıyla karşılaşmıştır. Çünkü insan sonlu bir varlıktır ve bütün kavramlarını deneyim dünyasından üretmektedir. Oysa Tanrı’nın aşkın olduğu kabul edildiğinde, insanın kullandığı kavramların onu tam olarak kuşatması imkânsız görünmektedir.

Bu düşünce özellikle Gazali’de çok açık biçimde ortaya çıkar. Gazali’ye göre insan Tanrı’nın mahiyetini doğrudan bilemez. Çünkü bir şeyin hakikatini tam anlamıyla bilmek için o şey olmak gerekir. İnsan Tanrı olmadığına göre, Tanrı’nın özünü de kavrayamaz. İnsan ancak kendi deneyim alanından hareket ederek Tanrı hakkında birtakım benzetmeler kurabilir. Bu yüzden Tanrı hakkında konuşurken teşbih, temsil ve analoji kaçınılmaz hâle gelir. İnsan, deneyimlemediği bir şeyi doğrudan anlayamaz.

Gazali bu durumu oldukça çarpıcı bir örnekle açıklar. Bir çocuk ya da cinsel deneyimi olmayan biri cinsel birleşmenin ne olduğunu sorarsa, bunu kelimelerle tam olarak anlatmak mümkün değildir. Kişi ancak deneyim yaşadığında onun gerçek mahiyetini kavrayabilir. Önceden yapılan bütün açıklamalar yalnızca zihinde eksik imgeler ve kuruntular oluşturur. Gazali’ye göre Tanrı bilgisi de böyledir. İnsan Tanrı hakkında bazı benzetmeler kurabilir; fakat bunlar hakikatin kendisi değil, yalnızca zihinsel çağrışımlardır.

Buradan çok önemli bir sonuç doğar. Eğer Tanrı’nın özü bilinemezse, onun sıfatları da tam olarak bilinemez. İnsan “Tanrı bilir” dediğinde aslında Tanrı bilgisinin ne olduğunu bilmemektedir. Çünkü insanın bildiği bilgi, insan deneyimine ait sınırlı bir bilgi biçimidir. Tanrı’nın bilgisi ise bunun ötesindedir. Aynı durum kudret, irade, görme ve işitme gibi bütün sıfatlar için geçerlidir. Böylece Tanrı hakkında kurulan olumlayıcı dil giderek içeriksizleşmeye başlar. İnsan birtakım isimler kullanmakta, fakat bu isimlerin hakikatini tam olarak kavrayamamaktadır.

Gazali’nin düşüncesi burada epistemolojik bir agnostisizme yaklaşır. Çünkü o, Tanrı’nın varlığını inkâr etmez; fakat Tanrı’nın mahiyetinin insan tarafından bilinemeyeceğini söyler. İnsan Tanrı’ya ancak teşbihler, semboller ve mecazlar aracılığıyla yaklaşabilir. Ancak bu araçlar da hakikati olduğu gibi vermez. İnsan zihni aşkın olanı kendi kavram dünyasına çevirerek anlamaya çalışır. Bu nedenle Tanrı hakkında kurulan bütün dil, kaçınılmaz biçimde insanî kategorilerin sınırları içinde kalır.

Gazali’nin ulaştığı sonuç, yalnızca bireysel bir düşünürün yaklaşımı değildir. Bu düşünce Orta Çağ metafiziğinin daha geniş bir eğilimini yansıtır. Tanrı mutlak ve aşkın kabul edildiğinde, insanın kullandığı bütün kavramlar yetersiz hâle gelmektedir. Çünkü insan dili sonlu deneyimlerden doğmuştur. İnsan yalnızca gördüğü, işittiği, dokunduğu ve yaşadığı dünyadan hareketle kavram üretir. Oysa Tanrı’nın bu dünyanın ötesinde olduğu söylendiğinde, insanın kullandığı dilin onu tam anlamıyla ifade edemeyeceği düşüncesi kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar.

Bu düşünce Sicistânî’de daha radikal bir noktaya taşınır. Yeni Platoncu gelenekten etkilenen Sicistânî’ye göre Tanrı yalnızca insan dilinin değil, varlık kategorilerinin bile ötesindedir. Bu nedenle Tanrı’ya “vardır” demek bile problemli hâle gelir. Çünkü “var olmak” dediğimiz şey, insanın deneyimlediği varlık biçimlerine ait bir kategoridir. Bir şeye “mevcut” dediğimizde, onun belirli bir varlık alanı içinde yer aldığını düşünürüz. Oysa Tanrı herhangi bir varlık türü değildir. Eğer Tanrı da diğer varlıklar gibi “mevcut” sayılırsa, onu varlık zincirinin bir parçasına indirgemiş oluruz.

Sicistânî bu yüzden Tanrı’ya “mevcut”, “fail”, “mahmud” ya da “mabud” gibi isimlerin verilmesini bile problemli bulur. Çünkü her isim belirli bir ilişki, belirli bir kategori ve belirli bir anlam alanı içerir. Dil ise zorunlu olarak sınırlayıcıdır. Bir şeyi isimlendirmek, onu belirli bir kavramsal çerçeve içine yerleştirmek anlamına gelir. Fakat Tanrı hiçbir kavramsal çerçeve içine sığdırılamaz. Bu nedenle Tanrı hakkında kullanılan bütün isimler eksik ve yetersizdir.

Burada negatif teolojinin temel mantığı ortaya çıkar. Tanrı’yı olumlayıcı ifadelerle tanımlamak yerine, onun ne olmadığını söylemek daha güvenli kabul edilir. Çünkü olumlayıcı her ifade insanî çağrışımlar taşır. İnsan “Tanrı bilir” dediğinde, kaçınılmaz olarak insan bilgisinden hareket etmektedir. “Tanrı irade sahibidir” dediğinde, insan iradesini model almaktadır. Bu yüzden düşünürler giderek olumsuzlayıcı bir dile yönelmişlerdir. Tanrı madde değildir, sınırlı değildir, sonlu değildir, değişen değildir, bedensel değildir denilerek Tanrı’nın ne olduğu değil, ne olmadığı anlatılmaya çalışılmıştır.

Sicistânî’ye göre sorun yalnızca isimlerde değildir; Tanrı’nın eylemleri hakkında konuşmak da aynı çıkmaza sürüklenir. İnsan eylemleri ya zorunludur ya da iradeye dayanır. Fakat Tanrı’nın eylemini bu kategorilerden biriyle açıklamak mümkün değildir. Eğer Tanrı zorunlu olarak eylemde bulunuyorsa, bu bir tür mecburiyet anlamına gelir. Eğer iradeyle eylemde bulunuyorsa, bu kez de seçimin içerdiği edilgenlik problemi ortaya çıkar. Çünkü seçim yapan özne, seçimin nesnesiyle ilişki içindedir. Tanrı’nın ise hiçbir şeye bağımlı olmaması gerekir. Böylece insan zihni Tanrı’nın eylemlerini açıklamak için kullandığı kategorilerin de yetersiz olduğunu fark eder.

Bu noktada Sicistânî dilin ontolojik sınırına ulaşır. Ona göre insanlar yalnızca deneyimledikleri şeyleri isimlendirebilirler. Dil, insanın deneyim dünyasının uzantısıdır. İnsan deneyiminin dışında kalan bir hakikati doğrudan ifade edecek kavramlara sahip değildir. Bu nedenle Tanrı hakkında konuşurken kullanılan bütün ifadeler dolaylı, eksik ve semboliktir. İnsan zihni bazı anlamları sezebilir; fakat onları tam olarak ifade edemez.

Bu düşünce yalnızca İslam düşüncesine özgü değildir. Hristiyan düşüncesinde de benzer bir negatif teoloji gelişmiştir. Özellikle Johannes Scotus Eriugena gibi düşünürlerde Tanrı’nın “varlığın ötesinde” olduğu fikri çok güçlü biçimde ortaya çıkar. Eriugena’ya göre Tanrı’ya “vardır” demek bile tam anlamıyla doğru değildir. Çünkü “varlık” dediğimiz şey bile belirli bir kategori içerir. Tanrı ise bütün kategorilerin ötesindedir.

Bu nedenle Eriugena paradoksal bir dil kullanır. “Tanrı vardır” dediği anda aynı zamanda “Tanrı var değildir” de demek gerektiğini söyler. Fakat burada kastedilen ateist bir inkâr değildir. “Tanrı var değildir” sözü, onun sıradan varlık biçimlerinden hiçbirine benzemediğini anlatır. Aynı şekilde “Tanrı iyidir” denildiğinde, insan iyiliğinden hareket edilmiş olur. Bu yüzden “Tanrı iyi değildir” de denmelidir. Çünkü Tanrı insanın anladığı anlamda iyi değildir; iyiliğin bile ötesindedir.

Böylece negatif teoloji dilin kendi kendisini aşındırdığı bir noktaya ulaşır. İnsan Tanrı’yı tanımlamaya çalıştıkça, kullandığı kavramların yetersizliğini fark eder. Her olumlama yeni bir sınırlama doğurur. Bu yüzden düşünce giderek sessizliğe yaklaşır. Tanrı hakkında kesin bilgi verdiğini iddia eden dil, sonunda kendi sınırlarını kabul etmek zorunda kalır.

Negatif teolojinin ulaştığı bu sınır, Thomas Aquinas gibi daha sistematik düşünürlerde de farklı biçimlerde devam eder. Aquinas, Tanrı hakkında bütünüyle susmanın mümkün olmadığını düşünür. Çünkü insan aklı evrenden hareketle Tanrı hakkında bazı çıkarımlarda bulunabilir. Ancak Aquinas da insan zihninin Tanrı’nın özünü doğrudan kavrayamayacağını kabul eder. Bu nedenle Tanrı hakkında kullanılan dilin analojik olduğunu söyler. Yani insan Tanrı hakkında konuşurken kullandığı kavramları birebir anlamda değil, benzeşim yoluyla kullanmaktadır.

Örneğin insan “Tanrı bilgedir” dediğinde, Tanrı bilgisini insan bilgisiyle aynı anlamda düşünemez. Çünkü insan bilgisi sınırlı, zamansal ve eksiktir. Tanrı bilgisi ise sonsuz ve aşkındır. Bu yüzden aynı kelime kullanılsa bile içerik aynı değildir. Aquinas’ın benzeşim teorisi aslında dilin yetersizliğini kabul eden daha kontrollü bir çözümdür. İnsan dili tamamen anlamsız değildir; fakat Tanrı’yı tam olarak ifade etmeye de yetmez.

Bu nedenle Aquinas’ın olumlayıcı dili dikkatlice incelendiğinde, onun da sonunda negatif teolojiye yaklaştığı görülür. “Tanrı basittir” denildiğinde aslında “Tanrı bileşik değildir” denmektedir. “Tanrı sonsuzdur” denildiğinde “Tanrı sınırlı değildir” kastedilmektedir. Yani olumlu görünen ifadelerin içeriği çoğu zaman olumsuzlama üzerinden kurulmaktadır. İnsan Tanrı’nın ne olduğunu açıklayamamakta, yalnızca ona ait olamayacak şeyleri sıralayabilmektedir.

Aquinas’ın vardığı nihai sonuç oldukça önemlidir: Tanrı tanımlanamaz. Çünkü tanım yapmak, bir şeyi belirli bir cins ve tür içine yerleştirmeyi gerektirir. Oysa Tanrı herhangi bir türün üyesi değildir. Bu nedenle Tanrı mantıksal anlamda tanımın konusu olamaz. Böylece Aquinas da farklı bir yöntemle aynı sonuca ulaşır: İnsan zihni Tanrı’nın hakikatini kuşatamaz.

Bu düşünceler bir araya getirildiğinde Orta Çağ düşüncesinde ortak bir eğilim ortaya çıkar. Gazali, Sicistânî, Eriugena ve Aquinas farklı geleneklerden gelseler de aynı temel problemle karşılaşmışlardır. Tanrı mutlak, sonsuz ve aşkın kabul edildiğinde insan zihni onu kavrayamamakta, insan dili de onu tam anlamıyla ifade edememektedir. Bu yüzden Tanrı hakkında kurulan bütün söylemler mecaza, teşbihe, sembole ya da olumsuzlamaya yönelmek zorunda kalmaktadır.

Bu durum kutsal metinlerin yorumlanması meselesini de ciddi biçimde etkiler. Çünkü kutsal metinlerde Tanrı’ya ilişkin kullanılan ifadeler doğrudan literal anlamda kabul edildiğinde antropomorfizm problemi ortaya çıkar. Tanrı’nın “görmesi”, “işitmesi”, “konuşması”, “gazap etmesi”, “gelmesi” ya da “oturması” gibi ifadeler insanî özellikler taşımaktadır. Eğer bunlar gerçek anlamda alınırsa Tanrı insan biçimci bir varlığa dönüşür.

Fakat mecazi yorum da başka bir problem doğurur. Eğer bu ifadeler sembolikse, gerçek anlamın ne olduğu sorusu ortaya çıkar. Bu durumda yorum yapan kişi ya da gelenek belirleyici hâle gelir. Tanrısal mesaj insan yorumuna bağımlı hâle gelir. Böylece kutsal metnin epistemik statüsü değişmeye başlar. Çünkü yorum gerektiren bir metin artık doğrudan ve mutlak anlam taşıyan bir metin olmaktan uzaklaşır.

Burada hermenötik problem ortaya çıkar. Yorum kaçınılmaz olduğunda, yorumcunun tarihsel, kültürel ve zihinsel koşulları devreye girer. İnsan artık yalnızca metni okumaz; aynı zamanda onu yeniden üretir ve yeniden anlamlandırır. Bu nedenle aynı kutsal metin farklı mezhepler, farklı düşünce gelenekleri ve farklı filozoflar tarafından bambaşka biçimlerde yorumlanabilmektedir. Çünkü yorum süreci kaçınılmaz olarak insan zihninin sınırları içinde gerçekleşmektedir.

Aslında Orta Çağ düşünürlerinin büyük kısmı farkında olarak ya da olmayarak epistemolojik bir agnostisizme yaklaşmış görünmektedir. Çünkü Tanrı’nın özünün bilinemez olduğunu söylemek, insan bilgisinin belirli bir noktada durduğunu kabul etmektir. İnsan Tanrı’ya ilişkin kesin bilgi iddiasında bulunsa bile, sonunda yeniden mecaza, sembole ve olumsuzlamaya dönmek zorunda kalmaktadır.

Bu nedenle Tanrı problemi yalnızca bir inanç problemi değildir. Aynı zamanda dilin, düşüncenin ve insan bilgisinin sınırları problemidir. İnsan sonsuz olanı sonlu kavramlarla anlatmaya çalıştığında kaçınılmaz biçimde semboller üretir. Tanrı hakkında kurulan bütün metafizik sistemler, aslında insan zihninin aşkın olanı kavrama çabasının ürünüdür. Fakat bu çaba hiçbir zaman mutlak ve tam bilgiye ulaşamaz.

İnsan Tanrı’yı kendi diliyle anlatır, kendi psikolojik deneyimleriyle anlamlandırır ve kendi kavramlarıyla düşünür. Bu yüzden Tanrı hakkında ortaya konan tasvirler çoğu zaman tanrısal hakikatin kendisinden çok, insan zihninin ürettiği sembolik modeller hâline dönüşür. Orta Çağ düşüncesinin büyük bölümü tam da bu çıkmazın etrafında dönmektedir: İnsan aşkın olanı düşünmek istemekte, fakat onu düşünürken kaçınılmaz biçimde kendi sınırlarının içine çekmektedir.

Sonuçta Tanrı hakkında söylenen her söz, mutlak hakikatin kendisi olmaktan çok, insanın bilinemez olanla ilişki kurma çabasının sınırlı bir ifadesi olarak kalmaktadır. İnsan düşüncesi sonsuz olana yöneldikçe, aynı anda kendi sınırlarını da keşfetmektedir. Tanrı üzerine kurulan bütün büyük metafizik sistemler, en sonunda insan aklının ve insan dilinin sınırlarına dayanmak zorunda kalmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir