Felsefe Ne Değildir

Felsefenin ne olduğunu doğrudan tanımlamak yerine ne olmadığını söylemek daha anlaşılır kılabilir. Batı düşüncesinde buna Yunanca kökenli bir kavramla apofatik yaklaşım deniyor olumsuzlama ne değildir. Bu yaklaşım özellikle teoloji geleneğinde ortaya çıkmıştır. Çünkü bazı kavramlar vardır ki sınırları çok belirsizdir. Onları doğrudan tanımlamak zorlaşır. Böyle durumlarda o şeyin ne olmadığını söyleyerek alanı biraz daha görünür hale getirmeye çalışırsınız. Negatif teoloji de tam olarak bunu yapar. Tanrının ne olduğunu açıklamaktan çok ne olmadığını sıralar. Tanrı madde değildir der. Cisim değildir der. Uzayda ve zamanda değildir der. Değişen bir varlık değildir der. Böylece olumlu bir tanım vermez ama düşünce alanını sınırlamaya çalışır.

Felsefe konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Çünkü felsefenin sınırları tarih boyunca hiçbir zaman tam olarak belirginleşmemiştir. Bu yüzden felsefeyi doğrudan tanımlamaya çalışmak yerine onun ne olmadığını söylemek  daha makul olabilir. Kimileri felsefeyi dinin içine yerleştiriyor. Kimileri ideolojinin içerisine koyuyor. Kimileri bilimin bir uzantısı gibi görüyor. Kimileri ise onu sadece edebi bir etkinlik olarak değerlendiriyor. Hatta bazen psikolojiyle bazen sosyolojiyle bazen siyasetle tamamen özdeşleştirilmeye çalışıldığını da görüyorsunuz. Yani herkes felsefeyi başka bir alana eklemlemeye çalışıyor.

İkinci neden ise doğrudan doğruya felsefe tarihinin kendisidir. Çünkü felsefe tarihi bize birlikli tek bir felsefe anlayışı sunmuyor. Tam tersine sürekli dönüşen kıvrılan değişen bir yapı gösteriyor. Aristoteles’e kulak verirsek felsefe Tales ile başlıyor ve temel soru arkhe yani varlığın ilk nedeni nedir sorusu oluyor. Daha sonra Sokrates geliyor ve Cicero’nun ifadesiyle felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indiriyor. Doğa yerine insanı konuşmaya başlıyor. Etik sorunları siyaseti insan ilişkilerini tartışıyor. Aristoteles ise insan düşüncesinin bütün alanlarını teorik pratik ve yaratıcı etkinlikler olarak ayırıp bunların tamamını felsefenin içerisine dahil etmeye çalışıyor.

Orta Çağ’a geldiğinizde felsefenin büyük ölçüde bilimler sistemi haline geldiğini görüyorsunuz. Batı’da yedi özgür sanat anlayışı içerisinde felsefe merkezi bir konuma yerleştiriliyor. İslam dünyasında da teorik ve pratik felsefe ayrımları yapılıyor. Bugün bizim fizik biyoloji matematik mantık ekonomi siyaset dediğimiz alanların büyük kısmı felsefenin içerisinde değerlendiriliyor. Rönesans’tan sonra ise bu yapı dağılmaya başlıyor. Felsefe artık daha çok insan zihninin nasıl çalıştığını idelerin nasıl oluştuğunu sorgulayan bir alana dönüşüyor. Descartes Locke Hume gibi düşünürlerde duyum algı hafıza çağrışım öğrenme gibi meselelerin yoğun biçimde tartışıldığını görüyorsunuz.

Kant ile birlikte yargıların yapısı sorgulanmaya başlanıyor. Analitik ve sentetik yargılar gibi meseleler ön plana çıkıyor. Daha sonra ise modern dönemde felsefenin iki büyük hatta ayrıldığını görüyorsunuz. Bir tarafta varoluşu anlamı metafiziği etiği estetiği öne çıkaran kıta Avrupası geleneği bulunuyor. Diğer tarafta ise felsefeyi daha mantıksal bir disipline dönüştürmeye çalışan bilimle yakınlaştırmaya çalışan analitik gelenek ortaya çıkıyor. Böylece felsefe tarihi bize tek biçimli bir yapı değil sürekli dönüşen çok parçalı bir yapı sunuyor.

Üçüncü neden ise filozofların kendi aralarındaki büyük farklılıklardır. Aynı dönemde yaşamış filozoflar bile birbirlerinden çok farklı düşünme biçimlerine sahip olabiliyorlar. Örneğin Augustinus daha varoluşçu ve dini yönü ağır basan bir çizgide ilerlerken Thomas Aquinas daha Aristotelesçi daha mantıksal daha sistematik bir yaklaşım geliştiriyor. Aynı durum İslam düşüncesinde de görülüyor. Kindi ile Sühreverdi arasında bile çok ciddi yaklaşım farkları vardır. Modern dönemde ise bu çeşitlilik daha da büyüyor. Fenomenolojik yaklaşım geliştirenler var. Varoluşçu olanlar var. Mantıkçı olanlar var. Pragmatistler var. Diyalektik yaklaşım geliştirenler var. Her filozof kendi problem alanını kendi yöntemiyle kuruyor.

Bütün bunlar şunu düşündürüyor. Felsefenin kesin sınırlarını çizmek kolay değildir. Belki de felsefenin ne olduğundan çok ne olmadığını söylemek daha anlamlıdır. Bu yüzden bazı negatif belirlenimler yapabiliriz. Mesela felsefe bir inanç sistemi değildir diyebiliriz. Felsefe bilim değildir diyebiliriz. Felsefe ideoloji değildir diyebiliriz. Felsefe edebiyat değildir diyebiliriz. Bunlar da aslında normatif yargılardır ama negatif normatif yargılardır.

Bu yaklaşım biraz Sokrates’in elenkos yöntemine de benziyor. Yani çürütme temelli bir yöntemdir. Sokrates çoğu zaman bir kavramın ne olduğunu söylemekten çok insanların yanlış düşüncelerini çürütmeye çalışır. Daha sonra kuşkucuların da geliştirdiği bu yaklaşım beni daha makul geliyor. Çünkü negatif belirlenimler yaptıktan sonra geriye daha geniş bir düşünce alanı bırakılıyor. Pozitif tanımlar kadar kapatıcı olmuyor.

Tabii burada önemli bir soru ortaya çıkıyor. Bir şeyin ne olmadığını söylemek için onun ne olduğuna dair bir sezgiye sahip olmak gerekmez mi? Bu haklı bir sorudur. Platon’un diyaloglarında da benzer tartışmalar vardır. Sokrates adaletin ne olmadığını gösterirken aslında adalet hakkında belli bir sezgiye sahipmiş gibi görünür. Gerçekten de bir sezgi vardır ama bu sezgi henüz net ve sistematik değildir. Biz çoğu zaman olumlu olanı tanımlamaktan çok olumsuz olanı daha kolay fark ederiz. Mutluluğu tanımlamak zordur ama mutsuzluğu herkes tanır. Adaleti tanımlamak zordur ama adaletsizliği yaşadığımızda hemen anlarız. Sevginin ne olduğunu açıklamak güçtür ama sevgisizliği kolayca hissederiz.

İnsan düşüncesinin tarihsel gelişimine baktığınızda dört büyük sistematik yaklaşımın ortaya çıktığını görürsünüz. Bunlar sanat din bilim ve felsefedir. Tarihsel sırayla düşündüğünüzde en eski örneklerin sanat alanında ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Mağara duvarlarına çizilen resimler insanın ilk sembolik anlatım biçimleridir. Daha sonra yerleşik toplumlarla birlikte dinsel yapılar ve politik örgütlenmeler gelişmiştir. Mezopotamya’da Sümerlerde Babillilerde Mısır’da ve ardından Antik Yunan’da bilimsel düşüncenin ilk örnekleriyle karşılaşırsınız. Felsefe ise milattan önce altıncı ve beşinci yüzyıllarda belirgin bir disiplin haline gelmeye başlar.

Fakat burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Bugün biz sanatı dini bilimi ve felsefeyi birbirinden ayrı disiplinler olarak düşünüyoruz ama insan zihni aslında böyle işlemiyor. İnsan zihni bilgisayardaki klasörler gibi ayrı ayrı bölmeler halinde çalışmıyor. Bir tarafta sanat klasörü bir tarafta din klasörü bir tarafta bilim klasörü bir tarafta felsefe klasörü yok. İnsan zihni karmaşık bir bütündür. İnsan yaşamına anlam vermeye çalışırken değerler oluştururken dünyayı yorumlarken bütün bu alanları birbirine karıştırıyor sentezliyor harmanlıyor.

Bir insanın dini anlayışı onun etik anlayışını etkileyebilir. Bilime bakışı sanat anlayışını etkileyebilir. Felsefi yaklaşımı yaşam biçimini etkileyebilir. Yani insan zihninin içerisinde bu alanlar birbirinden tam bağımsız değildir. Ancak insan zihninin bunları harmanlaması başka şeydir disiplinlerin kendi sınırlarının olması başka şeydir..

Bizde çoğu zaman filozof denildiğinde ya dinsizlikle suçlanan biri akla geliyor ya da dini akıl yoluyla temellendirmeye çalışan biri. Bir tarafta “filozof zındıktır” yaklaşımıyla karşılaşıyorsunuz diğer tarafta ise mistik tasavvufi düşünceyi akıl yoluyla desteklemeye çalışan anlayışlarla. Oysa dini sistemlerle felsefi etkinlik aynı şey değildir. Dinler ve teolojik sistemler özünde dogmatik yapılardır. Peygamberleri vardır. Öğretilerini vahye dayandırırlar. Eğer bu öğretiler akıl yoluyla temellendirilmeye çalışılırsa ortaya teoloji çıkar.

Teoloji  din ile felsefe arasında sıkışmış bir etkinlik gibi görünüyor. Çünkü bir taraftan vahye sadık kalmaya çalışıyor diğer taraftan rasyonel gerekçeler üretmeye çalışıyor. Hangi dinin teolojisi ise o dinin kutsal metnine bağlı kalmak zorunda hissediyor ama aynı zamanda akıl yürütmeyle bunu savunmaya çalışıyor. Felsefede ise böyle bir zorunlu bağlılık yoktur. Felsefede vahiy temelli bir dogmatik sistem kurma eğilimiyle karşılaşmazsınız.

Elbette burada itiraz edilebilir. Örneğin Marksist bir filozof Marx’a bağlı kalabilir. Nietzscheci biri Nietzsche’nin çizgisinden hareket edebilir. Heideggerci biri Heidegger’in kavram dünyası üzerinden düşünebilir. Bu tür bağlılıkların yer yer dogmatik hale geldiği söylenebilir. Bunda belli ölçüde doğruluk payı vardır. Fakat yine de hiçbir filozof kendi yaklaşımını vahiy temelli bir iman sistemi olarak görmez. Dinlerde olduğu gibi farklı düşünenleri tekfir etmez. Felsefe alanı bu anlamda daha esnek bir alandır. İnsan aklını belirli bir yöntem dahilinde son sınırına kadar götürmeye çalışan bir etkinliktir.

Tabii bireysel düzeyde felsefe insanların inançlarını etkileyebilir. İnsan zaten zihninde kesin sınırlar koyan bir varlık değildir. Bir kişinin felsefi yaklaşımı onun dine bakışını da sanata bakışını da bilime bakışını da etkileyebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey şudur. Felsefe başlı başına bir itikat sistemi değildir. Eğer siz felsefeyi sadece dini temellendirmek için kullanıyorsanız artık filozof olmaktan çok teolog olmaya yaklaşmış olursunuz.

Felsefe tarihinde bunun örnekleri vardır. Augustinus hem filozoftur hem teologdur ama ağırlıklı yönü teolojiktir. Thomas Aquinas Aristoteles yorumları yapsa da sonuçta bir Hristiyan teoloğudur. Gazali için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Eserlerinde ciddi felsefi argümantasyonlar vardır ama temel amaç dini savunmaktır. Buna karşılık İbn Sina’ya baktığınızda daha saf anlamda felsefi bir yaklaşım görürsünüz. Onun temel amacı bir din teolojisi kurmak değildir.

Bunun tam tersini yapan filozoflar da vardır. Bazı düşünürler felsefeyi inanç sistemlerini yıkmak için kullanmıştır. Nietzsche buna örnektir. Marx buna örnektir. Hume buna örnektir. Wittgenstein’ın bazı yönleri de böyledir. Eğer siz felsefeyi bir dogmayı savunmak için değil dogmaları eleştirmek için kullanıyorsanız felsefe tarihinde bunun sayısız örneğiyle karşılaşırsınız. din ile felsefe arasındaki gerilim de büyük ölçüde buradan doğmuştur. Filozoflar çoğu zaman inançları temellendiren kişilerden çok onları sorgulayan kişiler olmuşlardır.

Burada bir diyalektik ilişki ortaya çıkıyor. Bir tarafta dogmaları akılla savunmaya çalışan yaklaşım bulunuyor. Bu daha olumlayıcı daha pozitif bir tavırdır. Diğer tarafta ise eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşım vardır. Bu yaklaşım felsefenin apofatik yani negatif işlevine daha yakındır. Çünkü burada amaç bir inancı kutsamak değil onu çözümlemek analiz etmek eleştiri süzgecinden geçirmektir.

Bu yüzden felsefenin bilim olmadığını da söylemek gerekir. Evet tarih boyunca bilimlerin felsefenin içerisinden çıktığı söylenmiştir. Antik Yunan’da matematik astronomi müzik gibi alanlar büyük ölçüde felsefenin içerisinde düşünülüyordu. İslam dünyasında da teorik ve pratik felsefe ayrımları altında pek çok bilim dalı felsefeye dahil edilmiştir. Ama zamanla bilimler kendi yöntemlerini oluşturmuş ve bağımsız disiplinler haline gelmiştir.

Özellikle Rönesans’tan sonra doğa bilimlerinin yöntemleri belirginleşmeye başladı. Ardından psikoloji sosyoloji antropoloji gibi alanlar da felsefeden ayrıldı. Bu tarihsel anlatıya göre bir disiplin önce felsefenin içerisinde doğar. Sorularını orada sorar. Kendi yöntemini tartışır. Eğer deneysel bir yöntem geliştirip problemlerini çözebilir hale gelirse bağımsızlaşır ve bilim olur. Newton’un kitabının adının bile Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri olması bu geçişin güzel örneklerinden biridir.

Bugün de aslında benzer bir süreç devam ediyor. Yeni ortaya çıkan birçok alan önce felsefi düzlemde tartışılıyor. Sınırları belirlenmeye çalışılıyor. Kavramları oluşturuluyor. Metodu üzerine düşünülüyor. Eğer daha sonra deneysel bir yöntem geliştirip kendi problemlerini çözebilir hale gelirse bağımsız bir disipline dönüşüyor. Fakat burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor. Eğer bütün çözebilir sorunlar zamanla bilimlere devredilmişse felsefeye geriye ne kalmıştır?

Özellikle yirminci yüzyılda bu soru ciddi biçimde tartışılmıştır. Analitik gelenek dediğimiz yaklaşım büyük ölçüde bu mesele etrafında şekillenmiştir. Analitik filozofların bir kısmı şunu düşündü. Bilimler artık kendi yöntemlerini oluşturduysa felsefenin görevi deney yapmak ya da doğrudan bilgi üretmek değildir. Felsefe daha çok bilimin kavramlarını yöntemlerini mantıksal yapısını çözümleyen bir disiplin olmalıdır. Bu yüzden felsefeyi mantıksal bir etkinlik haline getirmeye çalıştılar. Metafiziği dışlamaya çalıştılar. Çözülemeyen soruları anlamsız ilan etmeye kadar giden yaklaşımlar geliştirdiler.

Fakat ilginç biçimde analitik gelenek bile daha sonra yeniden metafiziğe dönmek zorunda kaldı. Özellikle altmışlı ve yetmişli yıllardan sonra analitik metafizik dediğimiz alan yeniden güç kazandı. Demek ki insan zihni sadece deneysel olarak çözülebilen sorunlarla yetinmiyor. Çünkü insanın sorduğu bazı sorular deneysel yöntemle tamamen çözülemiyor. Varlık nedir sorusu buna örnektir. Özgürlük nedir sorusu buna örnektir. Adalet nedir insan nedir iyi nedir güzel nedir mutluluk nedir gibi sorular bilimsel laboratuvar yöntemleriyle çözülebilecek türden değildir.

Bu yüzden kıta Avrupası geleneğinde yer alan birçok düşünür felsefenin asli görevinin tam da bu soruları tartışmak olduğunu savunmuştur. İnsan metafizik bir varlıktır derler. Yani sadece olgularla yaşayan bir varlık değildir. Anlam arayan bir varlıktır. Değer üreten bir varlıktır. Kendisine sürekli niçin sorusu soran bir varlıktır. Bu nedenle metafizik sorular hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz. Felsefenin görevi de bu soruları mantıksal tutarlılık içerisinde tartışmaktır.

Dikkat ederseniz hangi yaklaşımı benimsersek benimseyelim ister analitik ister kıta Avrupası çizgisi olsun her iki yaklaşım da aslında felsefenin bilim olmadığını kabul ediyor. Analitik gelenek açısından bakıldığında felsefe bilimin kavramlarını analiz eden bir etkinlik haline geliyor. Kıta Avrupası açısından bakıldığında ise bilim insanın anlam dünyasını açıklamakta yetersiz kaldığı için felsefe zorunlu hale geliyor. Yani iki taraf da farklı nedenlerle olsa bile felsefenin bilimden ayrı bir alan olduğunu kabul ediyor.

Bilim daha çok olgularla ilgilenir. Gözlenebilir dünyayı açıklamaya çalışır. Hipotezler kurar. Bu hipotezleri test eder. Yasalar oluşturmaya çalışır. Doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasında yöntem farkları bulunsa da sonuçta her ikisi de bilimsel yönteme dayanır. Nesnellik iddiası taşırlar. Olgusal açıklamalar üretmeye çalışırlar. Felsefe ise tam olarak böyle işlemez. Filozof bilimden yararlanabilir ama kendisini bilimle sınırlamaz.

Örneğin bilim aşkın kimyasal ya da nörofizyolojik boyutunu açıklayabilir. Beyindeki hormonları süreçleri sinirsel faaliyetleri gösterebilir. Fakat aşkın insan yaşamındaki anlamını açıklayamaz. Aşkın insanın değer dünyasında nasıl bir yere sahip olduğunu açıklayamaz. Aynı şekilde düşünmenin biyolojik altyapısını açıklayabilirsiniz ama düşüncenin yaratıcı yönünü soyut yönünü değerlerle ilişkisini tamamen açıklamış olmazsınız.

Bu yüzden felsefe bilimin hizmetkarı değildir. Dinin hizmetkarı olmadığı gibi. Felsefe insanın daha soyut daha üst düzey daha entelektüel sorun alanlarına yönelen bir etkinliktir. İnsan aklının sınırlarını zorlayan bir disiplindir. Bu nedenle felsefenin sanat da olmadığını söylemek gerekir.

Edebiyatla felsefe arasında tarih boyunca güçlü ilişkiler kurulmuştur. Platon’un diyaloglarına baktığınızda ciddi bir edebi güç görürsünüz. Pek çok filozof imgeler metaforlar anlatılar kullanmıştır. Hatta son derece mantıkçı filozoflarda bile imgesel anlatım biçimlerine rastlayabilirsiniz. Ama buna rağmen filozofun temel amacı sanatçının amacıyla aynı değildir.

Sanatçı çoğu zaman varlığı imgelem gücüyle kavramaya çalışır. Filozof ise esas olarak argümanlarla çalışır. Filozofun temel aracı mantıksal akıl yürütmedir. Elbette filozof yer yer metaforlardan benzetmelerden retorikten yararlanabilir. Ama bunlar yardımcı araçlardır. Felsefenin özü argümantatif yapıdır.

Bu nedenle bazı filozofların edebi biçimleri kullanması bizi yanıltmamalıdır. Sartre roman yazmıştır. Albert Camus edebi eserler üretmiştir. Platon diyalog biçimini kullanmıştır. İbn Sina bazı düşüncelerini hikayelerle anlatmıştır. Ancak burada kullanılan şey edebiyatın biçimidir içerik değil. İçeriğe baktığınızda hala felsefi bir tartışmayla karşılaşırsınız. Eğer içerik imgelem gücüyle kuruluyorsa edebiyata yaklaşır. Eğer rasyonel argümanlarla kuruluyorsa felsefeye yaklaşır.

Son olarak felsefenin ideoloji olmadığını da söylemek gerekir. Bugün en sık gördüğüm şeylerden biri insanların felsefeyi kendi ideolojilerini temellendirmek için kullanmalarıdır. Faşistler faşizmi savunmak için felsefeye başvuruyor. Marksistler Marksizmi savunmak için başvuruyor. Liberaller liberalizmi savunmak için başvuruyor. Dini gruplar kendi inançlarını desteklemek için başvuruyor. Elbette felsefe bu amaçlarla kullanılabilir ve tarih boyunca kullanılmıştır. Ama bu durum felsefeyi ideolojiye dönüştürür.

Çünkü felsefenin temel işlevlerinden biri eleştirel olmaktır. Felsefe ideolojileri sorgular. Onların altında yatan varsayımları açığa çıkarır. İnanç yapılarını analiz eder. Mantıksal çelişkilerini gösterir. Eğer bir düşünce sistemi eleştiriden muaf hale getiriliyorsa artık orada felsefeden çok dogmatik bir yapı ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu yüzden  felsefe bir dünya görüşü de değildir. Türkçede sık sık “benim felsefem” diye bir ifade kullanılır. Çoğu zaman burada kastedilen şey kişinin dünya görüşüdür. Fakat bir düşünce sistemini eleştiriden muaf hale getirip ona kapalı bir bütünlük kazandırdığınız anda artık felsefi etkinlikten uzaklaşmaya başlarsınız. Evet geçmişte sistem kuran filozoflarla karşılaşılmıştır. Hegel gibi büyük sistem filozofları vardır. Spinoza gibi bütünlüklü metafizik yapılar kuran düşünürler vardır. Ancak modern dönemde felsefe giderek daha çok eleştirel bir etkinlik olarak anlaşılmaya başlanmıştır.

Çünkü insan bütünü kuşatabilecek bir varlık değildir. İnsan epistemik açıdan sınırlı bir varlıktır. Bilgisi sınırlıdır. Deneyimi sınırlıdır. Akıl yürütmesi sınırlıdır. Dolayısıyla modern felsefe daha çok düşüncelerimizin altında yatan varsayımları açığa çıkarmaya yönelmiştir. Kavramlarımız arasındaki ilişkileri sorgulamaya yönelmiştir. Mantıksal çelişkileri göstermeye yönelmiştir. Safsataları açığa çıkarmaya yönelmiştir. İdeolojik düşünme biçimlerini inançsal körlükleri cinsiyetçi yaklaşımları dogmatik tavırları eleştiri süzgecinden geçirmeye yönelmiştir.

Dikkat ederseniz burada yine aynı noktaya geri dönüyoruz. Modern felsefenin temel işlevi çoğu zaman bir şeyin ne olduğunu kesin biçimde söylemek değil düşüncelerimizin sorunlu yanlarını açığa çıkarmak oluyor. Yani felsefe çoğu zaman pozitif bir sistem kurmaktan çok negatif bir eleştiri etkinliği gibi davranıyor. Bu yüzden ben felsefenin apofatik bir yönünün olduğunu düşünüyorum. Felsefe çoğu zaman hakikati doğrudan ele geçiren bir etkinlik gibi değil yanlışları ayıklayan bir etkinlik gibi çalışıyor.

Bu noktada Sokrates’in yöntemi yeniden önem kazanıyor. Sokratik yöntem dediğimiz elenkos yöntemi daha çok sorgulama ve çürütme üzerine kuruludur. Sokrates çoğu zaman insanlara bilgi verdiğini iddia etmez. Tam tersine onların bildiğini sandıkları şeyleri sorgular. Çelişkilerini gösterir. Bilgi iddialarını parçalar. Modern felsefenin önemli bir kısmı da aslında yeniden bu çizgiye yaklaşmış gibi görünüyor.

Bu yüzden bazı düşünürlerin philosophia perennis dediği yani zaman aşımına uğramayan sürekli felsefi tavır dediği yaklaşım burada tekrar ortaya çıkıyor. Çünkü çağlar değişse de insanın eleştirme sorgulama belirginleştirme ihtiyacı değişmiyor. İnsan hala anlam arıyor. Hala kendi düşüncelerini sınamak zorunda kalıyor. Hala dogmatik yapılara teslim olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Bu yüzden felsefe sürekli yeniden ortaya çıkıyor.

Felsefe  hakikati mutlak biçimde ele geçiren bir sistem değil insanın kendi düşüncesiyle hesaplaşma biçimidir. İnsanın kendi kavramlarını sınaması kendi çelişkilerini görmesi kendi inançlarını sorgulaması kendi düşüncesindeki bulanıklıkları gidermeye çalışmasıdır. Bu yüzden felsefe çoğu zaman kurucu olmaktan çok çözümleyici görünür. İnşa etmekten çok ayıklayıcı görünür. Öğreti vermekten çok sorgulamaya zorlar.

Belki de felsefeyi tanımlamanın en doğru yolu onun ne olmadığını söylemektir. Çünkü felsefe tam anlamıyla din değildir. Bilim değildir. Sanat değildir. İdeoloji değildir. Ama bütün bunlarla ilişki içerisindedir. Hepsine temas eder. Hepsini sorgular. Hepsinden yararlanır. Fakat hiçbirine bütünüyle indirgenemez.

Bu yüzden felsefe  sonu gelmeyen bir sorgulama etkinliği gibi görünüyor. İnsan düşüncesinin kendi üzerine dönmesi kendi sınırlarını araştırması kendi hakikat iddialarını eleştirmesi gibi görünüyor. Ve belki de tam bu yüzden felsefenin kesin bir tanımını yapmak yerine onun ne olmadığını söylemek daha dürüst daha gerçekçi daha felsefi bir yaklaşım gibi duruyor.

Sonuç olarak felsefeyi doğrudan ne olduğu üzerinden değil ne olmadığı üzerinden anlamaya çalışmak daha doğru görünmektedir. Felsefe bir din değildir çünkü vahye ve dogmaya dayanmaz. Bilim değildir çünkü deneysel yöntemle sınırlı değildir. Sanat değildir çünkü temel aracı imgelem değil argümandır. İdeoloji değildir çünkü amacı bir dünya görüşünü kutsamak değil onu eleştirmektir. Felsefenin temel işlevi hakikati kesin biçimde ilan etmekten çok düşünceleri sorgulamak çelişkileri açığa çıkarmak kavramları belirginleştirmek ve insanın kendi inançlarını eleştiri süzgecinden geçirmesini sağlamaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir