Teizm kavramı etimolojik olarak “theos” sözcüğünden gelir. Türkçeye doğrudan “tanrıcılık” diye çevrildiğinde ise kavramın anlamını açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü deizm de aynı şekilde tanrı kavramından türemiştir. Bu yüzden sadece etimolojiye bakarak kavramların içeriğini anlamak çoğu zaman mümkün değildir. Özellikle felsefi ve teolojik kavramlarda sözcüğün kökeni bize yalnızca sınırlı bir ipucu verir. Asıl önemli olan o kavramın tarih boyunca hangi anlam katmanlarıyla kullanıldığıdır.
Teizm esas olarak felsefe ve din felsefesi içerisinde tartışılan bir tanrı anlayışını ifade eder. İster çok tanrılı ister tek tanrılı dinlere bakılsın teizmin temel karakterinin belirli bir tanrı tasarımı olduğu görülür. Bu tanrı tasarımının merkezinde ise antropomorfizm bulunur. Yani insan biçimcilik. Teizmin en temel özelliği tanrıyı insana benzer özelliklerle düşünmesidir.
Sümerlerden Mısırlılara Antik Yunan’dan Yahudilik Hristiyanlık ve İslam’a kadar uzanan geniş dinsel geleneklere bakıldığında karşımıza çıkan tanrı çoğu zaman insanî özellikler taşıyan bir tanrıdır. Düşünür, ister, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır, buyurur, yasaklar koyar ve insan yaşamına doğrudan müdahale eder. Bu nedenle teistik tanrı soyut bir ilkeden çok aktif bir irade gibi görünür.
Türkçedeki deyimler ve atasözleri bile bu tanrı anlayışının gündelik yaşama ne kadar yerleştiğini gösterir. “İnşallah”, “Maşallah”, “Allah korusun”, “Allah cezanı versin”, “Allah yardım etsin”, “Allah’tan umut kesilmez” gibi ifadeler yalnızca dinsel söylemler değildir. Aynı zamanda yaşamın her alanına müdahil olan bir tanrı anlayışının dil içerisindeki izleridir. Bu kullanım biçimleri tanrının sürekli aktif olduğuna ilişkin güçlü bir kültürel sezgi taşır.
Teistik tanrı anlayışında temel düşünce şudur: Tanrı dilemezse hiçbir şey gerçekleşmez. Evrende olup biten her olay doğrudan ya da dolaylı biçimde onun iradesine bağlıdır. Yaprağın düşmesinden insanın kaderine kadar her şey tanrının bilgisi ve müdahalesi içerisindedir. Bu nedenle teistik tanrı pasif bir yaratıcı değil sürekli etkin olan bir varlıktır. Emir verir, yasak koyar, dualara cevap verir, mucizeler gerçekleştirir ve insanları yargılar.
Bu anlayış yalnızca tek tanrılı dinlerde değil çok tanrılı dinlerde de görülür. Antik Yunan’daki tanrılar da insan yaşamına sürekli müdahale eder. Ancak tek tanrılı dinlerde bu müdahale çok daha merkezi ve mutlak hale gelir. Yahudilikte Tanrı bir kral gibi düşünülür. Hristiyanlıkta baba metaforu öne çıkar. İslam’da ise melik sultan hakim gibi kavramlarla tanrının egemenliği vurgulanır.
Teologlar zaman içerisinde bu insan biçimci tanrı anlayışını daha soyut hale getirmeye çalışmışlardır. Özellikle Yahudi Hristiyan ve İslam düşünürleri Antik Yunan felsefesiyle karşılaştıktan sonra tanrıyı doğrudan insana benzetmenin problemli olduğunu fark etmeye başlamışlardır. Bu yüzden “Tanrı yaratılmışlara benzemez” düşüncesi geliştirilmiştir. İslam düşüncesindeki “muhalefetül havadis” ilkesi bunun örneklerinden biridir. Yani Tanrı sonradan olan hiçbir şeye benzemez denilmiştir.
Ancak buna rağmen kutsal metinlerdeki tanrı anlatımları çoğu zaman insanî özellikler taşımaya devam eder. Tanrının sevmesi gazap etmesi affetmesi konuşması buyurması hatta bazı metinlerde eli yüzü arşa oturması gibi ifadeler bunun örnekleridir. Bu nedenle teolojik soyutlamalarla halkın dinsel tahayyülü arasında her zaman bir gerilim oluşmuştur.
Teistik tanrının aktif olması dinlerin yapısı açısından zorunlu görünmektedir. Çünkü eğer tanrı evrene müdahale etmiyorsa duaların anlamı kalmaz. Eğer aktif değilse mucize fikri çöker. Eğer buyurmuyorsa ahlaki yasaların ilahi temeli ortadan kalkar. Eğer hesap sormuyorsa ahiret düşüncesi anlamını kaybeder. Bu nedenle teistik sistemlerde tanrı sürekli etkin bir irade olarak düşünülür.
Bu tanrı modeli büyük ölçüde bir hükümdar modeline benzer. Nasıl bir kral yasalar koyuyor suçluları cezalandırıyor affediyor ödüllendiriyorsa teistik tanrı da evrenin mutlak hükümdarı gibi tasarlanır. Bu yüzden teistik tanrı yalnızca metafizik bir ilke değil aynı zamanda otorite sahibi egemen bir varlıktır.
Teizmin halk arasında güçlü biçimde yayılmasının nedenlerinden biri de budur. Deizm ya da panteizm gibi daha soyut tanrı anlayışları geniş kitleler üzerinde aynı etkiyi oluşturmaz. Çünkü teistik tanrı insanın korkularına umutlarına acılarına ve beklentilerine doğrudan cevap veren yakın bir tanrıdır. İnsan başı sıkıştığında ona dua edebilir ondan yardım isteyebilir ona sığınabilir. Bu yönüyle teistik tanrı insan psikolojisine çok daha yakındır.
Teistik tanrı anlayışı yalnızca dinsel bir mesele değildir. Aynı zamanda insanın doğayı toplumu ve kendisini algılama biçimiyle de yakından ilişkilidir. Bu nedenle teizmin nasıl ortaya çıktığını anlamak için yalnızca kutsal kitaplara değil insanlığın erken dönem yaşam koşullarına da bakmak gerekir. İnsanlığın doğa karşısındaki kırılganlığı toplumsal yaşamın belirsizlikleri ve bilgi eksikliği böyle bir tanrı tasarımının oluşmasında belirleyici olmuştur.
Erken dönem insan topluluklarında doğanın mekanik ve düzenli işleyen bağımsız bir yapı olduğu düşüncesi henüz gelişmemişti. İnsanlar doğayı bilinçli güçlerin yönettiğini düşünüyorlardı. Fırtınalar seller depremler yıldırımlar kuraklıklar güneş tutulmaları gibi olağanüstü olaylar doğrudan doğaüstü güçlerle ilişkilendiriliyordu. Çünkü insan zihni açıklayamadığı olayları bilinçli iradelere bağlama eğilimindeydi.
Bu nedenle erken dönem toplumlarda büyü ritüelleri şamanlar büyücü hekimler cinler ruhlar daimonlar ve çeşitli görünmez güçler önemli hale geldi. İnsan doğayı kontrol etmek istiyordu ama doğa karşısında son derece güçsüzdü. Av başarısız olabiliyor hastalıklar ortaya çıkıyor kıtlık yaşanıyor ölüm her an gündeme gelebiliyordu. Böyle bir dünyada doğayı yöneten görünmez güçlere inanmak insan açısından psikolojik bir güvenlik duygusu sağlıyordu.
Toplumsal yaşam da aynı ölçüde kırılgandı. Kabileler arası çatışmalar yiyecek kavgaları yağmalar cinayetler ve savaşlar sürekli tehdit oluşturuyordu. Bu nedenle insanlar toplumsal düzeni sağlayacak otoritelere ihtiyaç duymaya başladılar. Kral şef ya da yönetici figürü bu ortamda ortaya çıktı. Yönetici yasak koyuyor cezalandırıyor düzen sağlamaya çalışıyordu. Böylece doğadaki görünmez güçlerle toplumdaki siyasal otorite arasında benzerlik kurulmaya başlandı.
Bu yüzden göksel tanrı ile yeryüzündeki kral arasında güçlü bir ilişki ortaya çıktı. Gökyüzünde mutlak bir tanrı yeryüzünde ise onun temsilcisi gibi davranan bir hükümdar düşüncesi gelişti. Özellikle tek tanrılı dinlerde bu ilişki çok daha belirgin hale geldi. Tanrı yalnızca evreni yaratan bir güç değil aynı zamanda yasa koyan hükmeden ödüllendiren ve cezalandıran mutlak otorite olarak tasarlandı.
İnsanların korkuları umutları ve çaresizlikleri bu tanrı anlayışını besledi. Kuraklık olduğunda tanrıya dua edildi. Savaş kazanıldığında tanrının yardımı olarak yorumlandı. Hastalıklar tanrının gazabı ya da sınavı olarak görüldü. Böylece insanın doğa ve toplum karşısındaki kırılganlığı dinsel sistemlerin temel psikolojik zeminlerinden biri haline geldi.
Bu süreç zamanla siyasal yapılar tarafından da kullanılmaya başlandı. Hükümdarlar yasalarını tanrı adına koyduklarını söylediler. Mezopotamya’da Hammurabi yasalarının tanrısal kökenli olduğu ilan edildi. Yahudi geleneğinde Musa yalnızca peygamber değil aynı zamanda toplumu yöneten siyasi bir liderdi. Hz. Muhammed Medine döneminde devlet başkanı haline geldi. Hristiyanlıkta ise “Tanrı krallığı” fikri dinsel olduğu kadar siyasal bir anlam da taşıdı.
Böylece teistik dinlerde tanrı yalnızca bireysel inancın konusu olmaktan çıktı toplumsal ve siyasal düzenin merkezi haline geldi. Evrensel devlet fikri de büyük ölçüde tek tanrılı dinlerle birlikte güç kazandı. Çünkü gökyüzünde tek bir tanrı varsa yeryüzünde de tek bir egemen düzen olması gerektiği düşünülmeye başlandı.
Bu anlayış İslam kelamındaki temanu (engelleme çatışma) delilinde açık biçimde görülür. Eğer birden fazla tanrı olsaydı iradeleri çatışırdı ve evrende düzen oluşmazdı denilir. Aynı mantık siyasal düzleme taşındığında birden fazla mutlak otoritenin kaos yaratacağı düşüncesine dönüşür. Böylece teolojik birlik fikri siyasal birlik fikriyle iç içe geçer.
Tek tanrılı dinlerin evrensel yayılma eğilimlerinin arkasında da bu düşünce vardır. Hristiyanlığın dünya dini haline gelme çabası İslam’daki ilahi kelimetullah anlayışı ya da Yahudiliğin son dönemlerinde görülen evrenselleşme eğilimleri bu çerçevede okunabilir. Çünkü tek tanrılı yapı yalnızca metafizik bir inanç değil aynı zamanda evrensel düzen iddiası taşır.
Teizmin merkezindeki tanrı bu nedenle yalnızca yaratıcı değildir. Aynı zamanda yasa koyucudur. Koruyucudur. Gözetleyicidir. Yargılayıcıdır. İnsanın ahlaki yaşamına müdahale eden aktif bir egemendir. İnsan korkularını umutlarını ve otorite arayışını göksel düzleme taşıdığında ortaya antropomorfik yani insan biçimci tanrı tasarımı çıkmıştır.
Antik Yunan düşünürü Ksenophanes bu durumu çok erken fark etmişti. Etiyopyalıların tanrıları olsaydı siyah tenli ve basık burunlu olurdu demişti. Atların tanrıları olsaydı at biçiminde olurdu diye eklemişti. Feuerbach da benzer biçimde insanların kendi özelliklerini tanrıya yansıttığını savunmuştur. İnsan aklı iradesi sevgisi öfkesi buyurma isteği ve egemenlik arzusu tanrı fikrinde büyütülmüş ve mutlaklaştırılmıştır.
Bu nedenle teistik tanrı insan zihnine çok yakındır. İnsanî duygular taşır. İnsan gibi sever insan gibi cezalandırır insan gibi öfkelenir insan gibi konuşur. Bu yakınlık teizmi geniş toplumlar için güçlü ve etkili hale getirmiştir. Çünkü insan kendi kırılganlığını aşmak için kendisine benzeyen ama kendisinden sonsuz derecede güçlü bir varlık tasarlamıştır.
Teistik tanrı anlayışının en önemli problemlerinden biri tanrının değişmezliği meselesidir. Çünkü klasik felsefede özellikle Antik Yunan düşüncesinde yetkin olanın değişmeyeceği düşünülüyordu. Değişim eksiklikten yetkinliğe geçiş ya da yetkinlikten eksilmeye doğru bir hareket olarak görülüyordu. Bu nedenle mutlak ve kusursuz bir varlığın değişmesi problemli kabul ediliyordu. Ancak teistik dinlerdeki tanrı sürekli müdahale eden aktif bir tanrı olduğu için değişim sorunuyla karşı karşıya kalıyordu.
Çünkü emir veren dua dinleyen mucize gerçekleştiren affeden cezalandıran ve tarih içerisinde sürekli eylemde bulunan bir tanrı düşüncesi doğal olarak hareket eden bir tanrı anlayışını ortaya çıkarıyordu. Bir anda mucize gerçekleştirmesi daha önce vermediği bir emri vermesi insanlara gazap etmesi ya da merhamet göstermesi tanrının dinamik bir irade olarak düşünülmesine yol açıyordu. Bu durum ise felsefedeki mutlak değişmez varlık anlayışıyla tam olarak uyuşmuyordu.
Bu nedenle Yahudi Hristiyan ve Müslüman teologlar zaman içerisinde teistik tanrıyı daha soyut ve aşkın hale getirmeye çalıştılar. Özellikle Antik Yunan felsefesiyle karşılaşma bu dönüşümde belirleyici oldu. İlk büyük dönüşüm Helenistik Yahudilikte ortaya çıktı. İskenderiyeli Philo gibi düşünürler Yunan felsefesini kullanarak Tanrı’yı daha soyut ve aşkın bir varlık olarak yorumlamaya başladılar.
Hristiyanlık zaten doğrudan Yunan düşünce dünyasının içerisinde gelişmiş bir din olduğu için erken dönemden itibaren bu felsefi soyutlamalarla karşılaştı. Kilise babaları Yunan metafiziğini kullanarak teizmi daha felsefi hale getirmeye çalıştılar. Justinus Origenes Augustinus gibi isimler Tanrı’nın insan biçimci yorumlarını aşmaya çalışırken Platoncu ve Aristotelesçi kavramlardan yoğun biçimde yararlandılar.
Ancak Hristiyanlıkta dikkat çekici bir farklılık vardı. Yahudilikte yasa ve hüküm metaforu daha güçlü iken Hristiyanlıkta baba metaforu öne çıkmaya başladı. Hz. İsa’nın öğretisinde sevgi yasası merkezi hale geldi. Böylece kral metaforunun yanında şefkatli baba metaforu da güçlü biçimde kullanılmaya başlandı. Yine de burada da insan biçimci öğeler bütünüyle ortadan kalkmadı.
İslam düşüncesinde benzer süreç daha geç başladı. Müslümanlar sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Yunan felsefesiyle karşılaşınca Kur’an’daki antropomorfik ifadelerin nasıl yorumlanacağı tartışılmaya başlandı. Çünkü Kur’an’da Tanrı’nın eli yüzü gözü arşa oturması gelmesi gitmesi sevmesi öfkelenmesi gibi ifadeler yer alıyordu. Bu ifadeler literal olarak alındığında Tanrı’nın cisimsel özellikler taşıdığı sonucu ortaya çıkabiliyordu.
Bu yüzden İslam kelamında özellikle Mutezile ile birlikte bu ifadelerin mecazi yorumlanması gerektiği düşüncesi gelişmeye başladı. Tanrı’nın eli kudreti olarak yorumlandı. Arşa oturması egemenlik anlamında değerlendirildi. Böylece teşbih yani tanrıyı insana benzeten anlayıştan tenzih yani tanrıyı yaratılmışlardan uzaklaştıran anlayışa doğru geçiş başladı.
Fakat bu süreç kolay gerçekleşmedi. Erken dönem İslam tarihinde Allah’ın gerçekten arş üzerinde oturduğunu düşünen literal yorumcular vardı. Ahmed bin Hanbel Malik bin Enes gibi isimlerin temsil ettiği çizgide “bila keyf” ilkesi geliştirildi. Buna göre Tanrı’nın arşa oturduğu kabul ediliyor ama bunun nasıl olduğu bilinemez deniliyordu. Yani ifade reddedilmiyor fakat insan aklının kavrayamayacağı söyleniyordu.
Daha sonraki dönemlerde “muhalefetül havadis” ilkesi güç kazandı. Buna göre Tanrı sonradan olan hiçbir şeye benzemezdi. Ancak bu anlayış büyük ölçüde Yunan metafiziğiyle karşılaşmanın sonucunda gelişti. Çünkü Antik Yunan düşüncesi özellikle değişmezlik aşkınlık soyutluk ve yetkinlik kavramları üzerinden Tanrı’yı daha metafizik bir ilke olarak düşünmeye yöneliyordu.
Bu nedenle teistik dinlerdeki tanrı anlayışı tarih boyunca iki eğilim arasında gidip geldi. Bir tarafta halkın kolayca ilişki kurabildiği insan biçimci aktif müdahil ve kişisel tanrı anlayışı vardı. Diğer tarafta ise filozofların ve teologların geliştirdiği daha soyut aşkın değişmez ve metafizik tanrı anlayışı bulunuyordu.
Aslında teizm tarihi büyük ölçüde bu iki eğilim arasındaki gerilimin tarihidir. Kutsal metinlerin dili çoğu zaman antropomorfik kaldı. Çünkü insanlar kişisel ve yakın bir tanrı fikrine ihtiyaç duyuyordu. Ancak filozoflar ve teologlar bunun Tanrı’yı fazla insanileştirdiğini düşündüler ve daha aşkın bir yorum geliştirmeye çalıştılar.
Sonuçta teizmin merkezinde insan biçimci aktif müdahil ve irade sahibi bir tanrı tasarımı yer almaktadır. Bu tanrı evrene sürekli müdahale eder insanlarla ilişki kurar emirler verir yasaklar koyar duaları duyar mucizeler gerçekleştirir ve sonunda insanı yargılar. Tarih boyunca felsefi düşünce bu tanrıyı daha soyut hale getirmeye çalışmış olsa da teizmin temel çekirdeği büyük ölçüde bu antropomorfik yapısını korumaya devam etmiştir.
Bir yanıt yazın