Akıl & Dogma Etkisi

 Ebu bekir er Razi ye atfedilen bir söz vardır. Sözün kaynağı sözün orjinali günümüze ulaşmamış ancak ona yapılan reddiyelerden o sözün doğru olabileceği ihtimali çıkar. Bu söz olmasa bile söylenmemiş olsa bile bu bir hakikat içerdiği için o sözden yola çıkan bir düşüncenin yazıya dökülmüş hali. İnsanlar matematik uğruna birbirlerini boğazlamadı. Bir geometri teoremi yüzünden ordular kurulmadı. Hiçbir toplum bir fizik formülü adına şehirleri yakıp yıkmadı. Öklid’in aksiyomları uğruna savaş çıkmadı. Pisagor teoremi adına insanlar diri diri yakılmadı. Bir doktorun anatomi kitabı yüzünden kıtalar kana bulanmadı. Çünkü bilim, doğası gereği insanlardan teslimiyet değil ikna ister. Bilim “inan” demez, “bak, dene, ölç, kontrol et” der. Akıl yürütmeye çağırır. Şüpheyi düşman değil yöntem kabul eder.

Ama insanlık tarihi boyunca kutsallaştırılmış mutlak hakikat iddiaları çoğu zaman bunun tam tersini üretti. İnsanlar aynı tanrıya inandıkları halde farklı yorumlar yüzünden birbirlerini öldürdü. Mezhepler mezhepleri boğazladı. Aynı kitabı okuyan toplumlar birbirine düşman kesildi. Tarih boyunca milyonlarca insan “hakikatin tek sahibi benim” diyen ideolojilerin, dinlerin, mezheplerin ve dogmaların arasında ezildi. Çünkü tartışılabilir fikir başka şeydir, kutsallaştırılmış fikir başka şeydir. Bir düşünce kutsallaştığı anda artık sorgulanamaz hale gelir. Sorgulanamayan şey ise zamanla baskıya dönüşür.

Geometri insanları bölmedi çünkü üçgenin mezhebi yoktu. Yerçekimi herkes için aynıydı. Suyun kaldırma kuvveti Müslüman’a başka ateiste başka çalışmadı. Bir mühendis köprü yaparken inanç sormadı. Bir cerrah ameliyat yaparken mezhep kontrol etmedi. Matematik evrenseldi çünkü akla hitap ediyordu. Deneyle doğrulanabiliyordu. Yanlışsa düzeltilebiliyordu. Bilim kendi kendini eleştirebildiği için ilerledi. Newton’dan Einstein’a geçildi. Einstein’ın eksikleri bulundu. Yeni teoriler üretildi. Hiç kimse “bu formül kutsaldır değiştirilemez” demedi.

Felsefe bile çoğu zaman savaş değil tartışma üretti. Platon ile Aristoteles farklı düşündü ama ordular kurmadılar. Nietzsche ile Kant aynı hakikat anlayışına sahip değildi ama takipçileri birbirini kılıçtan geçirmedi. Çünkü felsefe büyük ölçüde düşünsel bir mücadele alanıdır. İkna etmeye çalışır. Soru sorar. Karşı çıkmayı mümkün kılar. Oysa kutsal hakikat iddiası çoğu zaman itaat ister. Çünkü orada mesele doğruyu aramak değil doğruya teslim olmak haline dönüşür.

İnsanlık tarihindeki en büyük katliamların önemli bir kısmı mutlak doğruluk iddiasından doğdu. Haçlı Seferleri, mezhep savaşları, Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, din adına yapılan infazlar, tekfir kültürü, kutsal savaş anlayışları hep aynı zihinsel zeminden beslendi. İnsanlar yalnızca farklı düşündükleri için öldürüldü. Çünkü bir taraf kendisini tanrının mutlak temsilcisi olarak görüyordu. Hakikatin tekeline sahip olduğuna inanıyordu. Böyle bir yerde tartışma mümkün olmaz. Çünkü tartışma için önce yanılıyor olabileceğini kabul etmek gerekir. Dogma ise yanılma ihtimalini baştan reddeder.

Bilim insanı yanlış olabiliriz diyebilir. Bu yüzden bilim gelişir. Ama kutsallaştırılmış düşünce çoğu zaman yanılmam mümkün değil der. İşte tehlike tam burada başlar. Çünkü bir insan kendi fikrini mutlaklaştırdığı anda karşısındaki artık yalnızca farklı düşünen biri olmaktan çıkar, tehdit haline gelir. Böylece düşünsel ayrılık zamanla düşmanlığa dönüşür.

Bir tıp kitabı yüzünden şehirler yanmadı çünkü tıp insanı yaşatmayı hedefler. Bir fizik laboratuvarı inanmayanları öldürün demedi. Kimya farklı düşünenleri lanetlemedi. Astronomi başka görüştekileri şeytan ilan etmedi. Çünkü bunların hiçbiri kutsal otorite iddiası taşımaz. Hepsi sınanabilir bilgi üretir. Deney başarısızsa teori çöker. Gözlem yanlışsa sonuç değişir. Bilim insanı doğaya hükmetmeye değil doğayı anlamaya çalışır.

Fakat metafizik alanın büyük kısmı doğrulanabilir değildir. Tanrı, vahiy, cennet, cehennem, kutsallık, seçilmişlik gibi kavramlar deney ve gözlem alanının dışındadır. İspatlanamazlar. Ölçülemezler. Kesin doğrulanamazlar. Buna rağmen insanlar bu alanlarda mutlak kesinlik iddia etmeye başladığında sorun doğar. Çünkü aklın durduğu yerde inanç devreye girer. İnanç kişisel bir alan olarak kaldığında problem olmayabilir. Fakat inanç mutlak hakikat iddiasıyla toplumu yönetmeye başladığında baskı üretmeye başlar.

Aklın askıya alınması insanlık tarihinde çoğu zaman yıkım doğurdu. Çünkü akıl soru sorar. Akıl delil ister. Akıl çelişkiyi fark eder. Akıl gerektiğinde kendi inancını bile sorgular. Dogmatik yapı ise sorgulamayı tehlike kabul eder. Bu yüzden tarih boyunca birçok toplumda düşünürler susturuldu, filozoflar dışlandı, bilim insanları cezalandırıldı. Galileo’nun yargılanması, Bruno’nun yakılması, İbn Rüşd’ün eserlerinin yasaklanması, farklı mezheplerin birbirini tekfir etmesi hep aynı korkunun sonucudur. Çünkü sorgulayan akıl, mutlak otoriteyi tehdit eder.

İnsanlığı ileri taşıyan şey büyük ölçüde aklın kendisi oldu. Elektrik, tıp, mühendislik, ulaşım, iletişim, tarım, sanayi, teknoloji ve modern yaşamın sunduğu bütün konfor aklın, gözlemin, deneyin ve eleştirel düşüncenin ürünüdür. İnsan ömrünü uzatan şey bilim oldu. Salgınları azaltan şey bilim oldu. Köprüleri, uçakları, bilgisayarları, ameliyat tekniklerini, uzay araştırmalarını mümkün kılan şey bilim oldu. İnsan yaşamını kolaylaştıran ne varsa büyük ölçüde aklın ve deneysel bilginin sonucuydu.

Buna karşılık insanı bölen, parçalayan, birbirine düşman eden şeylerin önemli kısmı kutsallaştırılmış kimlikler ve mutlak doğruluk iddiaları oldu. İnsanlar düşünce yüzünden değil, düşünceyi tartışılamaz hale getirdikleri için birbirlerini öldürdüler. Çünkü bir fikir eleştirilebilir olduğu sürece tehlikeli değildir. Tehlike, o fikrin kutsallaştırılmasıyla başlar.

Sonuç olarak mesele yalnızca din değildir. Aynı mekanizma her türlü dogmada ortaya çıkabilir. Bir ideoloji, bir lider, bir millet, bir kitap ya da bir düşünce sorgulanamaz hale getirildiğinde aynı problem yeniden doğar. Çünkü sorun hakikati aramak değil, hakikati tekeline aldığını sanmaktır. Akıl ortak zemin kurmaya çalışır. Dogma ise taraf seçmeye zorlar. Bilim yanlışlanabilir olduğu için gelişir. Felsefe eleştirilebilir olduğu için derinleşir. Ama kutsallaştırılmış fikirler çoğu zaman eleştiriyi düşmanlık sayar. Son olarak pandemi çıktı herkes kendi tanrısına dua etti bilim aşıyı ilacı buldu. Herkes kendi tanrısına şükür etti

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir