Akıl ve Dogma

Ebu Bekir er-Razi’ye atfedilen bir söz var. “Felsefecilerin kitapları için kimse kimseyi öldürmedi.” der.  Bu sözün kaynağı günümüze ulaşmamış ama kendisine yapılan reddiyelerden söylemiş olduğu ihtimali doğuyor. İslam Ansiklopedisi Yusuf Şevki Yavuz un ALAMÜN NÜBÜVVE Bahsi Ebu hatim er Razi tarafından, kendisine yapılan reddiyeleri konu olarak işler. Hiç kimseye ait olmasa bile illa de bir otorite söylememiş bile olsa. Sözün hakikatine binaen bu sözü kendim için bir mukaddime yapıyorum.

Bir de Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanında anlatılan hikâye de benzer niteliktedir. Romanın temel çatışması akıl ile dogma arasındadır. Bir yandan olayları akıl, mantık, gözlem ve kanıtlarla çözmeye çalışan bir karakter.

Onun karşısında ise hakikatin zaten bilindiğini ve sorgulanmaması gerektiğini savunan kişiler. Peki İnsan gerçeğe akıl yoluyla mı ulaşmalıdır, yoksa otoritenin sunduğu doğruları mı kabul etmelidir? Akıl nakil çelişkisi

Romandaki hikâye manastırın gizemli kütüphanesinde gerçekleşir. Kütüphanede saklanan bazı kitaplar, özellikle de Aristoteles’in kayıp olduğu düşünülen “Gülme ve Komedi Üzerine” kitabı, bazı din adamları tarafından tehlikeli görülmektedir. Çünkü gülmenin ve sorgulamanın insanların otoriteye körü körüne boyun eğmesini engelleyebileceği düşünülür. Bu nedenle bilgi gizlenmekte, hatta insanlar bunun uğruna öldürülmektedir.

Bilgi ve akıl düşünmeyi sorgulamayı ve bir birey olarak karar vermeyi gerektirir. Ama bu çok tehlikelidir sürü olmaktan çıkarır insanı.  İktidar sahipleri gücü elinde tutanlar bunu sevmez bilgiyi kontrol ederek insanları kontrol etmek ister. Biz neyi nasıl söylüyorsak bunu sorgulamayın bunu böyle kabul edin itaat edin derler.

Tarihin her devrinde her toplumda kayıtsız şartsız itaat kültürü insanların başlarına nasıl büyük felaketler getirmiştir halbuki. Tarihteki büyük felaketleri büyük yıkımları başlatan o liderler. (hitler, stalin, mao, pol pot, kim sung, Saddam hüseyin,) bunlar sorgulansaydı o felaketler yaşanır mıydı acaba

Kısacası, bu roman “Hakikat nedir ve onu kim belirler?”  Aklın, sorgulamanın ve özgür düşüncenin dogmatik otoriteyle mücadelesini anlatır.

Abu Bekir er-Razi’ye atfedilen o sözden ve Eco’nun bu romanından yola çıkarak diyorum ki:

Hiçbir toplum da herhangi bir bilim adamı yazdığı kitapla yada herhangi bir bilim Araştırması bilimsel tespitler iddialar ile bir matematik problemi bir fizik formülü adına şehirleri yakıp yıkmadı. Birbirlerini asıp kesmedi. Bir doktorun anatomi kitabı yüzünden kıtalar kana bulanmadı. Çünkü bilim, doğası gereği insanlardan teslimiyet değil, ikna ister. Bilim “inan” demez, “bak, dene, ölç, kontrol et” der. Akıl yürütmeye çağırır. Şüpheyi düşman değil, yöntem kabul eder.

Ama insanlık tarihi boyunca kutsallaştırılmış mutlak hakikat iddiaları çoğu zaman bunun tam tersini üretti. İnsanlar aynı tanrıya inandıkları hâlde farklı yorumlar yüzünden birbirlerini öldürdü. Mezhepler mezhepleri boğazladı. Aynı kitabı okuyan toplumlar birbirine düşman kesildi. Tarih boyunca milyonlarca insan “hakikatin tek sahibi benim” diyen ideolojilerin, dinlerin, mezheplerin ve dogmaların arasında ezildi.

Bir düşünce inanca dönüştüğünde varlığını devam ettirmek için kutsallaşmak zorundadır. Kutsallaştığında şek siz, şüphesiz hakikat olarak kabul edilmek zorundadır. İnançta şek ve şüphe olursa zaten o inanç devam etmez, yıkılır. Bir fikir, bir ideal, bir düşünce; bu bir ırk birlikteliği olabilir, bu bir yönetim biçimi olabilir, bu bir dinî yaşam biçimi olabilir. Bu bir parti olabilir, tarikat olabilir, tutulan takım olabilir. Kutsallaştırıldığı anda artık sorgulanamaz hâle gelir. Sorgulanamayan şey ise zamanla kült hâline dönüşür.

Güneş herkes için doğar ısısını ve ışığını yayarken ayrım yapmaz. Yerçekimi herkes için aynıdır. Suyun kaldırma kuvveti Müslüman’a başka, ateiste başka çalışmaz. Bir mühendis köprü yaparken inanç sormaz. Bir cerrah ameliyat yaparken mezhep kontrol etmez. Matematik evrenseldir çünkü akla hitap eder. Deneyle doğrulanabilir. Yanlışsa düzeltilebilir. Bilim kendi kendini eleştirebildiği için ilerliyor

Newton’dan Einstein’a geçildi. Einstein’ın eksikleri bulundu. Yeni teoriler üretildi. Hiç kimse “bu formül kutsaldır, değiştirilemez” demedi.

Düşünce ve felsefe savaş değil, tartışma üretti. Platon ile Aristoteles farklı düşündü ama ordular kurup savaşmadılar. Nietzsche ile Kant aynı hakikat anlayışına sahip değildi ama takipçileri birbirini kılıçtan geçirmedi. Çünkü felsefe büyük ölçüde düşünsel bir mücadele alanıdır. İkna etmeye çalışır. Soru sorar. Karşı çıkmayı mümkün kılar. Oysa kutsal hakikat iddiası çoğu zaman itaat ister. Çünkü orada mesele doğruyu aramak değil, doğruya teslim olmak hâline dönüşür.

İnsanlık tarihindeki en büyük katliamların önemli bir kısmı mutlak doğruluk iddiasından doğdu. Hiçbir din ve inanç sistemi teoride savaşı öldürmeyi emretmez. Ama toplumu yöneten erk. Güç ve iktidar sahipleri. Kutsallaştırdıkları inançlar ile toplumu manipüle ederler. Ölende öldürende kutsalı için öldürdüğünü zanneder.

Haçlı Seferleri, mezhep savaşları, Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, din adına yapılan infazlar, tekfir kültürü, kutsal savaş anlayışları hep aynı zihinsel zeminden beslenir. İnsanlar yalnızca farklı düşündükleri için öldürüldü. Çünkü bir taraf kendisini tanrının mutlak temsilcisi olarak görüyordu.

Hakikatin tekeline sahip olduğuna inanıyordu. Böyle bir yerde tartışma mümkün olmaz. Çünkü tartışma için önce yanılıyor olabileceğini kabul etmek gerekir. Dogma ise yanılma ihtimalini baştan reddeder.

Bilim insanı “yanlış olabilir. Yanılıyor olabilirim” der.  Tekrar tekrar test eder. Bu yüzden bilim gelişir. Ama kutsallaştırılmış düşünce çoğu zaman “yanılmam mümkün değil” der. İşte tehlike tam burada başlar. Çünkü bir insan kendi fikrini mutlaklaştırdığı anda karşısındakini artık yalnızca farklı düşünen biri olmaktan çıkarır, tehdit hâline getirir. Böylece düşünsel ayrılık zamanla düşmanlığa dönüşür.  Normalde haram olan şeyler düşmanın eline geçeceğine benim elimde olmalı der haramı helale dönüştürür bunu bile göremez.

Akıl düşünce bilim sınanabilir test edilebilir yanlışlanabilir.  Deney başarısızsa teori çöker. Gözlem yanlışsa sonuç değişir. Bilim insanı doğaya hükmetmeye değil, doğayı anlamaya çalışır.

Fakat metafizik alanın büyük kısmı doğrulanabilir değildir. Kutsallık, seçilmişlik gibi kavramlar deney ve gözlem alanının dışındadır. İspatlanamazlar. Ölçülemezler. Kesin doğrulanamazlar. Buna rağmen insanlar bu alanlarda mutlak kesinlik iddia etmeye başladığında sorun doğar. Çünkü aklın durduğu yerde inanç devreye girer. İnanç kişisel bir alan olarak kaldığında asla problem olmaz. Fakat inanç mutlak hakikat iddiasıyla toplumu yönetmeye başladığında baskı üretmeye başlar.

Ben burada inançlar hakikat değildir, sahtedir demiyorum. Elbette ki her inanç, inananı tarafından kutsaldır, değerlidir, özeldir.

Şunu diyorum:

İnanan mümin kardeş, tanrıya inanıyorsun ya; senin gibi olamayanı, aynı inancı farklı yorumlayanı, farklı düşüneni neden düşman görüyorsun.

Onu da aynı tanrı yarattı ya.

 Ona da sana verdiği kadar yaşam hakkı verdi ya.

Neden kendi yorumunu mutlak doğru, mutlak hakikat görüyorsun? Neden tanrının farklı coğrafyada, farklı düşüncede, farklı inanca sahip kullarını dışlıyorsun?

 Eğer kovulması, dışlanması gerekiyorsa mülkün sahibi kovar, dışlar. Sen de burada geçici bir şahitsin. Ondan bir farkın var mı?

Hani Kur’an demiyor mu: “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Hani başka bir ayette “Senin dinin sana, benim dinim bana” demiyor mu? İnanç, bireyin kendisi için, kendi iç huzuru için alabildiğine geniş ve özgürce hareket edebileceği bir alan olabilir. ama aklı askıya almamalı.

Aklın askıya alınması insan için hep yıkım doğurdu.

Hâlbuki esas olan akıl değil miydi? Fıkıhta bir kaidedir: Aklı olmayanın dini olmaz. Aklı olmayan dinen mesul değildir. Aynı zamanda beşerî ceza kanunlarında bile esas olan akıl değil midir? Aklı olmayan faile ceza değil, tedavi öngörülür; tedavi ettirilir. Cezai ehliyet için de akıl şarttır. Akıl esastır.

Neden? Çünkü akıl soru sorar. Akıl delil ister. Akıl çelişkiyi fark eder. Akıl gerektiğinde kendi inancını bile sorgular.

Dogmatik yapı ise sorgulamayı tehlike kabul eder. Bu yüzden tarih boyunca birçok toplumda düşünürler susturuldu, filozoflar dışlandı, bilim insanları cezalandırıldı. Galileo’nun yargılanması, Bruno’nun yakılması, İbn Rüşd’ün eserlerinin yasaklanması, farklı mezheplerin birbirini tekfir etmesi hep aynı korkunun sonucudur. Çünkü sorgulayan akıl, mutlak otoriteyi tehdit eder.

İnsanlığı ileri taşıyan şey büyük ölçüde aklın kendisi oldu.

Elektrik, tıp, mühendislik, ulaşım, iletişim, tarım, sanayi, teknoloji ve modern yaşamın sunduğu bütün konfor aklın, gözlemin, deneyin ve eleştirel düşüncenin ürünüdür. İnsan ömrünü uzatan şey bilim oldu. Salgınları azaltan şey bilim oldu. Köprüleri, uçakları, bilgisayarları, ameliyat tekniklerini, uzay araştırmalarını mümkün kılan şey bilim oldu. İnsan yaşamını kolaylaştıran ne varsa büyük ölçüde aklın ve deneysel bilginin sonucuydu.

Buna karşılık insanı bölen, parçalayan, birbirine düşman eden şeylerin önemli bir kısmı kutsallaştırılmış kimlikler ve mutlak doğruluk iddiaları oldu.

İnsanlar düşünce yüzünden değil, düşünceyi tartışılamaz hâle getirdikleri için birbirlerini öldürdüler. Çünkü bir fikir eleştirilebilir olduğu sürece tehlikeli değildir. Tehlike, o fikrin kutsallaştırılmasıyla başlar.

Sonuç olarak mesele yalnızca din değildir. Aynı mekanizma her türlü dogmada ortaya çıkabilir. Bir ideoloji, bir lider, bir millet, bir kitap ya da bir düşünce sorgulanamaz hâle getirildiğinde aynı problem yeniden doğar. Çünkü sorun hakikati aramak değil, hakikati tekeline aldığını sanmaktır.

Akıl ortak zemin kurmaya çalışır. Dogma ise taraf seçmeye zorlar. Bilim yanlışlanabilir olduğu için gelişir. Felsefe eleştirilebilir olduğu için derinleşir. Ama kutsallaştırılmış fikirler çoğu zaman eleştiriyi düşmanlık sayar. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan tek özelliği aklıdır. Aklın ve sağduyunun ışığı ile aydınlanmış barış ve esenlik dolu bir dünya temennisi ile……

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir