Hayatın Anlamı

İnsan özgür irade, cüzi irade sahibi bir varlık değildir. İnsan Kendi varlığını seçmez, kendi başlangıcını belirlemez. Hangi tarihte doğacağını, hangi coğrafyada gözlerini açacağını, hangi anne ve babanın çocuğu olacağını, hangi dili konuşacağını, hangi kültürün içinde şekilleneceğini kendisi seçmez. Genetik mirasını seçmediği gibi, genlerinin çevreyle kuracağı ilişkiyi, bedensel özelliklerini, hastalıklarını, karakter eğilimlerini, duygusal reflekslerini ve zihinsel yatkınlıklarını da seçmez. İnsan daha ilk nefesini almadan önce kendisine ait olduğunu sandığı birçok şey çoktan belirlenmiş durumdadır.

Doğduğu toplum ona bir isim verir. Bir dil verir. Bir tarih anlatısı verir. İyi ve kötü kavramlarını verir. Kutsallarını, tabularını, doğrularını, yanlışlarını verir. Ne zaman sevinmesi gerektiğini ne zaman utanması gerektiğini, neye saygı duyacağını, neyden korkacağını öğretir. Hangi kıyafetin uygun olduğunu, saçını nasıl kesmesi gerektiğini, nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını, hangi davranışların erdem, hangilerinin kusur sayılacağını belirler. İnsan kendi düşünceleri olduğunu sandığı şeylerin hiçbirini kendisi seçmez. Biz kendimizi bildiğimizde bu değerlerin tamamı bize yüklenmiş bizi bu değerler şekillendirmiş olarak buluruz kendimizi.

Yalnızca düşüncelerimiz değil, duygularımız bile bu mirasın içinden şekillenir. Hangi şiirin güzel bulunacağı, hangi müziğin hüzün vereceği, hangi hikâyenin insanı ağlatacağı, hangi olayın öfke yaratacağı içine doğduğumuz kültürel dünyanın görünmez sınırları tarafından belirlenir.  Neye güleceğimizi, neye ağlayacağımızı, neyi anlamlı, neyi anlamsız, bulacağımız içine doğduğumuz kültür bize öğretir farkında bile olmayız.

İnsanların büyük çoğunluğu bütün bunları hayatları boyunca sorgulama konusu yapmaz sorgulayamaz. Çünkü insan genellikle içinde yaşadığı sistemin farkında olmaz. Sürekli soluduğumuz havanın farkında olmadığımız gibi. Balığın suyun farkında olmaması gibi kaplumbağanın kabuğunu sorgulamaması gibi. İnsan bunları düşünemez. Düşünmeye başladığında insan içine doğduğu bu değerlerin içinden düşünür. Onları sorgularken bile onların diliyle konuşur, onların kavramlarıyla düşünür ve onların sınırları içinde hareket eder.  İçinde yaşadığımız zihinsel kültürel ortamı düşünme konusu yapamayız.

İnsan travmatik bir süreç olmadan anne ve babasını, doğduğu toplumu, milliyetini, cinsiyetini, fiziksel görünümünü, yüz hatlarını, bedenini, temel karakter özelliklerini veya içine doğduğu inanç sistemini sorgulamaz. Çünkü bunlar onun için seçilmiş değil, verilmiş gerçekliklerdir.

Ancak bazen hayatın sert darbeleri, travmatik deneyimler, büyük kayıplar, derin yalnızlıklar veya insanı kendi varlığıyla yüzleşmeye zorlayan olağanüstü durumlar bu kabuğu kırabilir. İnsan ilk kez o zaman kendisine verilmiş olanla, gerçekten kendisine ait olan arasındaki farkı görmeye başlar.

Çoğu insan hayatını yaşar, görevlerini yerine getirir, alışkanlıklarının içinde ilerler ve bu temel meselelerin kapısını hiç aralamadan ömrünü tamamlar. Fakat çok az insan belki de ruhsal bir hastalık sebebi ile. Ben kimim. Bana ait olduğunu düşündüğüm şeylerin ne kadarı gerçekten bana ait. İnançlarımın, değerlerimin, korkularımın ve arzularımın ne kadarı benim seçimim. Eğer başka bir yerde, başka bir çağda, başka bir ailede doğsaydım bugün kendim dediğim kişi yine aynı kişi olur muydu

Şimdi tam da bu insanların gözünden bakmaya çalışacağız. Kendisine verilmiş olanı doğal kabul etmeyenlerin, hazır bulduğu dünyayı sorgulayanların, yaşamın görünen yüzünün arkasına bakmaya çalışanların gözünden. Belki insanı anlamaya giden yol,  başkalarının sormaya cesaret edemediği bu sorulardan geçer.

Bir insan dünyaya gelir. Nereden geldiğini bilmez. Neden geldiğini bilmez. Ne kadar yaşayacağını bilmez. Öldüğünde ne olacağını bilmez. Buna rağmen hayatının her aşamasında kesinlik arar. İşte çelişkisi burada başlar. Bilgisi son derece sınırlı olan bir varlık, sınırsız cevaplar istemektedir. İnsan yalnızca yaşamak istemez yaşadığının nedenini de bilmek ister. Öleceğini bilir Ölümün anlamını da öğrenmek ister. Yalnızca evrende bulunmak istemez evrenin neden var olduğunu da anlamak ister. Dinler inanç sistemleri bu sorulara cevap veriyor gibi görünür. Ama metafizik alanlara dair verilen cevaplar aynı zamanda binlerce çelişki doğurur. Ve dinlerin ortaya koyduğu anlattığı anlam ürettiği şeylerin hiç birisi ispatı mümkün olmayan erişime kapalı alanlardır.

Gelişim çağındaki her çocuk sürekli soru sorar bu nedir şu nedir her şeyi sorar. Fakat yaş ilerledikçe insanlar cevaplardan çok alışkanlıklara sahip olmaya başlarlar. Çocuklukta gerçekten sorulan soruların yerini yetişkinlikte ezberlenmiş cevaplar alır. İnsanların büyük bölümü yaşamlarının önemli kısmını sorgulamadan geçirir. Sabah kalkar, çalışır, para kazanır, aile kurar, yaşlanır ve ölür. Bu döngünün içinde çoğu zaman asıl soru kaybolur. Bütün bunların amacı nedir.

İnsan bu soruyu sorduğu anda rahatsızlık başlar. Oysa gerçeklik açıklama sunmak zorunda değildir. Bir deprem olduğunda binlerce insan ölür. Bir çocuk hastalanır. İyi bir insan büyük acılar yaşar. Kötü bir insan rahat bir hayat sürebilir. Tarih boyunca milyonlarca insan savaşlarda, salgınlarda ve felaketlerde yok olmuştur. İnsan zihni bu olayların arkasında bir düzen arar. Bir neden, bir amaç, bir plan görmek ister. Çünkü insan için açıklanamayan şey korkutucudur.

İnsan belirsizliğe dayanamaz belirsizlik rahatsız edicidir. Bu durumda İnsan çoğu zaman gerçeği değil, psikolojik olarak katlanabileceği açıklamaları tercih eder. Çünkü bilinmezlik ağırdır. Kesinlik rahatlatır. Bu nedenle insanlık tarihi yalnızca bilgi arayışının değil, aynı zamanda teselli arayışının tarihidir. İnsan yalnızca hakikati değil, güven duygusunu da ister. Dinler bu sorulara cevap verdiği için muhteşem bir konfor alanı oluşturur. Metafizik anlatımlar ile ispatı mümkün olmayan ama insanı rahatlatan bu soruları askıya alan düşünmenin önünü kapatan bir iş başardığı için dinler sorgulanamaz.

Bir şeyin insana huzur vermesi, onun doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan zihni çoğu zaman gerçeklikle değil, ihtiyaçlarıyla hareket eder. Açlık nasıl bedensel bir ihtiyaçsa, anlam ihtiyacı da zihinsel bir ihtiyaçtır. Ancak bir ihtiyacın var olması, onun nesnesinin de var olduğunu kanıtlamaz. Susuzluk suyun varlığını gösterir çünkü suyu deneyimleyebiliriz. Fakat anlam ihtiyacı, evrende nesnel bir anlam bulunduğunu kendi başına göstermez.

Bu yüzden insanın trajedisi yalnızca ölümlü olması değildir. İnsan aynı zamanda anlam isteyen bir varlıktır. Fakat istediği şeyin gerçekten var olup olmadığından emin değildir. Bu durum insanı sürekli bir gerilim içinde yaşatır. Bir yanda cevap arayan bilinç, diğer yanda cevap vermeyen gerçeklik vardır.

İnsanın ikinci büyük problemi ise kendisini olduğundan daha önemli görme eğilimidir. İnsanlık tarihine baktığımızda neredeyse bütün kültürlerin kendilerini merkeze koyduğunu görürüz. İnsan evrenin merkezinde olmak ister. Tarihin merkezinde olmak ister. Doğanın merkezinde olmak ister. Kendi hayatının özel bir planın parçası olduğuna inanmak ister. Çünkü sıradan olmak insana ağır gelir. Tesadüfi olmak daha da ağır gelir.

Oysa evren baktığımızda. Milyarlarca galaksi, trilyonlarca yıldız ve ölçülemeyecek kadar büyük bir kozmik yapı var. Biz bu ölçekte  neredeyse görünmez bir noktayız. Bireysel olarak ta 8,3 milyar insandan biriyiz. Buna rağmen biz kendi hikâyemizi evrenin merkezinde konumlandırırız. Bu durum dünyanın gerçekliği ile insanın kendisi hakkında kurduğu anlatım arasındaki uçurumu büyütür.

İnsanın üçüncü büyük problemi ise ölüm gerçeğidir. İnsan, öleceğini bilen tek canlıdır. Bir hayvan tehlikeden kaçabilir ama gelecekteki ölümünü zihinsel olarak tasarlamaz. İnsan ise çocukluğundan itibaren ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Bu bilgi insan bilincinin en ağır yüklerinden biridir. Çünkü insan yaptığı her şeyin sonunda yok olma ihtimaliyle karşı karşıyadır. İnsanların büyük kısmı ölüm gerçeğini teorik olarak kabul eder fakat pratik olarak unutmaya çalışır. Herkes öleceğini bilir ama sanki kendisi istisnaymış gibi yaşar. Çünkü ölüm düşüncesi sürekli bilinçte tutulursa gündelik hayatı sürdürmek zorlaşır. Bu nedenle insan zihni çeşitli savunma mekanizmaları geliştirir. Kendisini meşgul eder, geleceğe dair planlar yapar, kariyer kurar, ilişkiler oluşturur ve böylece ölüm gerçeğini arka plana iter.

Fakat insan hayatında bazı anlar vardır ki bütün bu savunmalar çöker. Bir yakının ölümü, ağır bir hastalık, büyük bir kayıp veya derin bir yalnızlık anı… İşte bu anlarda insan ilk kez hayatın kırılganlığını çıplak biçimde görür. O zamana kadar doğal kabul ettiği her şey sorgulanmaya başlar. Neden yaşıyorum? Nereye gidiyorum? Bütün bunların sonunda ne olacak? Bu soruların kesin cevapları yoksa neye dayanacağım?

Tam burada insanın karakteri ortaya çıkar. Çünkü insanın değeri, rahat zamanlarda ne düşündüğünden çok, kesin cevapların olmadığı durumlarda nasıl davrandığında anlaşılır. Belirsizlik karşısında ne yapacaktır? Bilinmezlik karşısında ne yapacaktır? Ölüm karşısında ne yapacaktır?

Çoğu insan bu noktada hazır cevaplara sığınır. Bazıları geleneklere, bazıları ideolojilere, bazıları toplumsal rollere, bazıları başarıya, bazıları ise gündelik meşguliyetlere tutunur. Bunların hepsi insanın varoluşsal kaygılarını yönetme biçimleridir.  Biz gerçekten yaşıyor muyuz yoksa yalnızca korkularımızı bastıracak sistemler içinde mi varlığımızı mı sürdürüyoruz. Bunların bir anlamı var mı korkularımız ile anlammı üretiyoruz.

Belki de en büyük handikabımız. Özgür olmak istiyoruz ama özgürlüğün getirdiği sorumluluktan korkuyoruz. Gerçeği öğrenmek istiyoruz ama gerçeğin hoşumuza gidecek şekilde olmasını istiyoruz. Kesinlik olmadığını fark ediyoruz ama yine de kesinlik aramaya devam ediyoruz. Ölümlü olduğumuzu biliyoruz ama ölümsüzmüş gibi plan yapıyoruz.  Önemsiz olduğumuz basit olduğumuz zayıf ve aciz olduğumuzu biliyoruz ama yine de evrenin merkezine koyuyoruz kendimizi.

Aslında bu çelişkiler bizi kusurlu yapmaz. Belki de bizi insan yapan şey zaten bu çelişkilerin kendisidir. İnsan, bilgi ile cehalet arasında, umut ile korku arasında, özgürlük ile güvenlik arasında, gerçek ile teselli arasında sıkışmış bir varlık oluşumuzdandır.

Eğer insanın aradığı kesin cevaplar yoksa, eğer ölüm kaçınılmazsa, eğer evren insanın beklentilerine göre şekillenmiyorsa, eğer insan çoğu zaman kendi yarattığı hikâyelerin içinde yaşıyorsa; o halde insan nasıl yaşamalıdır? Hayatını hangi temel üzerine kurmalıdır? Gerçekle yüzleşmek mümkün müdür, yoksa insan her zaman bir yanılsamaya mı ihtiyaç duyar?

İnsan kesinlik ister ama kesinliğe sahip değildir. Kalıcılık ister ama ölümlüdür. Anlam ister ama anlamın nesnel olarak var olup olmadığından emin değildir.

 Şimdi asıl mesele. Böyle bir durumda insan nasıl yaşamalıdır?

İnsanların büyük bölümü hayatlarını hakikatin üzerine değil, alışkanlıkların üzerine kurar. Çünkü alışkanlıklar güven verir. İnsan sabah aynı saatte kalkar, aynı yolları kullanır, aynı düşünceleri tekrarlar, aynı inançları sürdürür ve aynı toplumsal kurallara uyar. Bu düzen ona dünyanın anlaşılır ve kontrol edilebilir olduğu hissini verir. Fakat bu hissin kendisi ile dünyanın gerçekten anlaşılır olması aynı şey değildir.

İnsan zihni düzen üretme makinesidir. Bulutlarda şekiller görür, tesadüflerde anlam arar, karmaşık olaylar arasında görünmeyen bağlantılar kurar. Çünkü kaos insana ağır gelir. Belirsizlik rahatsız eder. Bu nedenle insan çoğu zaman gerçekliği olduğu gibi görmek yerine onu kendi anlayabileceği biçime dönüştürür. Aslında insanın gördüğü dünya ile gerçek dünya arasında her zaman bir mesafe vardır. İnsan dünyayı doğrudan yaşamaz onu yorumlayarak yaşar.

Bu durumun sonucu olarak insan, çoğu zaman gerçeklerle değil hikâyelerle yaşar. “Ben buyum”, “hayatın amacı budur”, “iyi insan şöyledir”, “başarı budur”, “mutluluk budur” gibi yüzlerce anlatı oluşturur. Bu anlatılar bazen faydalıdır çünkü insanın hayatını düzenler. Ancak aynı anlatılar zamanla bir hapishaneye de dönüşebilir. Çünkü insan kendi kurduğu hikâyelere inanmaya başladığında onları sorgulama cesaretini kaybedebilir.

Şimdi can yakıcı bir şey diyeceğim. Bir insanın hayatında anlam olması başka şeydir, evrende nesnel ve zorunlu bir anlam bulunması başka şeydir. İnsan çoğu zaman bu ikisini karıştırır. Oysa bir ressamın resim yapmasında, bir bilim insanının araştırmasında, bir annenin çocuğunu büyütmesinde veya bir dostun arkadaşına yardım etmesinde derin bir anlam bulunabilir. Fakat bu anlamların değeri, evren tarafından garanti edildiği için değil, insan tarafından yaşandığı için vardır.

İnsanın olgunlaşması belki de tam burada başlar. Çocukluk zihniyetinde insan, anlamın kendisine verilmesini bekler. Bir otoritenin, bir sistemin veya bir kozmik planın ona ne yapacağını söylemesini ister. Fakat düşünsel olgunluk arttıkça insan farklı bir noktaya gelir. Artık anlamın dışarıdan gelmesini beklemek yerine, kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmeye başlar.

Bu sorumluluk ağırdır. Çünkü özgürlük aslında hoş bir hediye değildir. Özgürlük aynı zamanda yük demektir. Eğer hayatının anlamını sen kuracaksan, başarısızlıklarının sorumluluğu da sana aittir. Eğer seçimlerini sen yapacaksan, sonuçlarına da sen katlanacaksındır. İnsanların büyük bölümünün özgürlükten korkmasının nedeni budur. Çünkü özgürlük, mazeretlerin azalması anlamına gelir.

Burada insanın bir başka zayıflığı ortaya çıkar. İnsan çoğu zaman gerçeği değil, rahatlatıcı olanı tercih eder. Bu yalnızca din, ideoloji veya siyaset için geçerli değildir. Gündelik ilişkilerde de böyledir. İnsanlar çoğu zaman kendileri hakkında hoş hikâyeler anlatırlar. Kendi hatalarını küçültür, başarılarını büyütür, kusurlarını gizlerler. Çünkü insanın kendisiyle dürüst olması son derece zordur. Kendini kandırmak, başkasını kandırmaktan daha kolaydır.

Fakat insanın gerçek gelişimi tam da bu noktada başlar. İnsan ilk kez kendisini olduğu gibi görebildiğinde olgunlaşır. Kendi korkularını, zayıflıklarını, bencilliklerini ve sınırlılıklarını kabul edebildiğinde büyür. Çünkü insanın en büyük cehaleti bilgisizlik değil, kendisi hakkında kurduğu yanılsamalardır.

Ölüm gerçeği de burada farklı bir anlam kazanır. Çoğu insan ölümü hayatın düşmanı olarak görür. Oysa ölüm olmasaydı hayatın değeri de büyük ölçüde kaybolabilirdi. Sonsuz bir zaman içinde hiçbir anın özel bir değeri kalmazdı. Bir günü değerli yapan şey, onun geri gelmeyecek olmasıdır. Bir insanı değerli yapan şey, onun sonsuza kadar bizimle kalmayacak olmasıdır. Sonluluk, değerin kaynağıdır.

Bu nedenle insanın karşısındaki asıl soru “Nasıl ölümsüz olurum?” değildir. Asıl soru “Ölümlü olduğumu bilerek nasıl yaşarım?” sorusudur. Çünkü çözülmesi gereken problem ölüm değil, ölüm bilgisiyle yaşamaktır.

İnsanın amacı kesin cevaplar bulmak olmayabilir. Belki de insanın görevi sorularla yaşamayı öğrenmektir. Çünkü bazı soruların cevabı olmayabilir. Bazılarının cevabı hiçbir zaman kesin olmayabilir. İnsanın olgunluğu, her soruya cevap vermesinde değil; cevapsızlıkla yaşayabilmesinde ortaya çıkar.

Bu noktada insanın en büyük erdemlerinden biri ortaya çıkar dürüstlük. Yani bilmediğini kabul edebilmek. Kesin olmayanı kesinmiş gibi göstermemek. Korkularını hakikat gibi sunmamak. Umutlarını bilgiyle karıştırmamak. İnsanlık tarihindeki birçok felaketin temelinde bu dürüstlük eksikliği vardır. İnsanlar bilmedikleri şeyleri biliyormuş gibi davranmış, şüphelerini mutlak doğrulara dönüştürmüş ve bunun bedelini hem kendileri hem başkaları ödemiştir.

Bu nedenle insanın önündeki en dürüst yaşam biçimi şudur: Gerçeği olduğu gibi kabul etmeye çalışmak. Bilmediğini bilmek. Kesin olmayanı kesin ilan etmemek. Ölümü inkâr etmemek. Kendi sınırlılığını görmek. Kendisini evrenin merkezi sanmamak. Fakat bütün bunlara rağmen yaşamaktan vazgeçmemek.

Çünkü nihai olarak insanın değeri, evrenin ona verdiği bir anlamdan değil, kendi tavrından doğar. İnsanın büyüklüğü, cevaplara sahip olmasında değil; belirsizliğe rağmen düşünebilmesindedir. İnsanın asaleti, ölümsüz olmasında değil; ölümlü olduğunu bilerek yaşayabilmesindedir. İnsanın cesareti, korkusuz olmasında değil; korkularına rağmen ilerleyebilmesindedir.

Bu bakış açısından bakıldığında insan ne kutsal bir varlıktır ne de değersiz bir tesadüftür. İnsan, sınırlı bilgiye sahip, ölümlü, kırılgan, hata yapan ama aynı zamanda düşünebilen, sorgulayabilen ve kendi yaşamına bilinç katabilen bir varlıktır.

İnsan, evrenin ona bir anlam vermesini beklemeyi bıraktığı anda gerçekten yaşamaya başlar. Gerçeklik bana borçlu değildir. Hayat bana açıklama yapmak zorunda değildir. Ölüm benden izin almayacaktır. Fakat bütün bunlara rağmen düşünebilir, sevebilir, üretebilir, anlayabilir ve yaşayabilirim. İnsan olmanın değeri de tam olarak burada yatar. Hayatın bir anlamı yoktur anlamı insan kendisi üretmek zorundadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir