Leibniz

Gottfried Wilhelm Leibniz 1 Temmuz 1646 tarihinde, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun önemli kültür merkezlerinden biri olan Leipzig’de dünyaya geldi. Onun doğduğu dönem Avrupa tarihinin en çalkantılı dönemlerinden biriydi. Avrupa otuz yıl boyunca din savaşlarıyla sarsılmış, şehirler harap olmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiş ve özellikle Alman toprakları büyük bir yıkım yaşamıştı. Leibniz doğduğunda savaş henüz sona ermek üzereydi. Bu nedenle çocukluğunu siyasi parçalanmışlığın, dinsel çatışmaların ve kültürel yeniden yapılanmanın yaşandığı bir ortamda geçirdi.

Babası üniversitede ahlak felsefesi profesörüydü. Leibniz altı yaşındayken babasını kaybetti. Bu olay onun yaşamındaki ilk büyük kırılma noktalarından biri oldu. Ancak babasının geride bıraktığı geniş kütüphane genç Leibniz’in gerçek öğretmeni haline geldi. Daha çocuk yaşlarında Latince öğrenmeye başladı ve kısa süre içinde klasik metinleri okuyabilecek seviyeye ulaştı. Henüz birçok insan temel eğitimini tamamlayamamışken Leibniz antik tarih, mantık, felsefe ve teoloji eserlerini özgün dillerinden incelemeye başlamıştı.

Leibniz’in dehası erken yaşlarda kendisini göstermeye başladı. Onun zihni yalnızca belirli bir alana yönelmiyordu. Matematik, hukuk, tarih, mantık, dilbilim, fizik ve teoloji arasında sürekli bağlantılar kuruyordu. Daha gençlik yıllarında bilgi alanlarının birbirinden bağımsız olmadığını düşünmeye başlamıştı. Bu düşünce ileride bütün felsefesinin merkezine yerleşecekti. Ona göre hakikat parçalanmış değildi; insan bilgisi parçalanmıştı. Gerçek filozofun görevi farklı bilgi alanlarını yeniden bir bütün haline getirmekti.

Üniversitede hukuk eğitimi aldı. Ancak hukuk onun için hiçbir zaman yalnızca meslek olmadı. Hukukun altında mantığı, mantığın altında metafiziği, metafiziğin altında ise evrenin genel düzenini arıyordu. Bu nedenle öğrencilik yıllarında yalnızca hukuk değil, Aristoteles mantığı, skolastik metafizik, matematik ve yeni doğmakta olan modern bilimle de yoğun biçimde ilgilendi.

Leibniz’in yaşamı bir üniversite hocasının sakin hayatı gibi geçmedi. Diplomat olarak çalıştı, prenslikler adına siyasi görevler üstlendi, Avrupa’nın birçok ülkesine seyahat etti, krallarla, prenslerle, bilim insanlarıyla ve filozoflarla görüştü. Paris’te bulunduğu yıllarda dönemin en ileri matematik çalışmalarını öğrendi. Londra’da bilim çevreleriyle ilişki kurdu. Hollanda’da Spinoza ile görüştü. Hayatının büyük bölümü masa başında değil, Avrupa’nın entelektüel merkezleri arasında dolaşarak geçti.

Bu nedenle Leibniz yalnızca teorik bir düşünür değildir. Avrupa’nın siyasal, bilimsel ve kültürel dönüşümünün tam merkezinde yaşamış bir filozoftur. Onun sistemi bir kütüphane filozofunun sistemi değil, bütün Avrupa düşüncesini zihninde bir araya getirmeye çalışan evrensel bir düşünürün sistemidir.

Leibniz Kimlerden Etkilendi, Ne Öğrendi?

Leibniz’i anlamanın en önemli yollarından biri onun etkilendiği düşünürleri incelemektir. Çünkü Leibniz neredeyse bütün felsefe tarihini kendi sistemi içinde yeniden yorumlamaya çalışan bir filozoftur. O yalnızca yeni fikirler üretmez; kendisinden önce gelen iki bin yıllık düşünceyi de yeniden düzenler.

Antik Yunan düşünürlerinden özellikle Aristotle üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Aristoteles’in töz kavramı, form anlayışı ve varlıkların içsel etkinlik taşıdığı fikri Leibniz’in metafiziğinin temel taşlarından biri haline gelir. Ancak Leibniz Aristoteles’i olduğu gibi kabul etmez. Onun düşüncesini modern bilimin ortaya çıkardığı yeni dünya görüşüyle birleştirir.

Plato da Leibniz üzerinde büyük etkiye sahiptir. Özellikle matematiksel düzen fikri, aklın duyulardan daha yüksek bir bilgi kaynağı olduğu düşüncesi ve gerçekliğin derin yapısının akılsal olması gerektiği inancı büyük ölçüde Platoncu kökenlere sahiptir. Leibniz’in evreni matematiksel uyum olarak görmesinde Platon’un izleri açıkça görülür.

Orta Çağ düşünürlerinden özellikle Thomas Aquinas, Duns Scotus ve skolastik gelenek Leibniz üzerinde çok güçlü etkiler bırakmıştır. Modern çağın birçok filozofu skolastiği geride bırakmaya çalışırken Leibniz onların önemli kavrayışlar içerdiğini düşünüyordu. Ona göre skolastikler birçok konuda yanlış sonuçlara ulaşmış olabilirlerdi fakat sordukları sorular son derece derindi.

Modern filozoflardan en büyük etkiyi muhtemelen René Descartes bıraktı. Descartes’ın matematiksel yöntemine, akılcılığına ve sistem kurma cesaretine hayrandı. Fakat Descartes’ın madde ve zihin arasında yaptığı keskin ayrımı yetersiz buldu. Leibniz’in metafiziği büyük ölçüde Descartes’ın bıraktığı sorunları çözme girişimidir.

Leibniz’in görüştüğü filozoflardan biri de Baruch Spinoza idi. Spinoza’nın mantıksal gücü Leibniz’i çok etkiledi. Ancak Spinoza’nın tek töz anlayışını kabul etmedi. Spinoza’nın sisteminde bireysel varlıkların bağımsız gerçekliği ortadan kalkıyordu. Leibniz ise bireyselliğin korunması gerektiğini düşünüyordu. Monad teorisi büyük ölçüde bu soruna cevap olarak ortaya çıkacaktır.

Bilim alanında ise Galileo Galilei, Johannes Kepler ve özellikle Isaac Newton çağının bilimsel atmosferini şekillendiriyordu. Leibniz matematiğin doğayı açıklamadaki başarısından derinden etkilendi. Hatta diferansiyel hesabın kurucularından biri haline geldi. Bu nedenle onun metafiziği ile matematiği birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Leibniz bütün bu etkileri pasif biçimde almadı. Aristoteles’in tözünü, Platon’un düzenini, skolastiklerin metafiziğini, Descartes’ın akılcılığını, Spinoza’nın sistemliliğini ve modern bilimin matematiksel yöntemini tek bir yapı içinde birleştirmeye çalıştı. Onun felsefesi tam anlamıyla büyük bir sentez girişimidir.

Leibniz’in Felsefesinin Doğuşu

Leibniz’in temel sorusu oldukça basittir fakat sonuçları son derece derindir. Evren neden düzenlidir?

Bu soru onun bütün sisteminin başlangıç noktasıdır. Çünkü Leibniz’e göre evren kaotik görünse bile derinlerinde akılsal bir yapı taşımaktadır. Matematik doğayı açıklayabiliyorsa, mantık düşünceyi düzenleyebiliyorsa ve bilim evrensel yasalar keşfedebiliyorsa bunun nedeni gerçekliğin özünde akla uygun olmasıdır.

Ancak Leibniz mevcut açıklamaların yetersiz olduğunu düşünüyordu. Mekanik fizik hareketi açıklıyor fakat etkinliği açıklayamıyordu. Descartes zihni açıklıyor fakat zihin ile beden arasındaki ilişkiyi açıklayamıyordu. Spinoza evrensel birliği açıklıyor fakat bireyselliği açıklayamıyordu.

Leibniz bütün bu sorunları çözebilecek yeni bir metafizik kurmaya girişti. Bu metafiziğin merkezinde töz kavramı bulunacaktır.

Buradan itibaren Leibniz’in asıl felsefesi başlar. Çünkü onun sisteminin kalbi monad teorisidir. Monad teorisini anlamadan Leibniz’in Tanrı anlayışını, bilgi teorisini, mantığını, özgürlük anlayışını ve evren tasarımını anlamak mümkün değildir..

Leibniz’in Metafiziğinin Temeli: Töz Problemi ve Monadların Doğuşu

Leibniz’in felsefesine girildiğinde ilk karşılaşılan mesele bilgi değil, ahlak değil, siyaset değil, varlığın kendisidir. Çünkü Leibniz’e göre insan herhangi bir konuda sağlıklı düşünebilmek için önce gerçekliğin ne olduğunu anlamak zorundadır. Bu nedenle onun sistemi ontolojiyle, yani varlık araştırmasıyla başlar. Leibniz’in karşısında Antik Çağ’dan kendi dönemine kadar uzanan çok büyük bir problem vardı: Evrenin en temel gerçekliği nedir?

Antik Yunan filozofları bu soruya farklı cevaplar vermişlerdi. Kimileri suyu, kimileri ateşi, kimileri atomları temel gerçeklik olarak kabul etmişti. Aristoteles töz kavramını geliştirmişti. Descartes ise gerçekliği düşünen töz ve uzamlı töz olarak ikiye ayırmıştı. Leibniz bütün bu görüşleri dikkatle incelemiş ve hepsinde ortak bir eksiklik bulunduğunu düşünmüştü. Ona göre filozoflar çoğu zaman var olan şeyleri açıklamaya çalışıyorlardı fakat varlığın içsel etkinliğini açıklayamıyorlardı.

Özellikle Descartes’ın mekanik evren anlayışı Leibniz’i uzun süre düşündürdü. Descartes’a göre madde yalnızca uzamdan ibaretti. Bir cismin özü yer kaplamasıydı. Evren büyük bir makine gibi işliyordu ve bütün olaylar hareket eden parçacıkların ilişkileriyle açıklanabiliyordu. İlk bakışta bu açıklama oldukça güçlü görünüyordu. Ancak Leibniz burada çok önemli bir soru sordu: Eğer madde yalnızca uzamdan ibaretse hareketin kaynağı nedir? Yer kaplamak nasıl olup da etkinlik üretebilir? Bir taşın içinde onu hareket ettiren şey nedir? Bir ağacın büyümesini sağlayan şey yalnızca maddi parçaların dizilişi midir?

Leibniz’e göre burada gözden kaçırılan temel nokta etkinlikti. Uzam pasif bir şeydir. Yer kaplamak kendi başına hiçbir hareket açıklayamaz. Eğer evren yalnızca uzamlı maddelerden oluşuyorsa gerçek anlamda değişimi ve hareketi açıklamak mümkün değildir. Oysa evren sürekli değişmektedir. Her şey oluş halindedir. O halde gerçekliğin temelinde yalnızca madde değil, daha derin bir ilke bulunmalıdır.

Bu düşünce Leibniz’i kuvvet kavramına götürdü. Ona göre evrenin özü madde değil kuvvettir. Her varlığın içinde onu etkin kılan bir iç ilke bulunmaktadır. Gerçeklik dışarıdan itilen pasif nesnelerden değil, kendi içinde etkinlik taşıyan varlıklardan oluşmaktadır. Bu noktada Aristoteles’in etkisi açıkça hissedilir. Ancak Leibniz Aristoteles’in form anlayışını modernleştirerek yeniden yorumlar. Ona göre varlıkların özü durağan değil dinamiktir. Her şey kendi içinde bir gelişim ve hareket ilkesi taşır.

İşte monad teorisi tam bu noktada ortaya çıkar. Leibniz evrenin temelinde maddi parçacıklar değil, etkinlik merkezleri bulunduğunu düşünmeye başladı. Bu etkinlik merkezleri fiziksel değildir. Onlar metafiziksel gerçekliklerdir. Leibniz bu temel birimlere monad adını verdi.

Monad kelimesi Yunancada birlik anlamına gelir. Leibniz için monad, gerçekliğin en temel ve bölünemez unsurudur. Ancak burada atomlarla karıştırılmamalıdır. Atomlar fiziksel şeylerdir. Uzayda yer kaplarlar. Bu nedenle teorik olarak bölünebilirler. Monad ise uzamsızdır. Boyutu yoktur. Şekli yoktur. Ağırlığı yoktur. Rengi yoktur. Çünkü o fiziksel değil metafiziksel bir varlıktır. Evrenin görünen maddi yapısının altında bulunan asıl gerçeklik monadlardır.

Leibniz’in en radikal fikirlerinden biri burada ortaya çıkar. Ona göre evrende gerçekten var olan şeyler masalar, taşlar, ağaçlar veya bedenler değildir. Bunlar çok sayıda monadın oluşturduğu görünüşlerdir. Gerçek anlamda var olanlar monadlardır. Bir insan bedeni bile nihayetinde sonsuz sayıda monadın oluşturduğu karmaşık bir birliktir. Bu nedenle Leibniz’in sistemi bir tür metafizik atomculuk olarak görülebilir. Fakat onun atomları maddi değil ruhsaldır.

Burada “ruhsal” sözcüğünü dikkatli kullanmak gerekir. Leibniz monadları insan ruhu anlamında düşünmez. Ancak onların maddeden çok zihne benzediğini söyler. Çünkü her monadın bir iç yaşamı vardır. Her monad algılar. Her monad kendi durumlarını yaşar. Her monad kendi içinde gelişir. Bu nedenle Leibniz’in evreni modern fiziğin cansız madde evreninden çok, sonsuz sayıda bakış açısından oluşan canlı bir evren görünümündedir.

Monadların en şaşırtıcı özelliklerinden biri her birinin bütün evreni kendi açısından yansıtmasıdır. Leibniz’e göre evrende hiçbir monad yalnızca kendisini içermez. Her monad bütün evrenin bir aynasıdır. Ancak bu yansıtma farklı derecelerde gerçekleşir. Bir insan ruhu evreni daha açık biçimde algılar. Bir hayvan daha sınırlı algılar. Bir taşın temelindeki monadlar ise son derece bulanık algılara sahiptir. Fakat yine de her monad bütün evrenle ilişkilidir.

Bu düşünce Leibniz’in bireysellik anlayışının da temelidir. Çünkü ona göre evrende birbirinin tamamen aynı iki varlık bulunamaz. Eğer iki varlık arasında hiçbir fark yoksa onlar aslında aynı varlıktır. Daha sonra bu düşünce “ayırt edilemeyenlerin özdeşliği ilkesi” olarak adlandırılacaktır. Leibniz’e göre Tanrı evreni yaratırken birbirinin tam kopyası olan varlıklar yaratmaz. Her monad benzersizdir. Her biri evreni farklı bir perspektiften görür. Bu nedenle evrendeki çeşitlilik rastlantı değil, varlığın zorunlu sonucudur.

Monad teorisi geliştikçe Leibniz’in evren tasarımı da değişmeye başladı. Evren artık dışarıdan hareket ettirilen bir makine değil, kendi iç etkinliğine sahip sonsuz sayıda metafizik merkezin oluşturduğu devasa bir organizma haline geliyordu. Her monad kendi içinde hareket ediyor, kendi iç yasasına göre gelişiyor ve kendi perspektifinden bütün evreni yansıtıyordu.

Ancak burada çok büyük bir problem ortaya çıkıyordu. Eğer her monad kendi içine kapalıysa ve her biri yalnızca kendi iç yasasına göre hareket ediyorsa, evrendeki uyum nasıl açıklanacaktı? İnsan zihni ile bedeni nasıl birlikte çalışıyordu? Bir taş cama çarptığında cam neden kırılıyordu? Eğer monadlar birbirlerini etkilemiyorsa bu düzen nasıl mümkün oluyordu?

Leibniz’in sisteminin en ünlü ve en tartışmalı öğretisi olan “önceden kurulmuş uyum” teorisi tam olarak bu soruya cevap vermek için geliştirilecektir. Bu teori yalnızca zihin-beden problemini değil, bütün evrenin neden düzenli olduğunu açıklama girişimidir.

Önceden Kurulmuş Uyum ve Leibniz’in Evren Tasarımı

Monad teorisini kurduktan sonra Leibniz çok ciddi bir problemle karşı karşıya kaldı. Aslında bu problem yalnızca onun değil, bütün modern felsefenin problemiydi. Eğer gerçeklik birbirinden bağımsız tözlerden oluşuyorsa, bu tözler birbirleriyle nasıl ilişki kurmaktadır? Descartes bu soruyu cevaplayamamıştı. Descartes’a göre zihin ve beden iki ayrı tözdü. Biri düşünüyordu, diğeri uzamda yer kaplıyordu. Fakat tamamen farklı özelliklere sahip iki töz birbirini nasıl etkileyebilirdi? Düşünce nasıl kolu hareket ettirebiliyordu? Acı hissi nasıl zihinde ortaya çıkıyordu? Bu soru Descartes’ın sisteminde çözülememiş olarak kalmıştı.

Leibniz meseleyi daha da ileri götürdü. Ona göre sorun yalnızca zihin ve beden arasındaki ilişki değildi. Evrendeki bütün neden-sonuç ilişkileri açıklanmaya muhtaçtı. Bir taşın cama çarpıp camı kırdığını söylüyorduk. Ateşin eli yaktığını söylüyorduk. Güneşin bitkileri büyüttüğünü söylüyorduk. Fakat gerçekte burada ne oluyordu? Bir varlık başka bir varlığı gerçekten etkiliyor muydu? Leibniz bunun mümkün olmadığını düşünmeye başladı.

Monad öğretisinin mantıksal sonucu olarak her monad kendi içine kapalı olmak zorundaydı. Çünkü eğer bir monad başka bir monad tarafından değiştirilebiliyorsa artık kendi başına bir töz olmaktan çıkardı. Gerçek töz kendi iç yasasına göre var olmalıdır. Bu nedenle Leibniz ünlü ifadesini ortaya koydu: “Monadların pencereleri yoktur.” Bu ifade semboliktir. Leibniz burada monadların birbirlerinden bilgi almadığını, birbirlerine güç aktarmadığını ve birbirlerini değiştirmediğini anlatmak istemektedir.

Fakat burada sağduyu hemen itiraz eder. Çünkü günlük hayatta her şey birbirini etkiliyormuş gibi görünmektedir. İnsan yürürken yere basar, taş düşer, ateş yakar, rüzgâr ağaçları sallar. Eğer bunlar gerçek etkileşim değilse o zaman gördüğümüz şey nedir?

Leibniz’in cevabı onun felsefesinin en özgün kısmını oluşturur. Ona göre evrendeki varlıklar birbirlerini etkilemezler; yalnızca birbirleriyle uyum içinde gelişirler. Bu uyum başlangıçta Tanrı tarafından kurulmuştur. İşte bu nedenle teoriye “önceden kurulmuş uyum” adı verilir.

Leibniz bunu açıklamak için saat örneğini kullanır. Aynı zamanı gösteren iki mükemmel saat düşünelim. Dışarıdan bakan biri bir saatin diğerini yönlendirdiğini düşünebilir. Oysa gerçekte iki saat de kendi iç mekanizmasına göre çalışmaktadır. Uyumun nedeni birbirlerini etkilemeleri değil, başlangıçta doğru şekilde ayarlanmış olmalarıdır.

Leibniz’e göre evren de böyledir. İnsan zihni kendi iç yasalarına göre gelişmektedir. İnsan bedeni de kendi iç yasalarına göre gelişmektedir. Fakat Tanrı başlangıçta bu iki sistemi öyle mükemmel bir şekilde düzenlemiştir ki birbirlerini etkiliyormuş gibi görünürler. Ben kolumu kaldırmaya karar verdiğimde zihnim bedeni hareket ettirmez. Aynı anda bedenimi oluşturan monadlar da kendi iç gelişim süreçlerinde kolun hareket edeceği aşamaya ulaşırlar. Böylece sanki zihin bedeni hareket ettirmiş gibi görünür.

Bu düşünce ilk bakışta son derece garip gelebilir. Ancak Leibniz açısından bu teori birçok sorunu aynı anda çözmektedir. Bir yandan Descartes’ın açıklayamadığı zihin-beden ilişkisini açıklamakta, diğer yandan evrendeki düzeni korumakta ve aynı zamanda her tözün bağımsızlığını muhafaza etmektedir. Böylece hem bireysellik korunmakta hem de evrensel birlik açıklanmaktadır.

Leibniz’in evren anlayışı burada giderek daha da derinleşir. Ona göre evren aslında sonsuz sayıda perspektiften oluşmuş bir bütündür. Her monad aynı evreni kendi bakış açısından yansıtmaktadır. Bir şehrin farklı noktalardan çekilmiş fotoğraflarını düşünelim. Fotoğrafların hepsi farklı görünür fakat hepsi aynı şehri göstermektedir. Monadlar da böyledir. Her biri bütün evreni temsil eder fakat bunu kendi sınırlı bakış açısından yapar.

Bu nedenle Leibniz’in evreninde mutlak yalnızlık yoktur. Monadlar birbirleriyle doğrudan ilişki kurmazlar fakat hepsi aynı evrensel düzenin parçalarıdır. Her monad bütün evrenin bir ifadesidir. Bu nedenle evrenin herhangi bir yerinde meydana gelen olay bütün monadlarda farklı derecelerde yansır. Leibniz’in ünlü ifadelerinden biriyle söylemek gerekirse, her monad yaşayan bir evrendir.

Burada Leibniz’in birey anlayışı da ortaya çıkar. Ona göre birey olmak yalnızca ayrı bir varlık olmak değildir. Aynı zamanda evreni belirli bir açıdan ifade etmek demektir. Her insan, her hayvan ve hatta her varlık evrensel düzenin benzersiz bir görünümünü temsil eder. Bu yüzden Leibniz’in sisteminde bireysellik son derece değerlidir. Tanrı’nın yarattığı hiçbir monad gereksiz değildir. Her biri evrensel armoninin vazgeçilmez bir unsurudur.

Bu düşünce Leibniz’i doğrudan Tanrı problemine götürür. Çünkü önceden kurulmuş uyumun açıklanabilmesi için bütün sistemi tasarlayan sonsuz bir aklın var olması gerekir. Monadlar arasındaki evrensel uyum kendiliğinden ortaya çıkamaz. Bu nedenle Leibniz’in metafiziği giderek teolojiye yaklaşır. Ancak onun Tanrı anlayışı geleneksel dinsel anlatıların çoğundan farklıdır. Leibniz’in Tanrısı öncelikle sonsuz akıl, sonsuz mantık ve sonsuz düzen ilkesidir.

Bu noktadan sonra Leibniz’in felsefesi yeni bir aşamaya geçer. Artık soru şudur: Tanrı neden tam olarak bu evreni yaratmıştır? Neden başka bir evren değil de bu evren vardır? Neden kötülük bulunmaktadır? Eğer Tanrı sonsuz iyi ve sonsuz bilge ise dünyadaki eksiklikler nasıl açıklanabilir?

Leibniz’in ünlü “yeter sebep ilkesi”, “mümkün dünyalar teorisi” ve “bu dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğu” iddiası bu sorulara cevap vermek için geliştirilmiştir. Bunlar yalnızca Leibniz’in metafiziğinin değil, bütün felsefe tarihinin en etkili fikirleri arasında yer alır.

Yeter Sebep İlkesi, Tanrı ve Mümkün Dünyalar

Leibniz’in felsefesini dışarıdan inceleyen birçok kişi monadları onun sisteminin merkezi zanneder. Oysa Leibniz’in düşüncesinin en derin noktasına inildiğinde görülen şey monadlar değil, aklın egemenliğidir. Monadlar, önceden kurulmuş uyum ve evrensel düzen aslında daha temel bir ilkenin sonuçlarıdır. Bu ilke Leibniz’in “yeter sebep ilkesi” adını verdiği prensiptir.

Leibniz’e göre hiçbir şey sebepsiz değildir. Daha doğrusu hiçbir şey açıklamasız değildir. Var olan her şeyin neden öyle olduğu ve neden başka türlü olmadığı sorulabilir. Eğer bir olay meydana gelmişse onun açıklanabilir bir nedeni vardır. Eğer bir nesne varsa onun varlığını açıklayan bir sebep vardır. Eğer bir önerme doğruysa onun neden doğru olduğunu açıklayan bir temel bulunmalıdır. Leibniz’in zihni bu noktada son derece radikaldir. Çünkü o yalnızca doğadaki olayların değil, varlığın kendisinin de açıklanması gerektiğini düşünür.

İnsanlar genellikle belirli olayların nedenlerini araştırırlar. Bir ağacın neden devrildiğini, bir hastalığın neden ortaya çıktığını veya bir savaşın neden başladığını sorarlar. Leibniz ise daha temel bir soru sorar. Evren neden vardır? Neden hiçbir şey yerine bir şey vardır? Bu soru onun metafiziğinin merkezine yerleşmiştir. Çünkü ona göre filozofun görevi yalnızca olayları açıklamak değil, varlığın kendisini açıklamaktır.

Leibniz burada önemli bir ayrım yapar. Bazı şeyler zorunlu olarak doğrudur, bazı şeyler ise olgusal olarak doğrudur. Örneğin bir üçgenin üç köşesi olması zorunlu bir doğrudur. Bunun tersi düşünülemez. Çünkü üçgen kavramının kendisi bunu gerektirir. Fakat şu anda İstanbul’da yağmur yağıyor olması zorunlu değildir. Yağmur yağmayabilirdi de. Bir insanın doğmuş olması zorunlu değildir. Doğmayabilirdi de. Dünya’nın oluşmuş olması zorunlu değildir. Hiç oluşmamış olabilirdi.

İşte Leibniz bu noktada mümkün ve zorunlu varlık ayrımını geliştirir. Evrende gördüğümüz her şey mümkün varlıktır. Mümkün varlık demek, var olması da yok olması da düşünülebilen varlık demektir. İnsanlar, hayvanlar, gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve hatta bütün fiziksel evren mümkündür. Bunların hiçbiri mantıksal olarak zorunlu değildir. Var olabilirlerdi ama olmayabilirlerdi de.

Fakat Leibniz’e göre mümkün olan şeyler kendi varlıklarının açıklamasını kendi içlerinde taşıyamazlar. Çünkü mümkün olan bir şeyin neden var olduğu her zaman sorulabilir. Eğer Dünya mümkündür diyorsak, neden var olduğu sorusu hâlâ ortadadır. Eğer evren mümkündür diyorsak, neden var olduğu sorusu yine ortadadır. Bu nedenle mümkün varlıkların toplamı da kendi başına yeterli açıklamayı oluşturamaz.

Buradan Leibniz zorunlu varlık düşüncesine ulaşır. Ona göre açıklama zinciri sonsuza kadar gidemez. Nihayetinde varlığını başka bir şeyden almayan, kendi açıklamasını kendi doğasında taşıyan bir gerçekliğe ulaşmak gerekir. İşte Leibniz buna Tanrı adını verir.

Leibniz’in Tanrısı geleneksel dinsel anlatılarda sıkça karşılaşılan antropomorfik bir varlık değildir. O, öncelikle sonsuz akıldır. Sonsuz bilgiye sahip olan, bütün mümkün gerçeklikleri bilen ve bütün mantıksal ilişkileri kavrayan mutlak bir zekâdır. Bu nedenle Leibniz’in Tanrısı yalnızca yaratıcı değildir; aynı zamanda bütün doğruların ve bütün düzenin temelidir.

Burada Leibniz’in meşhur mümkün dünyalar teorisi ortaya çıkar. Ona göre Tanrı’nın zihninde yalnızca tek bir evren fikri yoktur. Sonsuz sayıda mümkün evren bulunmaktadır. Bunların her biri mantıksal olarak kurulabilir dünyalardır. Bazılarında tarih tamamen farklı gelişebilir. Bazılarında insanlar hiç ortaya çıkmayabilir. Bazılarında fizik yasaları farklı olabilir. Bazılarında bugün bildiğimiz hiçbir uygarlık bulunmayabilir.

Leibniz için mümkün dünya kavramı hayal gücüyle üretilmiş masallar değildir. Bunlar mantıksal olarak kurulabilir gerçekliklerdir. Tanrı bütün bu olasılıkları aynı anda bilir. Sonsuz akla sahip olduğu için her mümkün dünyanın bütün sonuçlarını da görür. Hangi dünyada hangi olayların gerçekleşeceğini, hangi düzenlerin ortaya çıkacağını ve hangi iyiliklerin ya da kötülüklerin oluşacağını eksiksiz biçimde bilir.

İşte yaratma eylemi bu noktada bir seçim haline gelir. Tanrı sonsuz sayıda mümkün dünya arasından birini seçerek varlığa getirir. Ancak Leibniz’e göre bu seçim keyfi değildir. Çünkü Tanrı mutlak akıldır. Mutlak akıl rastgele seçim yapmaz. Her zaman en yüksek derecede rasyonel olanı tercih eder.

Bu nedenle Leibniz’in en ünlü ve en çok tartışılan sonucu ortaya çıkar: Yaşadığımız dünya mümkün dünyaların en iyisidir.

Bu cümle çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Leibniz kusursuz bir dünyada yaşadığımızı söylemez. Dünyanın acılarla, eksikliklerle ve kötülüklerle dolu olduğunu kendisi de kabul eder. Onun söylediği şey şudur: Tanrı’nın önünde bulunan bütün mantıksal olasılıklar arasında genel bütünlük, düzen, çeşitlilik, uyum ve iyilik bakımından en yüksek değere sahip olan dünya bizim dünyamızdır.

Leibniz’in bakış açısında evren tek tek olaylara bakılarak değerlendirilemez. Bir müzik eserini yalnızca tek bir notaya bakarak değerlendirmek mümkün değildir. Bir tablonun yalnızca küçük bir köşesine bakarak bütün resim hakkında hüküm verilemez. Aynı şekilde evren de tek tek olaylardan oluşan bir yığın değildir. O devasa bir bütündür. Biz yalnızca küçük parçaları gördüğümüz için birçok şeyi anlamsız veya kötü olarak değerlendiriyoruz. Oysa Tanrı bütün resmi aynı anda görmektedir.

İşte burada Leibniz’in kötülük problemine yaklaşımı ortaya çıkmaya başlar. Eğer dünya mümkün dünyaların en iyisiyse, savaşlar neden vardır? Hastalıklar neden vardır? Ölüm neden vardır? Doğal afetler neden vardır? İnsanların birbirlerine yaptığı korkunç kötülükler neden vardır?

Bu soru Leibniz’in yaşamı boyunca uğraştığı en zor sorulardan biridir. Çünkü eğer bu soru çözülemezse onun bütün metafizik sistemi sarsılacaktır. Bu nedenle Leibniz yalnızca varlığın nedenini değil, kötülüğün nedenini de açıklamaya çalışır. Onun ünlü Teodise çalışması tam olarak bu amaçla yazılmıştır.

Kötülük Problemi, Özgürlük ve İnsan

Leibniz’in felsefesinin en zor sınavı kötülük problemidir. Monad teorisini kurmak mümkündür. Önceden kurulmuş uyumu savunmak mümkündür. Yeter sebep ilkesini temellendirmek de mümkündür. Fakat bütün bunların ardından kaçınılmaz olarak şu soru ortaya çıkar: Eğer evren sonsuz bilgeliğe sahip bir Tanrı tarafından yaratılmışsa, neden acı vardır? Neden ölüm vardır? Neden savaşlar, salgınlar, işkenceler ve felaketler vardır? Neden masum insanlar acı çekmektedir?

Bu soru Leibniz’in döneminde yeni değildi. Antik Çağ’dan beri filozoflar ve teologlar bu mesele üzerinde düşünmüşlerdi. Ancak Leibniz’in sistemi açısından bu soru özel bir önem taşımaktadır. Çünkü onun iddiası yalnızca Tanrı’nın var olduğu değildir. Aynı zamanda Tanrı’nın sonsuz iyi, sonsuz bilge ve sonsuz akıllı olduğudur. Eğer böyle bir Tanrı varsa kötülüğün varlığı nasıl açıklanacaktır?

Leibniz bu sorunu çözmek için önce kötülüğün ne olduğunu analiz etmeye çalışır. Ona göre insanlar kötülüğü tek bir şey gibi düşünmektedirler. Oysa kötülüğün farklı türleri vardır. Bunları birbirinden ayırmadan sağlıklı bir çözüm üretilemez.

İlk olarak metafizik kötülükten söz eder. Bu kavram günümüzde çoğu insana yabancı gelir. Leibniz’e göre yaratılmış olmak başlı başına bir sınırlılık anlamına gelir. Yalnızca Tanrı mutlak ve sonsuz mükemmelliğe sahiptir. Tanrı dışındaki her şey sonludur. Sonlu olmak ise eksik olmak demektir. İnsan her şeyi bilemez, her şeyi yapamaz ve her yerde bulunamaz. Bu eksiklik yaratılmış olmanın doğal sonucudur. Leibniz buna metafizik kötülük adını verir. Burada ahlaki bir suç veya fiziksel acı söz konusu değildir; yalnızca sonlu varlığın kaçınılmaz sınırları söz konusudur.

İkinci tür fiziksel kötülüktür. Hastalıklar, doğal afetler, yaşlanma, ölüm ve acı bu kategoriye girer. İnsanların günlük yaşamda kötülük dediğinde çoğunlukla aklına gelen şey budur. Leibniz bu tür kötülüklerin gerçek olduğunu kabul eder. Acının bir yanılsama olduğunu söylemez. Depremleri veya hastalıkları küçümsemez. Ancak bunların evrensel düzen içindeki yerini anlamaya çalışır.

Üçüncü tür ise ahlaki kötülüktür. Cinayet, zulüm, savaş, işkence ve bilinçli kötülükler bu gruba girer. Bunlar doğanın değil, insan iradesinin ürünüdür. Leibniz’e göre ahlaki kötülükler fiziksel kötülüklerden daha derin bir problemdir. Çünkü burada doğrudan özgür irade meselesi devreye girer.

Leibniz’in çözümünün temelinde bütün-parça ilişkisi bulunur. Ona göre insanlar evrene son derece dar bir perspektiften bakmaktadır. Bir insan kendi hayatının birkaç on yılını görür. Bir toplum birkaç yüzyıllık tarihi bilir. İnsanlık birkaç bin yıllık kayıtlı geçmişe sahiptir. Oysa evren çok daha büyük bir bütündür. İnsan bir tabloya burnunu dayamış şekilde bakmaktadır. Bu yüzden yalnızca renk lekelerini görmektedir. Tanrı ise bütün tabloyu aynı anda görmektedir.

Leibniz burada çok önemli bir iddia ortaya koyar. Bir bütünün mükemmelliği bazen parçalarındaki eksiklikleri gerektirebilir. Bir müzik eserinde yalnızca yüksek sesler bulunmaz. Sessizlikler de vardır. Bir tabloda yalnızca aydınlık bölgeler bulunmaz. Gölgeler de vardır. Eğer yalnızca ışık olsaydı ışığın kendisi görünmez hale gelirdi. Eğer yalnızca iyilik olsaydı iyiliğin değeri de anlaşılamazdı.

Bu düşünce Leibniz’in en tartışmalı görüşlerinden biridir. Çünkü ona göre bazı kötülükler daha büyük iyiliklerin gerçekleşebilmesi için gerekli olabilir. Cesaret tehlike olmadan ortaya çıkamaz. Merhamet acı olmadan ortaya çıkamaz. Affetmek hata olmadan mümkün değildir. Fedakârlık ihtiyaç olmadan anlam taşımaz. Bu nedenle bazı eksiklikler evrensel düzenin daha yüksek amaçlarına hizmet ediyor olabilir.

Ancak Leibniz burada dikkatli davranır. O kötülüğün iyi olduğunu söylemez. Acının aslında acı olmadığını da söylemez. Söylediği şey, kötülüğün daha geniş bir sistem içinde belirli bir işleve sahip olabileceğidir. İnsan yalnızca parçaları gördüğü için bu işlevi her zaman kavrayamaz.

Bu noktada özgür irade problemi ortaya çıkar. Eğer Tanrı her şeyi biliyorsa ve bütün monadlar önceden kurulmuş uyuma göre gelişiyorsa insan gerçekten özgür müdür?

Leibniz’in cevabı oldukça karmaşıktır. Ona göre özgürlük nedensizlik anlamına gelmez. Birçok insan özgürlüğü sebepsiz seçim yapabilmek olarak düşünür. Leibniz bunu reddeder. Ona göre sebepsiz seçim yapmak özgürlük değil rastlantıdır. Gerçek özgürlük kişinin kendi doğasına uygun şekilde hareket etmesidir.

İnsan karar verirken boşlukta karar vermez. Karakteri, bilgisi, arzuları, alışkanlıkları ve düşünceleri vardır. Kararlar bunların içinden doğar. Ancak yine de kararın kaynağı kişinin kendi içidir. İşte Leibniz’e göre özgürlüğün anlamı budur. İnsan dışarıdan zorlanmadığı sürece özgürdür.

Burada Tanrı’nın bilgisi ile insan özgürlüğü arasında bir çelişki olmadığını düşünür. Tanrı gelecekte ne yapacağımızı bilir. Fakat Tanrı’nın bilmesi bizi zorlamaz. Bir astronomun yarınki güneş tutulmasını bilmesi tutulmaya neden olmadığı gibi, Tanrı’nın bilgisi de insan eylemlerinin nedeni değildir. İnsan yine kendi doğasına göre hareket etmektedir.

Bu düşünce modern okuyucuya tam anlamıyla ikna edici gelmeyebilir. Nitekim Leibniz bu konuda çok eleştirilmiştir. Ancak onun amacı özgürlüğü ve ilahi bilgiyi aynı sistem içinde koruyabilmektir. Bir taraftan insanın ahlaki sorumluluğunu savunmakta, diğer taraftan evrensel düzeni açıklamaya çalışmaktadır.

Leibniz’in insan anlayışı da burada ortaya çıkar. İnsan sıradan bir monad değildir. İnsan akıl sahibi bir monaddır. Hayvanlar algılar, insanlar ise yalnızca algılamakla kalmaz, kendi algıları üzerine de düşünebilirler. İnsan matematik yapabilir, mantık kurabilir, evrenin düzenini araştırabilir ve Tanrı fikrine ulaşabilir. Bu nedenle insan evrendeki özel konumunu fiziksel gücünden değil, akli yetilerinden alır.

Leibniz’e göre insanın en yüksek amacı evrenin akılsal düzenini anlamaktır. Çünkü insan aklı evrensel aklın sınırlı bir yansımasıdır. Bilim yapmak, felsefe yapmak ve hakikati araştırmak bu nedenle yalnızca pratik faaliyetler değildir. Bunlar insanın kendi doğasını gerçekleştirmesidir.

Buraya kadar Leibniz’in metafiziğinin büyük kısmını görmüş olduk. Monadlar, önceden kurulmuş uyum, yeter sebep ilkesi, mümkün dünyalar, Tanrı anlayışı, kötülük problemi ve özgürlük teorisi artık büyük ölçüde tamamlanmış durumdadır. Fakat Leibniz yalnızca metafizikçi değildir. Hatta birçok tarihçi onun en büyük katkısının metafizikten çok mantık alanında olduğunu düşünür.

Çünkü Leibniz’in nihai hayali yalnızca evreni açıklamak değildi. O bütün düşünmeyi matematik kadar kesin hale getirmek istiyordu. İnsanların tartışmak yerine hesap yaparak doğru sonuca ulaşabileceği evrensel bir mantık dili tasarlıyordu. Bu fikir günümüzde sembolik mantığın, bilgisayar bilimlerinin ve hatta yapay zekânın uzak atalarından biri olarak kabul edilir.

Leibniz’in Bilgi Teorisi, Mantık Anlayışı ve Evrensel Bilim Hayali

Leibniz’in felsefesi yalnızca varlığın ne olduğu sorusuna cevap vermeye çalışmaz. Onun için en az bunun kadar önemli olan başka bir soru vardır: İnsan hakikati nasıl bilebilir? Eğer evren akılsal bir düzene sahipse, insan zihni bu düzene nasıl ulaşmaktadır? Bilgi yalnızca deneyimden mi gelir, yoksa zihnin kendi yapısında hakikate ulaşmayı mümkün kılan bazı ilkeler mi vardır?

Bu soru Leibniz’in yaşadığı dönemin en büyük tartışmalarından biriydi. Bir tarafta Descartes gibi akılcılar bulunuyordu. Onlara göre kesin bilginin kaynağı akıldı. Diğer tarafta ise özellikle John Locke gibi deneyciler bulunuyordu. Locke’a göre insan zihni doğduğunda boş bir levhaydı ve bütün bilgiler deneyimden geliyordu.

Leibniz bu iki yaklaşımın da eksik olduğunu düşünüyordu. Locke’un deneyime yaptığı vurguyu tamamen reddetmedi. Gerçekten de insanın dış dünyayla ilişkisi bilgi için gereklidir. Fakat deneyimin tek başına yeterli olmadığını savundu. Çünkü deneyim bize yalnızca belirli olayları gösterebilir; zorunlu doğruları veremez. Hiç kimse sonsuz sayıda üçgen inceleyerek üçgenin iç açılarının toplamının neden belirli bir değere sahip olduğunu keşfetmez. Hiç kimse yalnızca gözlem yaparak mantık ilkelerini elde edemez. Deneyim bize örnekler sunar fakat zorunluluğu açıklayamaz.

Bu nedenle Leibniz insan zihninin doğuştan belirli yapılar taşıdığını düşünüyordu. Ancak burada Descartes’tan da ayrılır. Descartes bazı fikirlerin doğrudan zihinde hazır bulunduğunu savunuyordu. Leibniz ise daha incelikli bir görüş geliştirir. Ona göre doğrular zihinde açık biçimde hazır bulunmaz; fakat zihnin yapısı onların ortaya çıkmasına elverişlidir.

Bu düşünceyi açıklamak için verdiği örnek oldukça ünlüdür. Bir mermer blok düşünelim. Heykeltıraş heykeli tamamen dışarıdan mermerin içine yerleştirmez. Mermerin damarları belirli şekillerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Heykel bir anlamda taşın içinde potansiyel olarak bulunmaktadır. Leibniz’e göre insan zihni de böyledir. Hakikat tamamen dışarıdan yüklenmez. Zihnin kendi yapısı belirli doğrulara yönelmiştir.

Bu nedenle Leibniz’in epistemolojisi hem akılcı hem de deneyimi kabul eden karmaşık bir yapı taşır. Deneyim gereklidir fakat yeterli değildir. Akıl gereklidir fakat deneyimden tamamen bağımsız çalışmaz. İnsan bilgisi bu iki unsurun birlikte işlemesiyle oluşur.

Leibniz’in bilgi teorisinin merkezinde doğruluk anlayışı bulunur. Ona göre bütün doğrular aynı türden değildir. Bazı doğrular zorunludur, bazı doğrular ise olgusaldır.

Zorunlu doğruların karşıtı düşünülemez. Matematiksel ve mantıksal doğrular bu gruba girer. Örneğin bir üçgen aynı anda hem üçgen hem de dörtgen olamaz. İki artı iki dört eder. Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz. Bu tür doğruların tersi mantıksal çelişki yaratır. Bu nedenle zorunludurlar.

Olgusal doğrular ise farklıdır. Örneğin Sezar’ın Rubicon’u geçmiş olması bir olgusal doğrudur. Bunun tersi düşünülebilir. Sezar geçmeyebilirdi de. Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi olgusal bir doğrudur. Mantıksal olarak başka türlü bir evren de düşünülebilir. Bu tür doğrular mantıksal zorunluluktan değil, Tanrı’nın seçtiği dünyanın yapısından kaynaklanır.

Bu ayrım Leibniz’in bütün sisteminde çok önemlidir. Çünkü ona göre matematik ve mantığın kesinliği ile doğa bilimlerinin kesinliği aynı türden değildir. Matematik zorunlu doğrularla ilgilenir. Doğa bilimleri ise olgusal doğrularla ilgilenir. Bu düşünce daha sonra modern mantık ve bilim felsefesinde son derece etkili olacaktır.

Fakat Leibniz’in asıl büyük hayali bundan da ileri gider. O yalnızca doğruların sınıflandırılmasıyla ilgilenmez. İnsan düşüncesinin tamamını sistematik hale getirmek ister. Ona göre filozoflar ve bilim insanları çoğu zaman belirsiz kavramlar yüzünden tartışmaktadır. İnsanlar aynı kelimeleri kullanmakta fakat farklı şeyler kastetmektedir. Bunun sonucu olarak bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır.

Leibniz bu sorunu çözmek için evrensel bir düşünce dili tasarlamaya çalıştı. Bu projeye “characteristica universalis” adını verdi. Amaç bütün kavramları kesin sembollerle ifade eden evrensel bir dil oluşturmaktı. Böylece düşünce matematiksel bir biçim kazanacaktı.

Leibniz’in hayali son derece cesurdu. Ona göre bir gün insanlar karmaşık felsefi tartışmalarda saatlerce kavga etmek yerine masaya oturup hesap yapabileceklerdi. İki filozof anlaşmazlığa düştüğünde birbirlerine uzun konuşmalar yapmak yerine şöyle diyeceklerdi: “Hesaplayalım.”

Bu düşünce yaşadığı çağ için olağanüstü derecede ileriydi. Çünkü Leibniz burada aslında sembolik mantığın temellerini atıyordu. Onun hayal ettiği sistem tam olarak gerçekleşmedi. Ancak sonraki yüzyıllarda geliştirilen matematiksel mantık büyük ölçüde bu vizyondan beslendi.

Özellikle George Boole, Gottlob Frege, Bertrand Russell ve modern mantığın kurucuları Leibniz’in projelerinden önemli ölçüde etkilendiler. Günümüzde bilgisayarların kullandığı mantıksal işlemler, sembolik diller ve algoritmik düşünme biçimleri dolaylı olarak Leibniz’in hayal ettiği dünyanın parçalarıdır.

Bu nedenle birçok tarihçi Leibniz’i yalnızca son büyük metafizikçi olarak değil, aynı zamanda bilgi çağının ilk habercilerinden biri olarak görür. O, insan düşüncesinin semboller aracılığıyla işlenebileceğini, karmaşık akıl yürütmelerin biçimsel hale getirilebileceğini ve bilginin sistematik olarak düzenlenebileceğini öngörmüştü. Bu fikirler kendi çağında tam anlamıyla anlaşılamamış olsa da sonraki üç yüz yılın düşünce tarihini derinden etkiledi.

Ancak Leibniz’in sistemi yalnızca bilgi ve mantık teorisinden ibaret değildir. Onun felsefesinin bir başka önemli yönü insan, ahlak, mutluluk, adalet ve siyaset üzerine geliştirdiği görüşlerdir. Çoğu zaman monad teorisinin gölgesinde kalsa da Leibniz’in etik anlayışı bütün metafizik sisteminin doğal sonucudur. Çünkü onun gözünde evren yalnızca açıklanması gereken bir yapı değil, aynı zamanda içinde yaşanması gereken ahlaki bir düzendir.

Bir sonraki bölümde Leibniz’in etik anlayışını, mutluluk kavramını, adalet teorisini, insanın ahlaki gelişimini ve siyasal düşüncesini ayrıntılı biçimde inceleyeceğiz. Böylece onun metafizikten mantığa, mantıktan insan yaşamına uzanan bütün sisteminin son büyük parçalarından birine ulaşmış olacağız.

Leibniz’in Ahlak Felsefesi, İnsan Anlayışı ve Adalet Düşüncesi

Leibniz’in ahlak anlayışını anlamak için önce onun evren anlayışını hatırlamak gerekir. Çünkü Leibniz’de etik, metafizikten bağımsız bir alan değildir. İnsan nasıl davranmalıdır sorusu, evrenin nasıl bir yapıya sahip olduğu sorusundan ayrılmaz. Eğer evren rastgele oluşmuş bir olaylar yığını olsaydı ahlak da yalnızca insanların ürettiği geçici kurallardan ibaret olabilirdi. Fakat Leibniz’e göre evren akılsal bir düzene sahiptir. Tanrı tarafından kurulmuş evrensel bir uyum bulunmaktadır. İnsan da bu düzenin bilinçli bir parçasıdır. Bu nedenle ahlakın temeli keyfi tercihler değil, evrenin rasyonel yapısıdır.

Leibniz için insanı diğer varlıklardan ayıran temel özellik akıldır. Hayvanlar algılar, hisseder ve hatırlarlar. İnsan ise bunların ötesine geçebilir. İnsan kendi düşüncelerini düşünebilir. Kendi eylemlerini değerlendirebilir. Doğru ile yanlışı ayırt edebilir. Evrensel ilkeleri kavrayabilir. İşte bu nedenle insan yalnızca doğal bir varlık değildir; aynı zamanda ahlaki bir varlıktır.

Leibniz’in gözünde insanın amacı yalnızca hayatta kalmak değildir. İnsan aklını geliştirerek evrensel düzeni anlamaya çalışmalıdır. Çünkü insan zihni, Tanrısal aklın sınırlı bir yansımasıdır. İnsan hakikati araştırdığında yalnızca bilgi edinmez; kendi doğasını da gerçekleştirmiş olur. Bu nedenle bilim, felsefe ve düşünce faaliyetleri Leibniz için yalnızca entelektüel uğraşlar değildir. Bunlar insanın ahlaki gelişiminin de parçalarıdır.

Leibniz’in mutluluk anlayışı da buradan doğar. Ona göre mutluluk yalnızca haz almak değildir. Haz gelip geçicidir. İnsan bazen hoşuna giden şeyleri elde eder fakat yine de mutsuz olabilir. Gerçek mutluluk insanın kendi yetkinliğini geliştirmesiyle ilgilidir. İnsan aklını geliştirdikçe, hakikati daha iyi kavradıkça ve evrensel düzene daha uygun yaşadıkça daha yüksek bir mutluluk düzeyine ulaşır.

Bu noktada Leibniz’in düşüncesi Aristoteles’e yaklaşır. Aristoteles’te olduğu gibi mutluluk insan doğasının gerçekleştirilmesiyle ilgilidir. Ancak Leibniz bu görüşü kendi metafiziğiyle birleştirir. İnsanın gelişimi yalnızca bireysel bir başarı değildir; aynı zamanda evrensel uyumun gerçekleşmesinin bir parçasıdır.

Leibniz’in ahlak anlayışında sevgi kavramı da merkezi bir yere sahiptir. Onun ünlü tanımlarından birine göre sevgi, başkasının mutluluğundan mutluluk duymaktır. Bu tanım son derece önemlidir. Çünkü burada sevgi yalnızca duygusal bir bağ olarak görülmez. Sevgi, başka bir varlığın iyiliğini kendi iyiliğimiz gibi istemektir.

Bu nedenle Leibniz’in etiği özünde bencil değildir. İnsan yalnızca kendi çıkarını düşünerek gerçek anlamda mutlu olamaz. Çünkü evren birbirinden kopuk bireylerin toplamı değildir. Bütün monadlar aynı evrensel düzenin parçalarıdır. Başkalarının iyiliğini istemek evrensel uyuma katılmanın bir yoludur.

Buradan Leibniz’in adalet anlayışına geçebiliriz. Leibniz adaleti yalnızca hukuk kurallarıyla açıklamaz. Ona göre adalet ahlakın ve aklın birleştiği noktadır. Meşhur tanımında adaleti “bilgenin sevgisi” olarak ifade eder. Bu oldukça dikkat çekici bir tanımdır. Çünkü burada adalet yalnızca kurallara uymak değildir. Bilgelikle yönlendirilmiş sevgidir.

Bilgelik olmadan sevgi körleşebilir. Sevgi olmadan bilgelik ise soğuk ve mekanik hale gelebilir. Gerçek adalet bu ikisinin birleşmesidir. İnsan hem başkalarının iyiliğini istemeli hem de bunu akıl yoluyla gerçekleştirmelidir.

Leibniz’in siyaset anlayışı da bu çerçevede şekillenir. O, Avrupa’nın din savaşlarıyla parçalandığı bir dönemde yaşamıştı. Katolikler ile Protestanlar arasındaki çatışmalar milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştu. Bu nedenle Leibniz hayatı boyunca uzlaştırıcı bir düşünür olmaya çalıştı. Felsefede olduğu gibi siyasette de çatışma yerine uyum arıyordu.

Ona göre devletin amacı yalnızca düzen sağlamak değildir. Devlet insanların ahlaki ve entelektüel gelişimini de desteklemelidir. İyi bir siyasal düzen insanların bilgi, erdem ve mutluluk bakımından gelişmelerine yardımcı olmalıdır. Bu nedenle Leibniz modern anlamda bir güç siyaseti düşünürü değildir. Daha çok akıl ve iş birliği üzerine kurulu bir siyasal düzen hayal eder.

Leibniz’in uluslararası ilişkiler hakkındaki görüşleri de dikkat çekicidir. Avrupa devletleri arasında sürekli savaşların yaşandığı bir çağda, daha geniş bir uluslararası iş birliği fikrini savunmuştur. Farklı toplumların ve kültürlerin ortak akıl temelinde birlikte çalışabileceğini düşünüyordu. Bu yönüyle bazı tarihçiler onu modern uluslararası kurumların ve Avrupa düşüncesinin erken habercilerinden biri olarak değerlendirir.

Bütün bunlar gösteriyor ki Leibniz’in ahlak felsefesi yalnızca bireysel davranışlarla ilgili değildir. Onun amacı insanın evrendeki yerini anlamaktır. İnsan ne tamamen bağımsız bir bireydir ne de önemsiz bir varlıktır. İnsan evrensel düzenin bilinçli bir parçasıdır. Bu nedenle bilgi arayışı, ahlaki gelişim ve toplumsal yaşam birbirinden ayrı alanlar değildir. Hepsi aynı büyük bütünün parçalarıdır.

Buraya kadar Leibniz’in metafiziğini, bilgi teorisini, mantığını ve ahlak anlayışını büyük ölçüde incelemiş olduk. Ancak Leibniz’i tam anlamıyla değerlendirebilmek için son bir adım daha gerekir. Çünkü her büyük filozof yalnızca kendi sistemiyle değil, düşünce tarihindeki etkisiyle de anlaşılır.

Leibniz’in Felsefesinin Genel Değerlendirmesi, Etkileri ve Mirası

Leibniz’in bütün sistemine yukarıdan bakıldığında ilk fark edilen şey olağanüstü bir birlik arayışıdır. Felsefe tarihinde birçok filozof belirli bir problemi çözmeye çalışmıştır. Kimi bilgi sorununa yoğunlaşmış, kimi ahlaka, kimi siyasete, kimi de doğa felsefesine. Leibniz ise bunların tamamını tek bir sistem içinde birleştirmeye çalışmıştır. Onun gözünde gerçeklik bölünmüş değildir. Varlık, bilgi, mantık, matematik, ahlak, hukuk ve teoloji aynı büyük düzenin farklı yönleridir. Bu nedenle Leibniz yalnızca bir metafizikçi değil, aynı zamanda son büyük sistem filozoflarından biridir.

Leibniz’in felsefesinin merkezinde sürekli tekrar eden bir tema vardır: birlik içinde çokluk. Bu tema onun bütün düşüncesine yayılmıştır. Monadlar birbirinden farklıdır ama aynı evreni yansıtırlar. İnsanlar farklı bireylerdir ama aynı evrensel düzenin parçalarıdır. Bilim, din ve felsefe farklı alanlar gibi görünür ama aynı hakikatin farklı ifadeleridir. Leibniz’in zihni sürekli olarak parçalanmış görünen şeylerin arkasındaki birliği aramaktadır.

Bu nedenle onun sistemi yalnızca metafizik bir teori değildir; aynı zamanda bir uzlaştırma projesidir. Descartes’ın düalizmi ile skolastik metafiziği, modern bilimin mekanik evren anlayışı ile klasik teleolojiyi, bireysellik ile evrensel düzeni, özgürlük ile zorunluluğu, akıl ile inancı uzlaştırmaya çalışır. Leibniz’in birçok çağdaşından ayrıldığı nokta da budur. O bir tarafı seçmek yerine karşıtlıkları daha yüksek bir sentez içinde birleştirmeye çalışır.

Ancak bu büyük sentez girişimi aynı zamanda sisteminin en zayıf noktalarını da ortaya çıkarır. Çünkü Leibniz’in birçok görüşü son derece güçlü görünürken bazıları oldukça tartışmalıdır. Özellikle önceden kurulmuş uyum teorisi tarih boyunca yoğun eleştiriler almıştır. Monadların birbirlerini etkilemeden uyum içinde hareket etmeleri birçok filozofa yapay görünmüştür. Eleştirmenler bunun gerçek bir açıklama değil, problemi Tanrı’ya havale eden bir çözüm olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Benzer şekilde mümkün dünyaların en iyisi tezi de büyük itirazlarla karşılaşmıştır. Özellikle savaşlar, salgınlar, doğal afetler ve büyük insanlık trajedileri düşünüldüğünde birçok düşünür Leibniz’in iyimserliğini gerçekçi bulmamıştır. Daha kendi ölümünden kısa süre sonra başlayan tartışmalar, Aydınlanma boyunca devam etmiş ve sonraki yüzyıllarda da sürmüştür.

Bununla birlikte Leibniz’in etkisi yalnızca kabul edilen görüşlerinden kaynaklanmaz. Bazen bir filozofun önemi verdiği cevaplardan çok sorduğu sorulardan gelir. Leibniz’in ortaya koyduğu birçok problem bugün hâlâ canlılığını korumaktadır. Özellikle “Neden hiçbir şey yerine bir şey vardır?” sorusu modern metafiziğin temel sorularından biri olmaya devam etmektedir. Aynı şekilde zorunlu ve mümkün varlık ayrımı, özgür irade problemi ve kişisel kimlik tartışmaları günümüzde de Leibniz’in açtığı yollar üzerinde ilerlemektedir.

Leibniz’in etkisinin en güçlü hissedildiği alanlardan biri Alman felsefesidir. Ondan sonra gelen Christian Wolff Leibniz’in sistemini daha düzenli ve öğretilebilir hale getirmiştir. On sekizinci yüzyıl boyunca Alman üniversitelerinde büyük ölçüde Leibnizci düşünce hâkim olmuştur. Daha sonra Immanuel Kant gençlik döneminde Leibniz geleneği içinde yetişmiştir. Kant’ın geliştirdiği eleştirel felsefe birçok açıdan Leibniz’e verilen bir cevap olarak okunabilir. Kant bazı noktalarda Leibniz’i eleştirir, fakat eleştirdiği sorunların büyük kısmını da Leibniz’den devralmıştır.

Daha sonra Georg Wilhelm Friedrich Hegel de Leibniz’in düşüncelerinden etkilenmiştir. Hegel’in bütün gerçekliği akılsal bir süreç olarak yorumlamasında Leibniz’in evrensel akıl fikrinin izleri görülebilir. Hegel Leibniz’in sistemini olduğu gibi kabul etmez, fakat onun açtığı birçok yolu daha farklı bir biçimde sürdürür.

Leibniz’in modern dünyadaki en şaşırtıcı etkilerinden biri mantık ve bilgisayar bilimleri alanında görülür. Yaşadığı dönemde tam anlamıyla gerçekleştirilemeyen evrensel sembolik dil projesi, sonraki yüzyıllarda matematiksel mantığın doğmasına katkı sağlamıştır. Frege, Russell ve modern mantığın diğer kurucuları farklı yollar izleseler de Leibniz’in düşüncelerinden haberdardılar. Bugün bilgisayarların temelinde bulunan biçimsel işlem mantığı, sembolik temsil sistemleri ve algoritmik düşünme anlayışı Leibniz’in hayal ettiği dünyanın uzak devamı olarak görülebilir.

Bu nedenle bazı bilim tarihçileri Leibniz’i yalnızca bir filozof olarak değil, dijital çağın erken habercilerinden biri olarak değerlendirirler. Elbette Leibniz bilgisayarları öngörmemiştir. Ancak düşünmenin semboller aracılığıyla işlenebileceği ve karmaşık akıl yürütmelerin hesaplanabilir hale getirilebileceği fikrini savunmuştur. Bu yönüyle çağının çok ötesinde bir vizyona sahiptir.

Leibniz’in bütün sistemi dikkatle incelendiğinde onun temel motivasyonunun karamsarlık değil anlam arayışı olduğu görülür. Evrene baktığında rastlantı değil düzen, kaos değil akıl, parçalanma değil birlik görmeye çalışmıştır. Onun için gerçeklik nihayetinde anlaşılabilir bir yapıya sahiptir. İnsan zihni sınırlıdır, fakat tamamen karanlıkta değildir. Evrenin düzenini kısmen de olsa kavrayabilir. Bilim yapılabiliyor, matematik çalışıyor ve mantık doğru sonuçlar verebiliyorsa bunun nedeni evrenin özünde akılsal olmasıdır.

Belki de Leibniz’in bütün felsefesini tek bir cümlede özetlemek gerekirse şu söylenebilir: Evren sonsuz sayıda bireysel bakış açısından oluşan, akıl tarafından düzenlenmiş ve nihai olarak anlamlı bir bütündür.

Bu cümle onun monadlarını, önceden kurulmuş uyumunu, yeter sebep ilkesini, mümkün dünyalarını, Tanrı anlayışını, mantığını ve ahlakını aynı anda içinde taşır. Çünkü Leibniz’in bütün düşüncesi sonunda tek bir hedefe yönelir: Gerçekliğin neden anlaşılabilir olduğunu göstermek.

Leibniz böylece Antik Yunan’dan başlayan büyük metafizik geleneğin son büyük temsilcilerinden biri haline gelir. Ondan sonra gelen filozoflar artık aynı ölçekte bütün evreni açıklayan sistemler kurmakta giderek daha fazla zorlanacaklardır. Bu yüzden Leibniz yalnızca kendi çağının değil, bütün felsefe tarihinin en kapsamlı ve en iddialı düşünürlerinden biri olarak kabul edilir. Onun eserleri bugün hâlâ okunmaktadır; çünkü sorduğu sorular yalnızca on yedinci yüzyıla değil, insan düşüncesinin kendisine aittir.

Bugün Leibniz’in bazı görüşleri savunulması zor görünmektedir. Monadların gerçekten var olup olmadığı, önceden kurulmuş uyumun ikna edici olup olmadığı veya yaşadığımız dünyanın mümkün dünyaların en iyisi sayılıp sayılamayacağı hâlâ tartışmalıdır. Ancak Leibniz’in büyüklüğü yalnızca verdiği cevaplarda değildir. O, felsefenin en büyük sorularını olağanüstü bir açıklıkla formüle etmiştir.

“Neden bir şey var da hiçbir şey yok değil?”

“Bir bireyi gerçekten birey yapan şey nedir?”

“Özgürlük ile nedensellik nasıl bağdaştırılabilir?”

“Tanrı varsa kötülük neden vardır?”

“Matematik neden doğayı açıklayabilir?”

“İnsan zihni zorunlu doğrulara nasıl ulaşır?”

Bu soruların tamamı bugün hâlâ canlılığını korumaktadır.

Bu nedenle Leibniz’in felsefesini tek cümleyle özetlemek gerekirse şöyle denebilir:

Gerçeklik sonsuz çeşitlilik içeren fakat nihayetinde akıl tarafından düzenlenmiş uyumlu bir bütündür ve insan bu bütünün anlamını kavrayabilecek yetiye sahip bir varlıktır.

Bu cümle onun metafiziğini, epistemolojisini, mantığını, teolojisini ve ahlak anlayışını aynı anda içinde taşımaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir