Gerçek Nedir

İnsan doğduğu andan itibaren kendisini hazır bulduğu bir dünyanın içinde yaşar. Gözlerini açtığında gökyüzünü görür, toprağa basar, rüzgârı hisseder, sesleri duyar, acıyı ve mutluluğu yaşar. Ateşin yakması, suyun boğması, taşın sert olması ve yerçekiminin cisimleri aşağı çekmesi onun için tartışmasız biçimde gerçektir. Çünkü bunlar yalnızca bireysel tecrübeler değildir; bütün insanların ortak olarak yaşadığı düzenin parçalarıdır. İnsan bu ortak deneyim alanına gerçek adını verir ve hayatını bu gerçekliğin kuralları içinde sürdürür.

İnsan yaşadığı şeyi gerçek olarak adlandırır, fakat yaşadığı şeyin varlığın kendisi olup olmadığını bilemez. Günlük hayatta kullandığımız gerçek kavramı ile felsefenin hakikat kavramı aynı anlamı taşımaz. Gerçek, insanın deneyimlediği dünyadır; hakikat ise varlığın insan algısından bağımsız olarak ne olduğu sorusudur. Bu iki kavram birbirine karıştırıldığında düşünce kolayca çıkmaza girer.

İnsan dış dünyaya doğrudan ulaşabilen bir varlık değildir. Göz yalnızca belirli dalga boylarını algılar, kulak belirli frekansları işitir, deri basıncı ve sıcaklığı hisseder, burun kimyasal molekülleri ayırt eder, dil ise tatları seçer. Duyu organlarının topladığı bütün bu bilgiler sinir sistemi boyunca elektriksel sinyallere dönüşerek beyne ulaşır. Beyin ise bu sinyalleri yorumlayarak anlamlı bir dünya meydana getirir. İnsan dış dünyanın kendisini değil, beyninin oluşturduğu temsilini yaşamaktadır.

Bir ağaca baktığımızı düşünelim. Gözümüze ulaşan yalnızca belirli dalga boylarında yansıyan ışıktır. O ışığın ağaç olduğunu söyleyen göz değildir. Beyin geçmiş tecrübeleri, hafızayı ve diğer duyusal verileri bir araya getirerek o görüntüye anlam yükler. Aynı durum ateş için de geçerlidir. Alevin rengi, çıkardığı ses, yaydığı sıcaklık ve kokusu birbirinden bağımsız verilerdir. Beyin bunları tek bir kavram altında birleştirir ve biz buna ateş deriz. Günlük hayatta nesne dediğimiz şeyler aslında zihnimizin oluşturduğu bütünleşmiş anlamlardır.

Modern nörobilim de insanın dış dünyayı doğrudan yaşamadığını, beynin oluşturduğu sinirsel modeller aracılığıyla deneyimlediğini göstermektedir. Bilincimiz, dış dünyanın kendisini değil, dış dünyaya ait sinyallerin zihinde oluşan temsilini yaşamaktadır. Bu temsil büyük ölçüde dış dünyayla uyumludur; çünkü hayatta kalabilmemiz buna bağlıdır. Fakat uyumlu olması, mutlak olarak aynı olduğu anlamına gelmez. Harita nasıl arazinin kendisi değilse, zihnimizde oluşan dünya da varlığın kendisi olmayabilir.

Felsefe tarihi boyunca birçok düşünür bu ayrımı farklı biçimlerde dile getirmiştir. Platon duyularla algılanan dünyayı sürekli değişen görünüşler alanı olarak değerlendirirken, asıl hakikatin idealar dünyasında bulunduğunu savunmuştur. Yüzyıllar sonra Kant da benzer bir ayrım yaparak insanın yalnızca fenomenleri, yani kendisine görünen dünyayı bilebileceğini, şeylerin kendisini ise doğrudan kavrayamayacağını ileri sürmüştür. Farklı dönemlerde yaşamış olmalarına rağmen her iki düşünür de insan bilgisinin belirli sınırlar içinde oluştuğunu kabul etmektedir. Benim üzerinde durduğum problem de tam olarak budur. İnsan gerçeği yaşayabilir; fakat yaşadığı şeyin mutlak hakikat olduğunu nasıl kesin olarak söyleyebilir?

Belki içinde yaşadığımız dünya gerçekten varlığın son ve nihai biçimidir. Belki de daha büyük bir gerçekliğin yalnızca küçük bir parçasıdır. Elimizde bu iki ihtimalden birini kesin olarak doğrulayabilecek bir ölçüt bulunmamaktadır. İnsan kendi algısının dışına çıkıp evrene dışarıdan bakamaz. Kendi zihninin ürettiği deneyim alanının dışına çıkamayan bir varlık için mutlak hakikati kesin biçimde tanımlamak son derece güç görünmektedir.

İnsanlığın bilgi tarihi incelendiğinde bunun birçok örneği görülür. Bir dönem Dünya’nın evrenin merkezi olduğu düşünülüyordu. Daha sonra bunun doğru olmadığı anlaşıldı. Newton fiziği uzun yıllar mutlak açıklama olarak kabul edildi, ardından Einstein çok daha geniş bir çerçeve ortaya koydu. Bilimin ilerleyişi çoğu zaman eski kesinliklerin değişmesiyle gerçekleşmiştir. Bu durum insan bilgisinin değersiz olduğunu değil, sürekli gelişen ve eksik kalan bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, kendi deneyim alanını bütün varlığın sınırı sanmasıdır. Oysa sahip olduğumuz bilgi, evrenin sonsuzluğu karşısında küçük bir adadan ibarettir. Bilgi büyüdükçe bilinmeyenler de büyür. Ufuk çizgisine yaklaştıkça yeni ufukların ortaya çıkması gibi, hakikate yaklaştığımızı düşündüğümüz her anda yeni bilinmezliklerle karşılaşırız.

İnsanın sahip olduğu bilgi büyük ölçüde duyularına dayanır. Duyu organlarının sınırları ise evrenin sınırları değildir. Gözümüz yalnızca görünür ışığı algılar; oysa evrende bunun dışında kalan sayısız dalga boyu bulunmaktadır. Kulağımız belirli frekansların dışındaki sesleri işitemez. Dokunma, tat ve koku alma duyuları da kendi biyolojik sınırları içinde çalışır. İnsan, evrenin tamamını değil, duyularının izin verdiği kadarını deneyimlemektedir. Bu yüzden yaşadığımız dünyanın, varlığın bütününü temsil ettiğini söylemek mümkün değildir.

Daha da dikkat çekici olan nokta, duyuların kendilerinin bile bilince doğrudan ulaşmamasıdır. Göz renk görmez, yalnızca fotonları algılar. Kulak ses duymaz, yalnızca mekanik titreşimleri sinirsel uyarılara dönüştürür. Bütün bu elektriksel sinyaller beynin içinde yeniden anlamlandırılır. Bilincimizin yaşadığı kırmızı renk, kuş sesi, denizin kokusu veya bir insanın yüzü aslında beynin oluşturduğu yorumlardır. Dış dünya ile bilinç arasındaki son durak her zaman zihindir.

Hayatımız boyunca yaşadığımız her şey, zihnimizde oluşan bir deneyimdir. Çocukluğumuz, gençliğimiz, sevdiklerimiz, acılarımız, korkularımız, başarılarımız ve bütün anılarımız bilincimizin içinde yaşanmıştır. Dış dünyaya ait olduğunu düşündüğümüz her şey, sonuçta zihinsel bir deneyim hâline dönüşmektedir. İnsan bütün hayatını kendi bilincinin içinde geçirir.

Gerçek mi hakikat mi sorusunun çıkış yeri rüyalarımızdır. Rüya sırasında da bilinç bir dünya kurmaktadır. İnsan o dünyanın içinde yürür, konuşur, korkar, ağlar ve mutlu olur. Rüya sırasında yaşanan acı gerçek acıdır, yaşanan korku gerçek korkudur, hissedilen mutluluk gerçek mutluluktur. Bilinç yaşadığı dünyanın gerçekliğinden şüphe duymaz. Çünkü karşılaştırabileceği başka bir bilinç durumu bulunmamaktadır.

Uyandığımız anda ise birkaç dakika önce yaşadığımız dünyanın yalnızca bir rüya olduğunu fark ederiz. Bilincin içinde kurulan bir gerçeklik, başka bir bilinç düzeyine geçildiğinde tamamen farklı bir anlam kazanır. Bu durum bana göre yalnızca psikolojik bir olay değildir. Aynı zamanda epistemolojik bir problemdir. Çünkü rüya, insan zihninin tamamen gerçek sandığı bir evreni üretebildiğini göstermektedir.

Buradan çıkarılabilecek sonuç, yaşadığımız dünyanın da bir rüya olduğu değildir. Böyle bir iddiayı doğrulayacak hiçbir delil bulunmamaktadır. Fakat rüya deneyimi, insanın gerçeklik algısının mutlak ölçüt olmadığını göstermektedir. Bilincin gerçek olarak yaşadığı her şey, zorunlu olarak mutlak hakikat olmak zorunda değildir. İnsan deneyimi ile varlığın kendisi arasında her zaman aşılması güç bir mesafe bulunmaktadır.

İşte bu nedenle gerçek ile hakikat arasında kesin bir ayrım yapılması gerektiğini düşünüyorum. Gerçek, insanın yaşadığı ortak deneyim alanıdır. Hakikat ise varlığın insan bilincinden bağımsız olarak ne olduğudur. İnsan gerçeği yaşayabilir, fakat hakikati doğrudan yaşayamaz. Çünkü hakikate ulaşmaya çalışırken kullandığı bütün araçlar yine kendi zihninin ürettiği algılardan ibarettir.

Kendi bilincinin dışına çıkamayan bir varlık, kendi bilincinin dışında kalan bir gerçekliği nasıl kesin olarak bilebilir? Bir göz kendi kendisini doğrudan göremez; ancak bir yansıma aracılığıyla görebilir. İnsan da evreni doğrudan yaşamıyor olabilir; yalnızca zihninde oluşan yansımayı deneyimliyor olabilir. Bu benzetme mutlak bir ispat değildir, fakat insan bilgisinin sınırlarını anlamak açısından güçlü bir örnektir.

Gerçeklik problemi yalnızca fiziksel dünyanın var olup olmadığı sorusu değildir. Asıl mesele, insanın bildiğini sandığı şeyleri hangi temeller üzerine inşa ettiğidir. Bilgi dediğimiz yapı, duyuların taşıdığı veriler ile zihnin yaptığı yorumların birleşmesinden oluşmaktadır. Eğer kullandığımız araçların sınırları varsa, ulaştığımız sonuçların da sınırları olmak zorundadır.

Bu nedenle insanın sahip olabileceği en dürüst tavır, bildiklerini kullanarak yaşamını sürdürürken bilmediklerinin de farkında olmaktır. Kesin bilgi ile güçlü kanaat arasındaki farkı görebilmek, düşüncenin en önemli aşamalarından biridir. İnsan yaşadığı dünyayı gerçek kabul ederek hayatını sürdürebilir; fakat bu dünyanın mutlak hakikat olduğunu iddia etmek, sahip olduğu bilgiden daha fazlasını bildiğini varsaymak anlamına gelir.

İnsanlık tarihi incelendiğinde dikkat çeken ortak bir özellik vardır. Her çağ kendi bilgisini en ileri nokta olarak görmüş, daha sonra gelen kuşaklar ise o bilgilerin önemli bir kısmını değiştirmiştir. Bir zamanlar gökyüzünün kusursuz kürelerden oluştuğuna inanılıyordu. Daha sonra bunun doğru olmadığı anlaşıldı. Bir dönem atom maddenin bölünemez en küçük parçası kabul edildi, ardından atomun da kendi içinde karmaşık bir yapıya sahip olduğu keşfedildi. Bilim ilerledikçe insanın bildiği şeyler kadar bilmediği şeylerin de büyüklüğü ortaya çıkmaktadır. Bu durum bana göre insan bilgisinin mutlak değil, sürekli gelişen bir süreç olduğunu göstermektedir.

İnsanın evrendeki konumu düşünüldüğünde bu daha da belirginleşir. Yaklaşık seksen yıllık bir ömür yaşayan, küçük bir gezegen üzerinde varlığını sürdüren ve evrenin çok küçük bir bölümünü algılayabilen bir canlının bütün varlığın hakikatini eksiksiz kavradığını söylemesi oldukça iddialı görünmektedir. Evren milyarlarca galaksi içerirken, insan kendi yaşadığı dünyanın tamamını bile henüz tam anlamıyla tanıyabilmiş değildir. Okyanusların derinlikleri, bilincin yapısı, zamanın mahiyeti ve varlığın başlangıcı hâlâ büyük ölçüde bilinmezliğini korumaktadır.

Bütün bunlara rağmen insan yaşamak zorundadır. Günlük hayat felsefi şüphelerle durmaz. Sabah olduğunda uyanır, çalışır, üretir, sever, üzülür, mücadele eder ve hayatını sürdürür. Aç kalan yemek yer, susayan su içer, hasta olan tedavi olur. Yaşadığımız dünya kendi içinde tutarlı bir düzene sahiptir ve insan bu düzenin dışında yaşayamaz. Bu yüzden pratik hayat açısından bu dünya gerçektir. Hayatımızı onun kurallarına göre kurarız ve bütün ilişkilerimizi onun üzerine inşa ederiz.

Fakat pratik gerçeklik ile ontolojik hakikat aynı şey değildir. Bir harita yol bulmamızı sağlar, fakat haritanın kendisi arazi değildir. Matematiksel bir model doğayı açıklayabilir, fakat doğanın kendisi model değildir. Aynı şekilde insanın deneyimlediği dünya da yaşadığı gerçeklik olabilir; ancak bunun varlığın nihai yapısı olduğunu söylemek farklı bir iddiadır. İnsan yaşadığı gerçeklikle hayatını sürdürebilir, fakat hakikatin tamamını kavradığını söyleyemez.

Belki de insanın en büyük problemi, kullandığı kavramları mutlaklaştırmasıdır. Gerçek dediğimiz şey aslında insan merkezli bir kavramdır. Çünkü gerçek dediğimiz her şey insan algısının sınırları içinde ortaya çıkar. Eğer duyularımız farklı olsaydı, yaşadığımız evren de bambaşka görünebilirdi. Arılar morötesi ışığı görebilir, yarasalar yankılarla yön bulabilir, bazı canlılar dünyanın manyetik alanını hissedebilir. Aynı evrende yaşamamıza rağmen her canlı kendi algı dünyasının içinde varlığını sürdürmektedir. Bu bile tek başına, algılanan dünyanın algılayana bağlı olarak değişebildiğini göstermektedir.

İnsan da kendi biyolojik yapısının sınırları içinde bir evren yaşamaktadır. Bu evren bizim için gerçektir, çünkü başka bir deneyim alanına sahip değiliz. Fakat kendi algı biçimimizi bütün varlığın ölçüsü kabul etmek için elimizde yeterli gerekçe bulunmamaktadır. Bilincimizin dışında kalan bir hakikat varsa, onu mevcut duyularımız ve zihinsel kapasitemizle bütünüyle kavrayamayabiliriz.

Belki ölüm dediğimiz olay bilincin tamamen sona ermesidir. Belki de başka bir varoluş düzeyine geçiştir. Belki yaşadığımız evren son gerçekliktir, belki de daha büyük bir yapının yalnızca küçük bir parçasıdır. Bu ihtimallerden herhangi birini kesin olarak doğrulayabilecek bilgiye sahip değiliz. İnsan aklı burada ancak düşünür, ihtimaller üretir ve akıl yürütür. Kesin bilgi sınırına ulaştığını söyleyemez.

Bu yüzden bana göre felsefenin temel amacı mutlak cevaplar üretmek değildir. Felsefe, insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark etmesini sağlayan en güçlü düşünce faaliyetidir. Hakikate ulaşmaktan çok, hakikati arama bilincini canlı tutar. İnsan kendisini evrenin merkezine koyduğu sürece düşüncesi daralır; kendi sınırlarını fark ettiği anda ise gerçek anlamda düşünmeye başlar.

Benim için gerçeklik problemi sonunda tek bir soruya indirgenmektedir. İnsan, kendi deneyim alanının dışındaki bir hakikati bilebilir mi? Bugünkü bilgi imkânlarımızla buna kesin bir cevap verebileceğimizi düşünmüyorum. İnsan yaşadığı dünyaya gerçek adını verir, çünkü bildiği ve deneyimlediği tek alan burasıdır. Mutlak hakikat ise, eğer varsa, insan bilgisinin çok ötesinde kalmaktadır. Belki bir gün ona biraz daha yaklaşacağız, belki de hiçbir zaman ulaşamayacağız. Fakat bilmediğimizi bilmek, bildiğimizi sanmaktan çok daha sağlam bir başlangıç noktasıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir