Canlılığın Doğası ve Bilincin Potansiyeli
İnsan dünyaya geldiğinde önce biyolojik bir canlı olarak var olur. Diğer bütün canlılar gibi onun da temel amacı yaşamını devam ettirmektir. Yeni doğmuş bir bebeğe dikkatlice bakıldığında henüz konuşabilen, düşünebilen, ahlaki kararlar verebilen veya kendisini tanımlayabilen bir varlık görülmez. Ortada yalnızca nefes alıp veren, acıktığında ağlayan, rahatsız olduğunda tepki gösteren ve bütün ihtiyaçlarını çevresine ağlayarak duyuran biyolojik bir organizma vardır.
Canlılığın devamını sağlayan sistemlerin tamamına yakını insanın iradesinden bağımsız olarak çalışır. Kalp sürekli kan pompalar, akciğerler nefes alıp verir, mide sindirim yapar, karaciğer çeşitli maddeler üretir, sinir sistemi milyarlarca hücre arasında iletişim kurar ve beden durmaksızın kendisini yeniler. İnsan bunların hiçbirini düşünmez. Hiç kimse kalbine atmasını söylemez, bağırsaklarına çalışmasını emretmez veya nefes almayı bilinçli olarak sürdürmez. Canlılığın temelinde otomatik çalışan doğal bir düzen vardır.
Bu durum bir bilgisayarın temel yazılımına benzetilebilir. Bilgisayar açıldığı anda BIOS sistemi nasıl kullanıcıdan bağımsız olarak çalışmaya başlıyorsa, biyolojik organizma da doğduğu andan itibaren kendi yaşamını sürdürecek temel mekanizmalarla birlikte çalışmaya başlar. Açlık hissi, susuzluk hissi, korku, acıdan kaçınma, korunma isteği ve yaşamı sürdürmeye yönelik temel dürtüler bu doğal sistemin parçalarıdır. Bunlar düşünülerek oluşturulmuş davranışlar değildir; canlılığın doğasında bulunan biyolojik eğilimlerdir.
İnsan dünyaya hazır bir bilinçle gelmez. Fakat bilinci oluşturabilecek büyük bir potansiyelle gelir. Duyu organları daha doğduğu andan itibaren çevreden bilgi toplamaya başlar. Göz ışığı algılar, kulak sesleri işitir, deri temas hisseder, dil tat alır ve burun kokuları ayırt eder. Fakat başlangıçta bu duyusal veriler yalnızca dağınık sinyallerden ibarettir. Henüz bunların hiçbirinin insan zihninde oluşturduğu anlamlı bir dünya yoktur.
Yeni doğmuş bir çocuk için anne ile duvar, masa ile gökyüzü, ağaç ile taş arasında bilinçli bir kavramsal ayrım bulunmaz. Ortada yalnızca duyusal uyarılar vardır. İnsan zaman içinde aynı nesneleri tekrar tekrar görerek, aynı sesleri tekrar tekrar duyarak ve aynı olayları tekrar tekrar yaşayarak bu dağınık veriler arasında ilişkiler kurmaya başlar.
Böylece zihinde ilk anlam örgütlenmeleri oluşur. Çocuk annesinin yüzünü tanır, babasının sesini ayırt eder, oyuncağını diğer nesnelerden ayırmaya başlar. Dış dünyadan gelen milyonlarca veri hafızada yavaş yavaş organize olur. Daha sonra dil öğrenilir. İsimler öğrenilir. Kavramlar öğrenilir. Nesnelere ad verildikçe dünya anlam kazanmaya başlar.
İnsan aslında boş bir levha olarak değil, üzerine sınırsız sayıda bilgi yazılabilecek biyolojik bir potansiyel olarak doğmaktadır. Yaşam boyunca duyu organları aracılığıyla topladığı veriler hafızasında birikir, birbirleriyle ilişki kurar ve zamanla anlamlı bir bütün oluşturmaya başlar. Bilincin ilk temeli de işte bu süreç içinde ortaya çıkar. Çünkü bilinç yalnızca görmek veya duymak değildir; görülen ve duyulan şeylere anlam yükleyebilme yeteneğidir.
Canlılığın temel amacı değişmez. Bütün biyolojik sistem tek bir hedef doğrultusunda çalışmaktadır: Yaşamı sürdürmek. Bilincin ortaya çıkışı da bu biyolojik organizmanın çevresini daha doğru tanıması, tehlikeleri daha iyi ayırt etmesi ve yaşamını daha başarılı şekilde devam ettirebilmesi için gelişmiş doğal bir organizasyon biçimidir.
Hafıza, Dil ve Benlik Bilincinin İnşası
İnsan doğduğu anda yalnızca biyolojik bir organizmadır. Fakat yaşam sürdükçe çevresinden aldığı veriler sürekli artmaya başlar. Duyu organları durmaksızın bilgi toplar, hafıza bu bilgileri kaydeder ve zihin bu kayıtlar arasında ilişkiler kurmaya başlar. İlk zamanlarda yalnızca görüntüler, sesler ve dokunma hisleri olarak algılanan veriler zaman içinde anlamlı bir dünyanın parçalarına dönüşür.
Bir çocuk annesini her gün gördükçe onun yüzünü hafızasına kaydeder. Babasının sesini tekrar tekrar duydukça onu diğer seslerden ayırmayı öğrenir. Aynı oyuncağı her gün gördüğünde onun kendisine ait olduğunu anlamaya başlar. Sürekli tekrar eden bu deneyimler hafızada birbirine bağlanır ve zihinde ilk kavramsal düzen oluşmaya başlar.
İnsan zihni yalnızca bilgi depolayan bir arşiv değildir. Aynı zamanda bilgiler arasında ilişki kuran ve onları anlamlı hâle getiren bir sistemdir. Çocuk ateşe dokunduğunda canı yanar ve bu deneyimi hafızasına kaydeder. Birkaç kez tekrar ettikten sonra ateş ile acı arasında ilişki kurar. Yağmur altında ıslandığında suyun ıslattığını öğrenir. Yüksekten düştüğünde yerçekimini öğrenir. Sert bir taşa çarptığında sertlik kavramı oluşur. Tatlı bir meyve yediğinde tatlı ile haz arasında ilişki kurar. Dünya yavaş yavaş duyuların oluşturduğu dağınık bir görüntü olmaktan çıkar ve anlamlı bir düzene dönüşmeye başlar.
Dil öğrenilmeye başladığında bu süreç daha da hızlanır. Çünkü isim vermek, insan zihninin en önemli örgütleme araçlarından biridir. Çocuk önce “anne”, sonra “su”, sonra “ekmek”, sonra “ev” kelimelerini öğrenir. Her yeni kelime yalnızca bir ses değildir; aynı zamanda zihinde yeni bir kavramın oluşmasıdır. Kavramlar çoğaldıkça dünya daha anlaşılır hâle gelir. İnsan artık yalnızca gören bir canlı değildir; gördüğü şeyi isimlendiren, sınıflandıran ve anlamlandıran bir varlığa dönüşmektedir.
Hayat boyunca yaşanan her olay hafızada iz bırakır. İlk korkular, ilk sevinçler, ilk başarılar, ilk hayal kırıklıkları, dostluklar, kayıplar ve acılar zihinde üst üste birikmeye başlar. Her yeni deneyim eski deneyimlerle birleşerek daha büyük bir anlam ağı oluşturur. İnsan artık yalnızca çevresini tanımaz; kendisini de tanımaya başlar.
İşte “ben” dediğimiz şey bu noktada ortaya çıkar.
İnsan doğduğu anda kendisini Türk, İngiliz, Arap veya Japon olarak bilmez. Müslüman, Hristiyan, ateist veya deist olarak da doğmaz. Milliyet, din, ideoloji, ahlak, gelenek ve kültür doğuştan zihinde hazır bulunan bilgiler değildir. Bunların tamamı yaşanılan çevreden öğrenilir.
Türkiye’de doğan bir çocuk Türkçe konuşmayı öğrenirken, Japonya’da doğan çocuk Japonca konuşmayı öğrenir. Aynı bebek doğduğu gün başka bir aileye verilse ve bambaşka bir toplum içinde yetiştirilse konuştuğu dil, inandığı din, doğru ve yanlış anlayışı, kutsalları, alışkanlıkları ve dünya görüşü tamamen farklı olacaktır. Çünkü insanın zihinsel dünyası doğduğu coğrafyanın, ailesinin ve kültürünün içinde şekillenir.
İyi ve kötü kavramları da aynı şekilde sonradan öğrenilir. Günah ve sevap, ayıp ve normal, doğru ve yanlış gibi değerler içinde yaşanılan toplum tarafından öğretilir. İnsan bunları tekrar ederek içselleştirir ve zamanla kendi kişiliğinin doğal parçaları gibi görmeye başlar.
Bu nedenle benlik, doğuştan getirilen değişmez bir öz değildir. Benlik, hafızada biriken yaşanmışlıkların, öğrenilen kavramların, kurulan ilişkilerin ve hayat boyunca edinilen bütün deneyimlerin oluşturduğu zihinsel bir organizasyondur. İnsan kendi hikâyesi kadar kendisidir.
Bir insan çocukluğundan bugüne kadar yaşadığı bütün anıları, öğrendiği bütün kavramları, konuştuğu dili, ailesini, arkadaşlarını, inançlarını ve hayatını bir gecede tamamen unutsa ertesi sabah biyolojik olarak yaşamaya devam edebilir; fakat kendisini tanıyamaz. Aynaya baktığında gördüğü beden ona ait olsa bile “Ben kimim?” sorusuna cevap veremez. Çünkü benlik dediğimiz şey bedenden çok hafızada biriken hayat hikâyesinin oluşturduğu süreklilik duygusudur.
Bu yüzden bilinç yalnızca duyu organlarının çalışması değildir. Bilinç, yaşanmış hayatın hafızada birikmesi, bu birikimin dil aracılığıyla anlam kazanması ve bütün bu anlamların zaman içinde bir kimlik oluşturmasıdır. İnsan doğduğu anda yalnızca biyolojik bir potansiyeldir; yaşadığı hayat ise bu potansiyeli işleyerek sonunda “ben” dediğimiz bilinçli kimliği meydana getirir.
Duyguların Kökeni ve Bilincin İşleyişi
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Aynı zamanda hisseden bir varlıktır. Günlük hayatımızın büyük bölümü düşüncelerimizden çok duygularımız tarafından yönlendirilir. Korkarız, seviniriz, üzülürüz, öfkeleniriz, severiz, nefret ederiz ve bütün bu duyguların kendi irademiz dışında bir anda ortaya çıktığını hissederiz. Çoğu zaman bir şeyi neden sevdiğimizi veya neden korktuğumuzu bile sonradan açıklamaya çalışırız. Çünkü duygular, düşünceden daha eski ve daha temel biyolojik mekanizmalardır.
Canlılığın temel amacı yaşamını devam ettirmektir. Bu nedenle biyolojik organizmanın içinde, yaşamını koruyacak ve onu doğru yöne yönlendirecek doğal mekanizmalar bulunur. Duygular da bu mekanizmaların psikolojik karşılığıdır. İnsan çoğu zaman bunların farkında değildir; fakat davranışlarının büyük bölümü bu derin biyolojik sistem tarafından yönlendirilmektedir.
Korku, biyolojik yaşamı tehdit eden durumların zihindeki karşılığıdır. İnsan yüksekten düşmekten korkar, ateşten korkar, vahşi bir hayvandan korkar, ölümden korkar ve kendisine zarar verecek her şeyden uzak durmaya çalışır. Çünkü korku, canlıyı tehlikeden uzaklaştıran doğal bir savunma sistemidir. Eğer korku olmasaydı canlı kendisini koruyamaz ve yaşamını devam ettiremezdi.
Acı da aynı şekilde biyolojik varlığı koruyan bir uyarı mekanizmasıdır. Ateşe dokununca elin yanması, hastalık sırasında ağrı hissedilmesi veya bedenin zarar gördüğünde acı duyulması tesadüf değildir. Acı, organizmaya zarar veren olayları işaretleyen doğal bir alarm sistemidir. Canlı bu alarm sayesinde zarar veren durumdan uzaklaşır ve kendisini korur.
Haz ise bunun tam tersidir. Haz, yaşamı destekleyen davranışların biyolojik ödülüdür. İnsan acıktığında yemek yer ve haz duyar. Susadığında su içer ve rahatlar. Dinlenir, eğlenir, sever, üretir ve bunlardan keyif alır. Haz, biyolojik canlılığı yaşamı destekleyen davranışlara yönlendiren görünmez bir motordur. İnsan çoğu zaman haz aldığı şeyi seçer; çünkü haz, organizmaya o davranışın yaşamı desteklediğini haber vermektedir.
Sevgi de aynı biyolojik sistemin farklı bir görünümüdür. İnsan kendisini güvende hissettiren, kendisine destek olan ve yaşamını kolaylaştıran insanlara bağlanır. Anne ile çocuk arasındaki bağ, eşler arasındaki yakınlık, dostluklar ve toplumsal dayanışmalar insanın tek başına yaşayamayacak bir canlı olmasının doğal sonucudur. Sevgi, birlikte yaşamayı ve birlikte hayatta kalmayı kolaylaştıran biyolojik bir bağlanma mekanizmasıdır.
Öfke ise canlılığın sahip olduğu değerleri tehdit eden durumlara karşı ortaya çıkan savunma tepkisidir. İnsan kendisine zarar veren, emeğini elinden alan, yaşam alanını daraltan veya sevdiği insanlara zarar veren olaylar karşısında öfkelenir. Çünkü öfke organizmayı mücadele etmeye hazırlayan biyolojik bir güçtür.
Bu nedenle korku, haz, acı, sevgi ve öfke birbirinden bağımsız duygular değildir. Bunların tamamı aynı biyolojik sistemin farklı yönleridir. Hepsi canlılığın devamına hizmet eden doğal yönlendirme mekanizmalarıdır. İnsan çoğu zaman özgürce seçim yaptığını düşünür; fakat seçimlerinin önemli bir bölümü bu biyolojik altyapı tarafından şekillendirilmektedir.
Hayat boyunca edinilen bütün deneyimler bu duygusal sistemle birlikte çalışır. İnsan çocukken ateşten korkmayı öğrenir, zamanla dostluk kurmayı öğrenir, ailesini sever, düşmanlarını belirler, faydalı olanı iyi, zararlı olanı kötü olarak sınıflandırır. Hafızada biriken bütün yaşanmışlıklar zaman içinde büyük bir anlam ağı oluşturur. İşte bilinç dediğimiz yapı da bu anlam ağının sürekli çalışmasıyla ortaya çıkar.
Bilinç, biyolojik canlıdan bağımsız ikinci bir varlık değildir. Bilinç, biyolojik organizmanın çevresini anlamlandırma, tehlikeleri ayırt etme, faydalı olanı seçme ve yaşamını sürdürebilme sürecinin en gelişmiş biçimidir. Duyu organları dış dünyadan veri toplar, hafıza bu verileri kaydeder, duygular onları değerlendirir ve zihin bütün bunlardan anlam üretir. Sonunda ortaya çıkan şey ise insanın “ben” diyerek tanımladığı bilinçli yaşam deneyimidir.
Akıl, Kültür ve Anlam Arayışının Kökeni
İnsan dünyaya geldiğinde yalnızca biyolojik bir organizmadır. Fakat yaşam devam ettikçe çevresini tanır, deneyim kazanır, hafızası güçlenir ve karşılaştığı problemleri çözmeyi öğrenir. İşte akıl dediğimiz şey de bu süreç içinde ortaya çıkar. Akıl, biyolojik organizmanın yaşamını daha güvenli ve daha kolay sürdürebilmesi için geliştirdiği problem çözme mekanizmasıdır.
İnsan geçmişte yaşadığı olayları hafızasında saklar ve benzer durumlarla tekrar karşılaştığında eski tecrübelerini kullanır. Bir defa ateşe dokunan çocuk ikinci defa aynı hatayı yapmaz. Bir defa zehirli bir yiyecekten hastalanan insan aynı yiyecekten uzak durur. Geçmiş deneyimlerden hareketle geleceği tahmin etmeye başlar. Böylece akıl dediğimiz süreç gelişir. Akıl aslında yaşanmış tecrübelerin geleceğe uygulanmasından başka bir şey değildir.
Hayat karmaşıklaştıkça insan yalnızca bireysel tecrübeleriyle yaşayamaz. Diğer insanlarla birlikte yaşamak zorunda kalır. Toplum oluşur, aile oluşur, iş bölümü oluşur ve birlikte yaşamanın kuralları ortaya çıkar. Dil gelişir, gelenek oluşur, kültür oluşur ve nesilden nesile aktarılan bilgi birikimi meydana gelir. İnsan artık yalnızca kendi hayatını değil, kendisinden önce yaşamış insanların tecrübelerini de kullanmaya başlar.
Ahlak dediğimiz kurallar da bu ortak yaşamın ürünüdür. Birlikte yaşayabilmek için bazı davranışlar ödüllendirilir, bazı davranışlar cezalandırılır. Yardımlaşmak, paylaşmak, güven oluşturmak ve toplumu ayakta tutan davranışlar iyi olarak tanımlanırken, toplumsal düzeni bozan davranışlar kötü olarak tanımlanır. Böylece ahlak sistemi ortaya çıkar. İnsan bunları doğuştan bilmez; yaşadığı toplumdan öğrenir ve zamanla kendi kişiliğinin doğal bir parçası hâline getirir.
Dinler, gelenekler, ideolojiler ve toplumsal değerler de aynı şekilde kültür içinde oluşur. İnsan hangi toplumda doğarsa o toplumun diliyle düşünür, o toplumun kavramlarıyla dünyayı anlamlandırır ve o toplumun değerleriyle kimliğini oluşturur. Doğduğu coğrafya değiştiğinde çoğu zaman inançları, değerleri ve dünya görüşü de değişmektedir. Bu durum insan benliğinin büyük ölçüde tarihsel ve kültürel olarak şekillendiğini göstermektedir.
Fakat insanı diğer canlılardan ayıran önemli bir özellik daha vardır. İnsan bir gün öleceğini bilen tek canlıdır. Çocukluk döneminde fark edilmeyen bu gerçek, zamanla insan zihninin en büyük problemi hâline gelir. İnsan ömrü boyunca emek verir, çalışır, üretir, sever, dostluklar kurar, çocuk yetiştirir, bilgi biriktirir ve hayatını anlamlı hâle getirmeye çalışır. Fakat bütün bunların bir gün ölümle sona ereceğini fark ettiğinde derin bir varoluş problemi yaşamaya başlar.
Ölüm, biyolojik organizmanın karşılaştığı en büyük tehdittir. Çünkü ölüm yalnızca bedeni ortadan kaldırmaz; insanın hayat boyunca oluşturduğu bütün anlam dünyasını da sona erdirme ihtimalini taşır. İşte bu noktada insan hakikati aramaya başlar. Evrenin neden var olduğunu, kendisinin neden yaşadığını, ölümden sonra ne olacağını ve bütün bunların bir anlamı olup olmadığını sorgular.
Felsefe bu sorgulamanın ürünüdür. Dinler bu sorgulamanın ürünüdür. Metafizik düşünceler bu sorgulamanın ürünüdür. İnsan yalnızca merak ettiği için değil, ölüm karşısında anlamını kaybetmemek için de hakikati aramaktadır. Çünkü anlam bulan insan korkusunu azaltır, belirsizliği azaltır ve yaşamını daha güçlü şekilde sürdürebilir.
Sanat da aynı biyolojik temelden tamamen bağımsız değildir. İnsan yalnızca yaşamak istemez; yaşadığı hayattan haz almak da ister. Müzik dinlemek, resim yapmak, şiir yazmak, doğayı seyretmek ve estetik deneyimler yaşamak hayatı daha katlanılabilir hâle getirir. Sanat biyolojik yaşamın zorunlu bir ihtiyacı olmayabilir; fakat yaşamı anlamlı ve yaşanmaya değer kılan psikolojik destek mekanizmalarından biridir.
Issız bir adaya düşen bir ressam önce tuval aramaz, önce su arar. Bir müzisyen önce beste yapmayı değil, barınmayı düşünür. Çünkü biyolojik yaşam bütün diğer değerlerden önce gelir. Ancak temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra insan sanat üretmeye, felsefe yapmaya ve hakikati aramaya başlar. Bu nedenle kültür, sanat, din ve felsefe biyolojik yaşamın üzerinde yükselen daha karmaşık anlam sistemleridir.
Sonuç olarak akıl, bilinç, kültür, sanat, din ve hakikat arayışı birbirinden bağımsız süreçler değildir. Bunların tamamı biyolojik organizmanın yaşamını sürdürme çabasının zaman içinde geliştirdiği karmaşık zihinsel yapılardır. İnsan önce yaşamak ister; daha sonra yaşadığı hayata anlam vermeye çalışır. Bütün medeniyet tarihi de büyük ölçüde bu iki eğilimin üzerine kurulmuştur.
Sonuç ve Genel Sentez
İnsan kendisini çoğu zaman aklıyla hareket eden, bilinçli kararlar veren ve özgür iradesiyle seçim yapan bir varlık olarak görür. Fakat insanın yaşamına daha derinden bakıldığında, bütün bu karmaşık yapının altında çok daha temel bir ilkenin bulunduğu görülmektedir. Bu temel ilke, biyolojik varlığın yaşamını devam ettirme eğilimidir.
İnsan doğduğu anda herhangi bir din, millet, ahlak anlayışı, ideoloji veya dünya görüşü ile doğmaz. Dünyaya yalnızca biyolojik bir canlı olarak gelir. Kalbi atar, nefes alır, beslenir, büyür ve çevresini algılamaya başlar. Duyu organları dış dünyadan sürekli bilgi toplarken, hafıza bu bilgileri kaydeder ve zamanla bunları anlamlı bir bütün hâline getirir. Dil öğrenilir, kavramlar öğrenilir, ilişkiler kurulur ve insan kendi dünyasını yavaş yavaş inşa etmeye başlar.
İlk başta yalnızca biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan organizma, zaman içinde çok daha karmaşık bir zihinsel yapıya dönüşür. Anne, baba, aile, toplum, devlet, din, ahlak, hukuk, gelenek, sanat ve felsefe gibi kavramlar bu zihinsel dünyanın parçaları hâline gelir. İnsan bunların içine doğmaz; bunların içine büyür. Her toplum kendi tarihini, kendi değerlerini ve kendi anlam dünyasını yeni nesillere aktarır. Böylece insanın benliği de yaşadığı kültürün ve yaşadığı hayatın içinde şekillenir.
Bu nedenle “ben” dediğimiz şey, doğuştan değişmeden var olan gizemli bir cevher değildir. Benlik, yaşanmış hayatın hafızada oluşturduğu süreklilik duygusudur. Çocukluktan bugüne kadar yaşanan her olay, öğrenilen her bilgi, kurulan her ilişki ve hissedilen her duygu bu kimliğin oluşmasına katkı sağlar. İnsan kendi hayat hikâyesi kadar kendisidir.
Duygular da bu yapının dışında değildir. Korku canlıyı tehlikeden uzaklaştırır, acı zararı haber verir, haz yaşamı destekleyen davranışlara yöneltir, sevgi birlikte yaşamayı kolaylaştırır, öfke ise sahip olunan değerleri korumaya yöneltir. Bütün bu duygular biyolojik organizmanın yaşamını devam ettirmesi için çalışan doğal yönlendirme mekanizmalarıdır. İnsan çoğu zaman bunların farkında değildir; fakat günlük hayatının büyük bölümü bu görünmez sistem tarafından şekillendirilmektedir.
Akıl da aynı sistemin gelişmiş bir parçasıdır. Geçmiş deneyimleri geleceğe uygulayan, problemleri çözen ve organizmanın hayatta kalma ihtimalini artıran zihinsel bir mekanizmadır. İnsan deneyim kazandıkça aklı gelişir; yaşadıkça daha doğru tahminlerde bulunur ve çevresine daha kolay uyum sağlar.
Kültür, ahlak, din, sanat ve felsefe de bu sürecin dışında değildir. İnsan yalnızca yaşamaz; yaşadığı hayatı anlamlandırmak da ister. Çünkü insan ölümün farkına varan tek canlıdır. Ölüm düşüncesi, insanın oluşturduğu bütün anlam dünyasını tehdit eder. Bu nedenle insan varlığının nedenini, evrenin kökenini ve ölümden sonrasını sorgulamaya başlar. Hakikat arayışı da bu sorgulamanın sonucudur.
İnsan önce yaşamak ister, daha sonra yaşadığı hayatın neden yaşanmaya değer olduğunu anlamaya çalışır. Bilim, din, sanat ve felsefe büyük ölçüde bu ikinci arayışın ürünleridir. Bunlar biyolojik yaşamın doğrudan zorunlu parçaları değildir; fakat biyolojik yaşamın psikolojik ve kültürel uzantılarıdır. İnsan yalnızca bedenini değil, anlam dünyasını da korumak ister.
Bu bakış açısından değerlendirildiğinde bilinç, biyolojik organizmadan bağımsız ayrı bir varlık değildir. Bilinç; biyolojik organizmanın duyu organları aracılığıyla topladığı verileri hafızada işlemesi, bu verileri dil ve kavramlarla anlamlandırması, yaşadığı tecrübeleri birbirine bağlaması ve sonunda kendisine bir kimlik inşa etmesi sürecidir. İnsan doğduğu anda yalnızca biyolojik bir potansiyeldir; yaşadığı hayat ise bu potansiyeli biçimlendirerek “ben” dediğimiz zihinsel yapıyı oluşturur.
Sonuç olarak insanı anlamanın yolu, onu yalnızca düşünen bir varlık olarak görmekten değil, biyolojik yaşamını sürdürmeye çalışan ve bu yaşamı anlamlandırmak için bilinç, kültür ve değerler üreten bir canlı olarak görmekten geçmektedir. Bilinç, doğanın dışında değil, doğanın içinde ortaya çıkmış en karmaşık organizasyon biçimlerinden biridir. İnsanın bütün zihinsel dünyası, yaşamı sürdürme çabasının tarih boyunca oluşturduğu büyük bir anlam ağı olarak görülebilir.
“Ben dediğimiz şey, biyolojik organizmanın yaşamını sürdürme itkisi üzerine inşa edilmiş; duyu organlarıyla toplanan verilerin, hafızanın, kültürün ve yaşanmış hayatın oluşturduğu dinamik bir anlam organizasyonudur. Ayrı bir ruh veya değişmez metafizik bir öz yoktur.”
Bu konuda kimler ne demişler
Plato
Platon’a göre insan iki parçadan oluşur: ölümlü beden ve ölümsüz ruh. Gerçek “ben”, beden değil ruhtur. Beden geçicidir; ruh ise idealar dünyasından gelmiştir ve ölümden sonra varlığını sürdürür. İnsan düşündüğü için değil, ruh sahibi olduğu için bilinçlidir.
Aristotle
Aristoteles ruhu bedenden ayrı bir varlık olarak görmez. Ruh, canlı organizmanın işlevsel formudur. Gözün görmesi nasıl gözün işleviyse, düşünmek de insanın doğal işlevidir. Ona göre insanın özü beden ve ruhun birlikte oluşturduğu canlı organizmadır.
René Descartes
Descartes meşhur “Düşünüyorum, öyleyse varım.” önermesiyle benliği düşünme yetisiyle özdeşleştirmiştir. Ona göre beden maddeseldir, zihin ise maddi değildir. Gerçek “ben”, düşünen tözdür. Beden ölebilir ama zihin ondan ayrı bir varlıktır.
John Locke
Locke’a göre kişiyi kişi yapan beden değildir, hafızadır. Geçmişini hatırlayan bilinç aynı kişidir. Eğer hafıza tamamen değişirse kimlik de değişir.
David Hume
Hume çok radikal bir iddia ortaya atar. İçimize baktığımızda “ben” diye değişmeyen bir öz bulamayız. Sürekli değişen düşünceler, duygular ve algılar vardır. Benlik dediğimiz şey bunların oluşturduğu bir demetten ibarettir. Kalıcı bir öz yoktur.
Immanuel Kant
Kant’a göre deneyimlerin bir sahibi olmak zorundadır. Düşünceleri bir araya getiren “transandantal ben” vardır; fakat bu ben deneyim konusu olamaz. Onu varsaymak zorundayız ama doğrudan bilemeyiz.
Baruch Spinoza
Spinoza’ya göre insan doğanın bir parçasıdır. Zihin ile beden iki ayrı şey değil, aynı gerçekliğin iki farklı görünümüdür. Canlılığın temelinde varlığını sürdürme eğilimi bulunur. Buna Conatus adını verir.
Arthur Schopenhauer
Schopenhauer’a göre evrenin temelinde kör bir yaşama istenci vardır. İnsan aklı bile bu yaşama istencinin hizmetindedir. Bilinç ve akıl ikincildir; asıl olan yaşam iradesidir.
Friedrich Nietzsche
Nietzsche benliği tek ve değişmez bir öz olarak görmez. İnsan birçok içgüdünün ve gücün çatıştığı dinamik bir organizmadır. Bilinç bu yapının yalnızca küçük bir parçasıdır.
Sigmund Freud
Freud’a göre bilinç insan zihninin küçük bir kısmıdır. Asıl belirleyici olan bilinçdışı dürtülerdir. İnsan çoğu zaman kendi davranışlarının gerçek nedenlerini bilmez. Bilinç, daha derindeki biyolojik ve psikolojik süreçlerin görünen yüzüdür.
Daniel Dennett
Dennett çağdaş dönemde benliği “anlatısal merkez” olarak açıklar. Beyin sürekli hikâyeler üretir ve bu hikâyelerin toplamına “ben” deriz. Ayrı bir ruh veya değişmez öz yoktur.
Çağdaş nörobilim
Bugün birçok nörobilimci, benliği beynin oluşturduğu dinamik bir model olarak yorumlar. Beyin sürekli çevreyi, bedeni ve geçmiş deneyimleri bir araya getirerek “ben” duygusunu üretir. Bu görüşe göre benlik sabit bir varlık değil, sürekli güncellenen bir süreçtir.
Bir yanıt yazın