İnsan Neden Tanrı Fikrini Üretir?
İnsan doğduğu andan itibaren kendisini anlamını bilmediği bir evrenin içinde bulur. Nereden geldiğini seçmemiştir, hangi çağda yaşayacağını belirlememiştir ve bir gün öleceğini de değiştiremez. Gözlerini açtığında hazır bulduğu bir dünyanın içine düşer; büyür, öğrenir, sever, acı çeker ve sonunda kendisini bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşir. İnsan hayatının en büyük paradoksu da burada başlar. Hayatı seven tek varlık, aynı zamanda hayatını kaybedeceğini bilen tek varlıktır.
İnsan zihni belirsizlik karşısında huzursuz olur. Sebebini bilmediği olayları açıklamak ister. Çocukken karanlıktan korkmasının sebebi karanlığın kendisi değil, karanlığın içinde ne olduğunu bilememesidir. Yetişkin insan için de durum farklı değildir. Ölüm, evrenin başlangıcı, sonsuzluk, yokluk ve varlık gibi kavramlar insan aklının sınırlarını aşar. İnsan ise cevapsız sorularla yaşamayı kolay kabul edemez. Bu yüzden bilinmeyen karşısında açıklamalar üretmeye başlar.
Tarih boyunca insanların gökyüzüne bakarak aynı soruları sorması tesadüf değildir. Güneş neden doğuyor? Evren neden var? Ölümden sonra ne olacak? İlk insan nereden geldi? Bütün bunların arkasında bir irade var mı? Bu sorular yalnızca bilgi ihtiyacından doğmaz; aynı zamanda anlam ihtiyacından doğar. İnsan yalnızca nasıl yaşadığını değil, neden yaşadığını da bilmek ister.
Belki de tanrı fikrinin en eski kaynağı burada aranmalıdır. İnsan evrendeki düzeni gördüğünde onun arkasında bir düzenleyici bulunduğunu düşünmeye eğilim gösterir. Fakat bu düşünce yalnızca gözlemden değil, zihnin nedensellik arayışından da beslenir. İnsan karşılaştığı her olayın bir sebebi olduğunu öğrenerek büyür. Düşen taşın sebebi vardır, yanan ateşin sebebi vardır, doğan çocuğun sebebi vardır. Sonunda aynı zihinsel alışkanlığı bütün evrene uygular ve şu soruyu sorar: Eğer her şeyin bir sebebi varsa, evrenin sebebi nedir?
İşte tanrı fikri büyük ölçüde bu sorunun etrafında şekillenmeye başlar. İnsan evreni açıklamak isterken, evrenin ötesinde bir ilk neden tasarlamaya yönelir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. İnsan bu ilk nedeni gözlemlemez; ona ulaşmaya çalışırken akıl yürütür. Bu nedenle tanrı fikri başlangıçta deneysel bir bilgi değil, metafizik bir çıkarım olarak ortaya çıkar.
İnsanlık tarihine bakıldığında tanrı fikrinin bütün toplumlarda bulunması dikkat çekicidir. Coğrafyalar farklıdır, diller farklıdır, kültürler farklıdır; fakat hemen her toplum görünmeyen bir kudret fikri geliştirmiştir. Bunun nedeni aynı vahyin bütün toplumlara ulaşmış olması olmak zorunda değildir. Aynı biyolojik ve zihinsel yapıya sahip insanların benzer varoluşsal sorular karşısında benzer çözümler üretmesi de mümkündür.
İnsan yalnızca korktuğu için tanrı fikrine yönelmez. Aynı zamanda hayran olduğu için de yönelir. Geceleri yıldızlara baktığında, yeni doğan bir çocuğu kucağına aldığında, büyük bir dağın karşısında durduğunda veya ölümün sessizliğiyle yüzleştiğinde kendi küçüklüğünü hisseder. Bu duygu insanda aşkın olana yönelme eğilimi oluşturur. Tarih boyunca şiirin, sanatın ve dinin aynı duygusal zeminden beslenmesinin nedeni de budur.
Fakat burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. İnsan bir yaratıcının varlığını düşünebilir. Bu düşünce aklın doğal bir yönelimi olabilir. Ancak bu yaratıcının nasıl bir varlık olduğu, ne istediği, insanlarla ilişki kurup kurmadığı veya tarihe müdahale edip etmediği bambaşka sorulardır. İlk soru felsefenin alanına girerken, ikinci soru dinlerin alanına girer. İnsanlık tarihi boyunca bu iki alan çoğu zaman birbirine karıştırılmıştır.
Belki de tanrı fikri, insan zihninin sonsuzluk karşısında verdiği en büyük cevaptır. İnsan sonlu olduğu hâlde sonsuzu düşünür, ölümlü olduğu hâlde ölümsüzlüğü hayal eder ve sınırlı olduğu hâlde sınırsız olanı anlamaya çalışır. Bu yüzden tanrı düşüncesi yalnızca dinlerin değil, insan bilincinin en derin sorularından biri olarak tarih boyunca varlığını sürdürmüştür.
Tanrı Kavramının Tarihsel Yolculuğu
İnsanlık tarihi incelendiğinde tanrı fikrinin hiçbir zaman bugünkü biçimiyle ortaya çıkmadığı görülür. İlk insanlar bugünkü anlamda tek, mutlak, sonsuz ve aşkın bir tanrı tasavvuruna sahip değildi. Onların dünyası doğanın içinde yaşayan görünmez güçlerle doluydu. Rüzgârın bir ruhu vardı, dağın bir ruhu vardı, nehirlerin, ağaçların ve hayvanların görünmeyen sahipleri vardı. İnsan doğayı yalnızca fiziksel bir gerçeklik olarak değil, canlı bir varlık olarak algılıyordu.
Bu durum yalnızca bilgisizlikle açıklanamaz. İnsan zihni çevresindeki düzeni anlamaya çalışırken kendi bilincini doğaya yansıtmaktadır. Kendisi düşünebildiği için rüzgârın da bir iradesi olduğunu hayal etmiş, kendisi öfkelenebildiği için gökyüzünün de öfkelenebileceğini düşünmüş, kendisi sevinebildiği için yağmurun da bir lütuf olduğuna inanmıştır. Böylece doğa ile insan zihni arasında görünmez bir benzerlik kurulmuştur.
Zaman ilerledikçe topluluklar büyümüş, şehirler kurulmuş ve siyasal organizasyonlar ortaya çıkmıştır. Bu değişim tanrı anlayışını da değiştirmiştir. Küçük kabilelerin ruhları yerini şehirlerin koruyucu tanrılarına bırakmış, ardından çok tanrılı büyük panteonlar ortaya çıkmıştır. Her tanrının belirli bir görevi vardı. Birisi bereketi yönetiyor, diğeri savaşı koruyor, bir başkası denizlere hükmediyor, diğeri ölümün efendisi sayılıyordu.
Eski Mısır’da güneş yaşamın kaynağı olduğu için güneş tanrısı kutsallaştırıldı. Mezopotamya’da nehirlerin taşması hayatı belirlediği için bereket tanrıları öne çıktı. Yunan dünyasında tanrılar insanların büyütülmüş hâli gibiydi; kıskanıyor, öfkeleniyor, âşık oluyor ve hata yapabiliyorlardı. Kuzey toplumlarında savaş hayatın merkezindeydi, bu yüzden tanrılar da savaşçı karakter taşıyordu.
Bu tarihsel çeşitlilik önemli bir gerçeği göstermektedir. İnsanların tanrı tasavvuru yaşadıkları çevreden bağımsız değildir. Çöl insanının tanrısı ile deniz insanının tanrısı aynı değildir. Tarım toplumunun kutsalı ile göçebe toplumun kutsalı farklıdır. İnsan yaşadığı hayatı gökyüzüne taşımış, kendi dünyasını metafizik bir dile çevirmiştir.
Daha sonra insanlık tarihinde önemli bir kırılma yaşanmıştır. Çok sayıdaki tanrının yerini tek bir mutlak tanrı fikri almaya başlamıştır. Bu değişim yalnızca dinî değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir dönüşümdür. Büyük imparatorlukların ortaya çıkmasıyla birlikte tek merkezli yönetim anlayışı güçlenmiş, bu düşünce metafizik alana da yansımıştır. Nasıl ki tek bir hükümdar büyük bir ülkeyi yönetiyorsa, evreni de tek bir mutlak iradenin yönettiği düşünülmeye başlanmıştır.
Tek tanrıcılık insan düşüncesinde önemli bir soyutlama seviyesidir. Artık tanrı yalnızca yağmuru gönderen veya savaşı kazandıran bir güç değildir; bütün evrenin yaratıcısı ve düzenleyicisidir. Fakat burada ilginç bir durum ortaya çıkar. Tanrı tekleşmiş olsa bile onu anlatmak için kullanılan dil değişmez. İnsan yine kendi kavramlarını kullanır. Tanrı konuşur, ister, sever, kızar, ödüllendirir, cezalandırır ve hüküm verir. Bütün bunlar insan zihninin bildiği kavramlardır.
Burada felsefenin sorduğu önemli bir soru ortaya çıkar: Acaba insan gerçekten tanrıyı mı tanımlamaktadır, yoksa kendi zihnini mi gökyüzüne yansıtmaktadır?
Bu soru tarih boyunca birçok filozofun dikkatini çekmiştir. İnsan mutlak olanı anlatırken kaçınılmaz olarak kendi dilini kullanır. Kendi dili ise sonlu dünyanın dilidir. Sonsuzu anlatmak için sonlu kavramlara başvurur. Zamansız olanı zaman kavramıyla, mekânsız olanı mekân kavramıyla açıklamaya çalışır. Böylece tanrı hakkında kurduğu her cümle biraz metafizik, biraz da insanî olmaya başlar.
Belki de tarih boyunca değişen tanrı değildir; değişen insanın tanrıyı anlama biçimidir. Her çağ kendi bilgisini, kendi korkularını, kendi siyasal düzenini ve kendi kültürünü tanrı tasavvuruna taşımıştır. Bu yüzden tanrı kavramının tarihi aynı zamanda insan bilincinin tarihidir.
İnsan gökyüzüne baktığında yalnızca evreni görmez; kendi zihninin sınırlarını da görür. Mutlak olanı ararken kullandığı bütün kavramlar kendi dünyasına aittir. Bu nedenle tanrı düşüncesi yalnızca metafizik bir mesele değil, aynı zamanda insanın kendisini anlama çabasının da bir parçasıdır.
İnsan Neden Tanrıyı Kendisine Benzetir?
İnsan aklı sınırlıdır. Doğduğu andan itibaren yalnızca kendi yaşadığı dünyayı tanır. Gördüğü renkler, işittiği sesler, tattığı tatlar, hissettiği duygular ve yaşadığı tecrübeler zihninin bütün malzemesini oluşturur. Düşündüğü her şey bu malzemelerin yeni biçimlerde birleşmesinden ibarettir. İnsan zihni, deneyimlemediği bir şeyi tasarlamakta zorlanır; bilinmeyeni anlatırken daima bildiği şeylerden hareket eder.
Bu durum yalnızca günlük hayatta değil, metafizik düşüncede de kendisini gösterir. İnsan mutlak olanı anlamaya çalışırken onu kendi zihninin sınırları içinde düşünür. Sonsuzluğu zaman kavramıyla, sınırsızlığı mekân kavramıyla, mutlak iradeyi ise insan iradesine benzer kavramlarla açıklamaya çalışır. Çünkü elinde başka bir dil yoktur.
Bu yüzden tarih boyunca tanrı tasvirleri incelendiğinde dikkat çekici bir benzerlik görülür. Tanrılar insanlar gibi konuşur, insanlar gibi ister, insanlar gibi kızar, insanlar gibi sever ve insanlar gibi karar verir. İnsan kendi psikolojisini gökyüzüne taşımış, kendi zihinsel dünyasını evrenin merkezine yerleştirmiştir.
Bu durum yalnızca eski mitolojilere özgü değildir. Yunan tanrıları insana benzerdi, Mısır tanrıları insan ile hayvanın birleşimiydi, Mezopotamya tanrıları büyük krallar gibi davranıyordu. Fakat tek tanrılı dinlerde de benzer bir eğilim devam etmiştir. Tanrı artık tek ve mutlak kabul edilmiştir; buna rağmen onu anlatırken yine insan dili kullanılmıştır. O konuşur, emreder, sever, gazap eder, affeder, seçer ve hüküm verir. Bunların tamamı insanın kendi hayatından bildiği kavramlardır.
Burada felsefi açıdan önemli bir soru ortaya çıkar: Acaba insan gerçekten tanrıyı mı anlatmaktadır, yoksa kendi zihnini mi anlatmaktadır?
Bir karınca insanı anlamaya çalışsaydı muhtemelen onu dev bir karınca olarak hayal edecekti. Çünkü kendi dünyasının dışına çıkamazdı. Aynı şekilde insan da mutlak olanı anlamaya çalışırken kendi zihninin dışına çıkamaz. Bilmediği şeyi bildiği kavramlarla açıklamak zorundadır. Bu nedenle tanrı hakkında kurduğu her cümlede biraz insan, biraz kültür ve biraz tarih bulunur.
İnsan hangi toplumda doğmuşsa tanrısını da büyük ölçüde o toplumun kavramlarıyla düşünür. Çölde yaşayan toplumun tanrısı suyu nimet olarak gönderir; deniz toplumunun kutsalları denizlere hâkimdir. Savaşçı toplumların tanrıları orduların başında yürürken, tarım toplumlarının tanrıları bereket dağıtır. İnsan yaşadığı hayatı metafiziğe taşır.
Bu durum dinî metinlerde de görülebilir. Tanrı çoğu zaman insanların anlayacağı şekilde konuşur. İnsan diliyle hitap eder, insan örnekleri verir, insan duygularına seslenir. Bunun nedeni gerçekten tanrının insan gibi olması mı, yoksa insanın ancak böyle anlayabilmesi midir? Bu soru kesin olarak cevaplanamaz; fakat insanın bütün metafizik anlatılarında kendi zihinsel sınırlarını taşıdığı açıktır.
Belki de insanlık tarihindeki bütün tanrı tasvirleri, mutlak varlığın kendisini değil, insanın mutlak varlığı kavrama biçimlerini göstermektedir. Çünkü insan ne kadar uzaklara bakarsa baksın, baktığı merceğin camı kendi zihnidir. O merceğin dışına çıkıp evrene dışarıdan bakabilmesi mümkün değildir.
İşte bu nedenle tanrı hakkında ileri sürülen her tanım aynı zamanda insan hakkında da bilgi verir. Bir toplumun tanrısı incelendiğinde o toplumun korkuları, umutları, ahlak anlayışı, siyasal düzeni ve kültürel yapısı da görülebilir. İnsan tanrıyı anlatırken çoğu zaman farkında olmadan kendisini anlatmaktadır.
Burada önemli olan tanrının gerçekten nasıl olduğu değil, insanın onu nasıl düşündüğüdür. Çünkü insanın ulaşabildiği alan kendi bilincinin sınırlarıdır. O sınırların ötesinde ne bulunduğunu kesin olarak bilemez. Bu yüzden tanrı hakkında kurduğu bütün tasvirler, mutlak hakikatin değil, insan zihninin ürettiği sembollerin dili olabilir.
Belki de insanlığın en büyük metafizik yanılgısı, kendi kavramlarının evrenin kavramları olduğunu sanmasıdır. Oysa insanın dili insana aittir; mutlak gerçekliğe değil. Bu nedenle tanrı üzerine konuşurken söylenen her söz kadar, söylenemeyenlerin de farkında olmak gerekir.
Mutlak Varlık Bilinebilir mi?
İnsanlık tarihinin en büyük sorularından biri tanrının var olup olmadığı değil, tanrı hakkında bilgi sahibi olup olamayacağımızdır. Çünkü bir şeyin var olması ile onun mahiyetini bilmek aynı şey değildir. İnsan her gün sayısız olgunun varlığını kabul eder, fakat onların özünü tam olarak açıklayamaz. Bilinç bunlardan biridir. Yaşam bunlardan biridir. Zaman bunlardan biridir. Kütle çekiminin etkilerini biliriz ama zamanın ne olduğunu hâlâ kesin olarak tanımlayamayız. Evrenin büyük kısmını oluşturan karanlık madde ve karanlık enerji hakkında çok az şey biliriz. Bilmediğimiz bu kadar çok şey varken, evrenin dışında olduğu düşünülen mutlak bir gerçeklik hakkında kesin bilgi sahibi olduğumuzu söylemek büyük bir iddia olur.
İnsan evrenin içinde yaşayan bir varlıktır. Tıpkı bir balığın denizi bütünüyle görememesi gibi insan da içinde bulunduğu varoluşu dışarıdan gözlemleyemez. Evrenin tamamını kuşatabilecek bir bakış açısına sahip değildir. Bütün bilgisi duyu organlarının sağladığı veriler ve bu verileri işleyen zihninin ürettiği yorumlardan oluşur. Bu nedenle insanın bilgisi daima kendi varoluş koşullarının sınırları içinde kalır.
Bir göz kendi kendisini doğrudan göremez. Aynaya ihtiyaç duyar. İnsan aklı da kendisini aşan gerçeklikleri doğrudan göremez. Onlar hakkında ancak çıkarımlar yapabilir. Metafizik dediğimiz alan tam da bu noktada başlar. Deneyin bittiği yerde akıl yürütme başlar. Fakat akıl yürütme kesin bilgi üretmez; yalnızca olasılıklar üretir.
İnsan tarih boyunca evrene bakarak bir ilk neden aramıştır. Her sonucun bir sebebi olduğunu gördüğü için evrenin de bir sebebi olması gerektiğini düşünmüştür. Fakat burada önemli bir sorun ortaya çıkar. Sebep-sonuç ilişkisi bu evrenin içinde gözlemlediğimiz bir ilkedir. Bu ilkenin evrenin dışı için de geçerli olup olmadığını bilemeyiz. Çünkü evrenin dışını deneyimleme imkânımız yoktur.
Benzer şekilde zaman kavramı da bu evrene aittir. Biz her olayı geçmiş, şimdi ve gelecek içinde düşünürüz. Oysa evreni yaratan bir ilke varsa onun zamanın içinde mi dışında mı olduğunu bilemeyiz. Çünkü zamanın dışını hayal edebilecek zihinsel araçlara sahip değiliz. Sonsuzluğu bile düşünürken onu bitmeyen zaman olarak tasavvur ederiz. Oysa bu da insan zihninin sınırlı kavramlarından biridir.
Burada insan aklının temel sınırı ortaya çıkar. İnsan yalnızca kendi tecrübe ettiği dünyanın kavramlarıyla düşünebilir. Mekânsızlığı anlatırken mekân kavramını kullanır, zamansızlığı anlatırken zaman kavramını kullanır, mutlak iradeyi anlatırken insan iradesinden hareket eder. Böylece metafizik hakkında konuşurken farkında olmadan fizik dünyanın dilini kullanır.
Bu nedenle tanrı hakkında ileri sürülen birçok tanım kesin bilgi değil, zihinsel tasavvurlardır. Bir filozof tanrıyı mutlak akıl olarak tanımlar, bir başkası mutlak irade olarak görür, bir başkası evrenin kendisiyle özdeşleştirir, bir başkası ise tamamen aşkın kabul eder. Bu çeşitlilik bile insanın metafizik alan hakkında ortak ve kesin bilgiye ulaşamadığını göstermektedir.
Belki de insanın yapabileceği en dürüst tavır, bilmediği yerde bilmiyorum diyebilmektir. Bir yaratıcının var olabileceğini düşünmek mümkündür. Evrenin arkasında aşkın bir gerçeklik bulunabileceğini kabul etmek de mümkündür. Fakat o gerçekliğin mahiyeti, amacı, iradesi, insanlık tarihiyle ilişkisi veya insanlardan ne istediği konusunda kesin bilgi sahibi olduğumuzu söylemek aynı derecede mümkün görünmemektedir.
İnsan çoğu zaman kendi bilgisinin sınırlarını evrenin sınırları zannetmektedir. Oysa bilinmeyen alan bilinen alandan çok daha geniş olabilir. Bir karınca asfaltın üzerinde yürürken şehir planlamasını bilemez. Bir balık okyanusun dışındaki kıtaları bilemez. Aynı şekilde insan da evrenin ötesindeki gerçeklik hakkında sınırlı bir bakış açısına sahip olabilir.
Belki de felsefenin en büyük erdemi cevap vermek değil, sınırları göstermektir. İnsan aklı çok güçlüdür; medeniyetler kurmuş, yıldızlara araç göndermiş ve atomun içine kadar girmiştir. Fakat bütün bu başarılarına rağmen kendi varoluşunun nihai sebebi karşısında hâlâ aynı soruları sormaktadır. Bu durum cehaletin değil, insan olmanın doğal sonucudur.
Bu yüzden tanrı hakkında konuşurken kesin hükümler vermekten çok, epistemolojik alçakgönüllülük göstermek daha tutarlı görünmektedir. İnsan mutlak olanı arayabilir, ona inanabilir, onu inkâr edebilir veya hakkında susmayı tercih edebilir; fakat hiçbir durumda kendi zihninin sınırlarını aşamaz. Belki de mutlak gerçeklik vardır, fakat insan onu ancak kendi bilincinin penceresinden görebildiği kadarıyla anlayabilir.
Dinlerin Tanrısı ile Filozofların Tanrısı Aynı mıdır?
İnsanlık tarihi boyunca tanrı hakkında iki farklı düşünce çizgisi gelişmiştir. Birincisi dinlerin anlattığı tanrıdır; insanlarla konuşan, peygamber gönderen, emirler veren, yasaklar koyan, ödüllendiren ve cezalandıran kişisel tanrı anlayışıdır. İkincisi ise filozofların üzerinde düşündüğü ilk neden, mutlak varlık veya zorunlu varlık fikridir. Bu iki yaklaşım çoğu zaman aynı kabul edilse de aslında birbirinden oldukça farklıdır.
Dinlerin anlattığı tanrı insanlık tarihiyle doğrudan ilişki içindedir. Belirli toplumlara hitap eder, belirli zamanlarda vahiy gönderir, belirli insanları seçer ve insan davranışlarına müdahale eder. Tarihin içine giren, konuşan ve irade ortaya koyan bir tanrıdır. İnsanla ilişki kurduğu için onun hakkında hikâyeler anlatılabilir. Dua eder, cevap beklenir; ibadet edilir, karşılık umulur; günah işlenir, ceza korkusu doğar. Dinî hayatın merkezindeki tanrı, insan hayatının aktif bir öznesidir.
Filozofların tanrısı ise çoğu zaman bambaşka bir yerde durur. O, evrenin ilk sebebidir. Varlığın kaynağıdır. Bütün oluşun arkasındaki zorunlu ilkedir. Fakat insanlarla konuşup konuşmadığı, tarihe müdahale edip etmediği veya belirli bir toplumu seçip seçmediği açık değildir. Onun varlığı evrenin düzeninden hareketle akıl yürütmeyle düşünülür; kutsal anlatılarla değil.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca dinî değil, aynı zamanda epistemolojiktir. Dinlerin tanrısı hakkında bilgi vahiy yoluyla elde edildiği kabul edilir. Filozofların tanrısı hakkında ise akıl yürütme dışında bir yol yoktur. Biri inanca dayanır, diğeri metafizik düşünceye dayanır.
Tarih boyunca birçok filozof bu ayrımı farklı biçimlerde dile getirmiştir. Kimileri tanrıyı evrenin dışında aşkın bir varlık olarak düşünmüş, kimileri evrenin kendisiyle özdeş görmüş, kimileri ise yalnızca zorunlu ilk neden olarak kabul etmiştir. Fakat dikkat çekici olan nokta şudur: Bu filozofların büyük bölümü tanrının günlük olaylara müdahale eden kişisel bir varlık olduğu fikrine mesafeli yaklaşmıştır.
Burada önemli bir soru ortaya çıkar. Eğer evrenin mutlak bir yaratıcısı varsa, bu yaratıcının insanlık tarihi boyunca belirli toplumlarla konuştuğunu nasıl bilebiliriz? Bir insanın “Bana vahiy geldi.” demesi tarihsel bir iddiadır. Bu iddia kabul edilebilir veya reddedilebilir; fakat nesnel olarak doğrulanması mümkün değildir. Çünkü vahiy kişisel bir deneyimdir ve üçüncü kişiler tarafından doğrudan gözlemlenemez.
İnsanlık tarihi boyunca yüzlerce peygamber, bilge, mistik, şaman ve din kurucusu kendisinin hakikati temsil ettiğini söylemiştir. Birbirinden tamamen farklı öğretilerin aynı kesinlik duygusuyla savunulmuş olması, insanı ister istemez şu soruya götürmektedir: Acaba burada konuşan mutlak hakikat midir, yoksa insan zihninin farklı tarihsel yorumları mıdır?
Bu noktada insanın bilgi sınırları yeniden karşımıza çıkar. Bir yaratıcının var olabileceği düşünülebilir. Fakat o yaratıcının hangi dili konuştuğunu, hangi toplumu seçtiğini, hangi kitabı gönderdiğini veya hangi peygamberi görevlendirdiğini kesin olarak bilebilmek çok daha büyük bir iddiadır. Çünkü bunların tamamı tarihsel rivayetlere ve inanç sistemlerine dayanmaktadır.
Belki de dinlerin tanrısı ile filozofların tanrısı arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkar. Birincisi insanlık tarihinin içinde hareket eden kişisel bir tanrıdır; ikincisi ise varlığın temelini açıklamak için kullanılan metafizik bir ilkedir. Birincisi ibadetin konusudur, ikincisi düşüncenin konusudur.
İnsan zihni çoğu zaman bu iki alanı birbirine karıştırmıştır. Evrenin ilk nedenini araştırırken aynı anda ahlak, hukuk ve siyaset düzeni de kurmaya çalışmıştır. Böylece metafizik ile tarih iç içe geçmiş, felsefi tanrı anlayışı ile dinî tanrı anlayışı aynı kavram altında birleşmiştir. Oysa bunlar farklı sorulara verilen farklı cevaplar olabilir.
Belki de insanın ulaşabileceği en makul nokta şudur: Evrenin bir ilk nedeni bulunabilir; fakat bu ilk neden hakkında tarih boyunca anlatılan bütün ayrıntılar insan yorumudur. İnsan mutlak olanı kendi diliyle anlatmaya çalışırken kaçınılmaz olarak kendi kültürünü, kendi psikolojisini ve kendi tarihini de o anlatının içine taşımaktadır. Bu yüzden tanrı üzerine konuşurken kesinlikten çok tevazu, iddiadan çok sorgulama ve dogmadan çok düşünme daha sağlam bir yol gibi görünmektedir.
Tanrı Konuşur mu? Vahiy Mümkün müdür?
İnsanlık tarihinin en büyük iddialarından biri, mutlak varlığın insanlarla konuştuğu iddiasıdır. Bütün büyük dinler bir noktada bu düşünce üzerine kuruludur. Tanrı belirli insanları seçmiş, onlara mesaj vermiş ve bu mesajlar aracılığıyla insanlığa yol göstermiştir. Peygamberlik kurumu ve vahiy anlayışı bu düşüncenin merkezinde yer alır. Fakat felsefi açıdan meseleye bakıldığında burada cevaplanması gereken çok daha temel bir soru vardır: İnsan gerçekten mutlak varlıkla iletişim kurabilir mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca dinleri değil, insan bilgisinin sınırlarını da ilgilendirmektedir.Bir insan “Ben bir ses duydum.” diyebilir. Bir başkası “Rüyamda bana bir mesaj verildi.” diyebilir. Bir diğeri “Kalbime ilham geldi.” diyebilir.
Tarih boyunca milyonlarca insan buna benzer deneyimler yaşadığını söylemiştir. Kimisi bunu melek olarak yorumlamış, kimisi ruhlar olarak görmüş, kimisi atalarının sesi olarak kabul etmiş, kimisi ise tanrının doğrudan konuşması olarak anlamıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bu deneyimlerin yaşanmış olması ile onların kaynağını bilmek aynı şey değildir.
Bir insan gerçekten olağanüstü bir deneyim yaşamış olabilir. Fakat bu deneyimin kaynağının ne olduğunu kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Psikolojik bir süreç olabilir, nörolojik bir süreç olabilir, bilinçaltının ürünü olabilir, kültürel şartlanmaların sonucu olabilir veya gerçekten metafizik bir olay olabilir. İnsan zihni bunlar arasında kesin bir ayrım yapabilecek nesnel araçlara sahip değildir.
Bilim de bu konuda kesin bir hüküm veremez. Çünkü bilim gözlemlenebilir ve tekrar edilebilir olaylarla çalışır. Vahiy ise kişisel bir deneyimdir. Deneyimi yaşayan kişi için mutlak derecede gerçek olabilir; fakat aynı deneyim başkaları tarafından aynı şekilde doğrulanamaz.
Bu nedenle vahiy tarih boyunca bilgi alanından çok inanç alanında değerlendirilmiştir.
İnsanlık tarihinde yalnızca tek bir dinin peygamberleri ortaya çıkmamıştır. Mezopotamya’da kâhinler vardı. Mısır’da rahipler vardı. İran’da Zerdüşt vardı. Hindistan’da bilgeler vardı. Çin’de kutsal öğretmenler vardı. Amerika kıtasında şamanlar vardı. Arabistan’da peygamberler ortaya çıktı. Hepsi görünmeyen dünya ile ilişki kurduğunu söylüyordu.
Burada insan zihni ister istemez şu soruyla karşılaşmaktadır: Hepsi aynı mutlak hakikatin farklı yorumları mıydı? Yoksa hepsi kendi kültürlerinin içinden yükselen tarihsel figürler miydi?
Bu sorunun kesin cevabını verebilmek mümkün değildir.
Çünkü elimizde bulunan bütün bilgiler tarihsel rivayetlerden oluşmaktadır. Rivayetler ise yorum içerir. Olay yaşandıktan sonra aktarılır, nesilden nesile geçer ve her aktarımda yeni anlamlar kazanabilir. Tarih boyunca kutsal metinlerin farklı yorumlara ayrılması, mezheplerin ortaya çıkması ve aynı metinden farklı sonuçlar çıkarılması da bunun göstergesidir.
Belki de burada daha temel bir problem bulunmaktadır. Mutlak olanın sonlu olana nasıl hitap edeceği problemi. Sonsuz olan bir varlık, zaman içinde yaşayan sınırlı bir bilinçle nasıl iletişim kurabilir? Mekândan bağımsız olduğu düşünülen bir gerçeklik, mekân içinde yaşayan bir insana nasıl seslenebilir?
İnsan dili biyolojik bir beynin ürünüyken, mutlak gerçeklik hangi dili kullanacaktır? Bu sorular yalnızca dinî değil, aynı zamanda felsefi sorulardır ve bugüne kadar kesin cevapları verilebilmiş değildir.
Burada insanın kendi psikolojisini de göz önünde bulundurmak gerekir. İnsan büyük kriz dönemlerinde anlam üretmeye daha fazla ihtiyaç duyar. Savaşlar, salgınlar, kıtlıklar, ölümler ve büyük toplumsal çöküşler sırasında kurtarıcı figürlerin ortaya çıkması tesadüf değildir. Belirsizlik arttıkça insan zihni kesinlik arar; karmaşa büyüdükçe güçlü bir otoriteye yönelir.
Peygamberlik kurumunu yalnızca metafizik bir olay olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve psikolojik bir olgu olarak değerlendirmek de mümkündür. Toplumların büyük dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkan karizmatik liderler yalnızca dinî değil, aynı zamanda ahlaki, hukuki ve siyasal reformlar da gerçekleştirmişlerdir. Onların etkisi, vahiy alıp almamalarından bağımsız olarak tarihin akışını değiştirmiştir.
Bütün bunların sonunda insan şu noktaya gelmektedir: Bir yaratıcının varlığı düşünülebilir; fakat bu yaratıcının belirli insanlarla konuştuğunu, belirli kitaplar gönderdiğini ve belirli toplumları seçtiğini kesin olarak bilebilmek mümkün görünmemektedir. Bu alan bilgi alanından çok inanç alanına aittir.
Belki de insanın en dürüst tavrı, inanç ile bilgi arasındaki sınırı korumaktır. İnanmak mümkündür. Şüphe etmek de mümkündür. Fakat metafizik hakkında kesin konuşmak, insan aklının sahip olduğu sınırların ötesine geçmek anlamına gelebilir.
Bu yüzden vahiy meselesi, doğrulanmış bir bilgi olarak değil, insanlık tarihinin en güçlü metafizik iddialarından biri olarak değerlendirilebilir. Onu kabul etmek de reddetmek de bir tercihtir; fakat onu kesin olarak ispatlamak ya da kesin olarak çürütmek bugün için insan bilgisinin sınırlarının dışında görünmektedir.
Sonuç – Tanrı Hakkında Ne Bilebiliriz?
İnsanlık tarihi boyunca sorulan en büyük soru belki de “Tanrı var mıdır?” sorusu değildir. Ondan daha temel bir soru vardır: “İnsan tanrı hakkında gerçekten ne bilebilir?” Çünkü bir şeyin varlığına inanmak ile onun mahiyetini bilmek aynı şey değildir. İnsan binlerce yıldır gökyüzüne bakmış, evreni incelemiş, kutsal metinler yazmış, tapınaklar inşa etmiş ve sayısız felsefi sistem kurmuştur; fakat bütün bunlara rağmen mutlak gerçeklik hakkındaki tartışmalar sona ermemiştir.
Belki de bunun nedeni sorunun kendisidir. İnsan, evrenin içinde yaşayan sonlu bir varlıktır. Kendi doğumunu seçmemiş, kendi bilincini üretmemiş ve kendi ölümünü engelleyememiştir. Böyle bir varlığın evrenin tamamını kuşatan mutlak gerçekliği eksiksiz kavrayabileceğini düşünmek başlı başına büyük bir iddiadır. İnsan aklı ne kadar gelişirse gelişsin, hâlâ kendi varoluşunun sınırları içinde düşünmektedir.
İnsan bilgisinin tamamı duyu organlarıyla başlar. Göz görür, kulak duyar, deri hisseder, dil tadar ve burun koklar. Beyin bunlardan gelen elektriksel sinyalleri bir anlam dünyasına dönüştürür. İnsan evreni doğrudan değil, kendi sinir sisteminin ürettiği yorum üzerinden deneyimler insan mutlak gerçekliğe değil, kendi algısına ulaşmaktadır. Bu durum metafizik alan için çok daha belirgindir.
Tanrı hakkında konuşurken kullandığımız bütün kavramlar insana aittir. Kudret, irade, bilgi, merhamet, adalet, öfke, sevgi ve konuşma gibi kavramların tamamı insanın yaşadığı dünyadan alınmıştır. İnsan sonsuzu anlatırken bile sonlu kavramları kullanmaktadır. Bu nedenle tanrı hakkında kurduğu her cümlede insan zihninin izleri bulunmaktadır. Belki de insan mutlak olanı değil, mutlak olana dair kendi tasavvurunu anlatmaktadır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Evrenin bir sebebi bulunabilir. Varlığın arkasında aşkın bir gerçeklik olabilir. Bütün evren tek bir ilkeden doğmuş olabilir. Bunların hiçbiri aklen imkânsız değildir. Fakat bu ilk nedenin nasıl bir varlık olduğu, bilinç sahibi olup olmadığı, iradesinin bulunup bulunmadığı, insanlarla ilişki kurup kurmadığı veya tarihe müdahale edip etmediği konusunda kesin bilgiye sahip olduğumuzu söylemek mümkün görünmemektedir.
İnsanlık tarihindeki dinler bu boşluğu farklı şekillerde doldurmuştur. Kimisi tanrıyı baba olarak görmüş, kimisi kral olarak düşünmüş, kimisi mutlak yasa koyucu olarak tasvir etmiş, kimisi ise evrenin kendisiyle özdeşleştirmiştir. Bir kısmı tanrıyı kişisel bir varlık olarak kabul ederken, bir kısmı onu bütün varlığın özü olarak anlamıştır. Bu çeşitlilik bile insanın aynı hakikati farklı kavramlarla ifade etmeye çalıştığını göstermektedir.
Belki de insanın yaptığı en büyük hata, kendi ürettiği tasvirleri mutlak hakikatin kendisi sanmasıdır. Bir toplumun tanrı anlayışı başka bir toplumunkinden farklıdır. Bir çağın kutsalı başka bir çağın kutsalından farklıdır. Eğer mutlak gerçeklik değişmiyorsa, değişen şey insanın onu anlama biçimidir. Bu nedenle tanrı hakkında üretilen bütün tanımların aynı zamanda tarihsel ve kültürel yorumlar olduğu göz ardı edilmemelidir.
Bu noktada felsefenin görevi inanç üretmek değil, sınırları göstermektir. İnsan nerede bildiğini, nerede yorum yaptığını ve nerede inandığını ayırt edebilmelidir. Bilgi ile inanç birbirine karıştırıldığında dogmalar ortaya çıkar; inanç ile bilgi arasındaki sınır korunduğunda ise düşünce özgürleşir. İnsan mutlak gerçekliği aramaktan vazgeçmez, fakat ona ulaştığını iddia etmek konusunda daha dikkatli olur.
Belki de insanın ulaşabileceği en makul nokta şudur: Evrenin arkasında aşkın bir gerçeklik bulunabilir. Bu gerçeklik bütün varlığın kaynağı olabilir. Fakat insan onu kendi kavramlarıyla kuşatamaz. Onu anlatmaya çalışırken kullandığı her kelime insan diline, insan psikolojisine ve insan kültürüne aittir. Bu nedenle mutlak olan hakkında söylenen her söz eksik kalacaktır.
İnsan gökyüzüne baktığında aslında kendi sınırlarını da görmektedir. Sonsuzu düşünürken kendi sonluluğunu fark eder. Mutlak olanı ararken kendi acizliğini hisseder. Belki de tanrı düşüncesinin insana kazandırdığı en büyük şey kesin cevaplar değil, düşünmenin kendisidir. Çünkü insanı insan yapan yalnızca cevapları değil, sorularıdır.
Sonuç olarak tanrı, insan zihninin kolayca tanımlayabileceği bir nesne değildir. O, varlığın en derin problemi, metafiziğin en büyük sorusu ve insan bilincinin ulaşmaya çalıştığı en yüksek ufuktur. İnsan ona inanabilir, onu inkâr edebilir veya hakkında susmayı tercih edebilir; fakat hangi yolu seçerse seçsin kendi zihninin sınırlarını aşamaz. Belki de hakikate en yakın tavır, kesin konuşmak değil, hayret etmeyi sürdürebilmektir.
Çünkü insanın bildikleri sınırlıdır, bilmedikleri ise evren kadar büyüktür. Tanrı hakkında söylenebilecek en dürüst söz belki de şudur: Varlığın arkasında aşkın bir hakikat bulunabilir; fakat insanın onu bütünüyle kavrayabilmesi mümkün değildir. İnsan mutlak olanı ancak kendi bilincinin penceresinden görebilir ve o pencere hiçbir zaman bütün ufku göstermeye yetmez.
Son Söz: Kendi Tanrı Anlayışım
Ben bir yaratıcının varlığına ve birliğine inanıyorum. Bu inancım herhangi bir dinî gelenekten veya kutsal metinden değil, evrene bakarken ulaştığım felsefi kanaatten doğmaktadır.
Bilim bir gün evrendeki bütün olayları sebep-sonuç zinciri içerisinde açıklayabilir. Atomların nasıl oluştuğunu, yıldızların nasıl meydana geldiğini, canlılığın hangi biyolojik süreçlerden geçtiğini ve evrenin nasıl işlediğini ayrıntılı biçimde ortaya koyabilir. Fakat bütün bunlar bana göre daha temel bir soruyu ortadan kaldırmaz: Neden yokluk yerine varlık vardır?
Evrenin içindeki bütün varlıklar mümkün varlıklardır. Var oldukları kadar yok olma ihtimalini de kendi doğalarında taşırlar. Hiçbiri varlığını kendisinden almamaktadır. Her biri başka sebeplere bağlı olarak ortaya çıkmakta ve yine başka sebeplerle ortadan kalkmaktadır. Kendisi mümkün olan bir şey kendi varlığının mutlak açıklaması olamaz. Çünkü kendisini var edebilmesi için kendi varlığından önce var olması gerekir ki bu mantıksal olarak mümkün değildir.
Bu nedenle varlığın temelinde, var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan zorunlu bir ilkenin bulunması gerektiğini düşünüyorum. Ben bu zorunlu ilkeye yaratıcı diyorum.
Evrene baktığımda yalnızca maddeyi değil, aynı zamanda olağanüstü bir düzeni görüyorum. Mikro âlemden makro âleme kadar her şey birbirine görünmez bağlarla bağlıdır. Okyanuslarda yaşayan planktonlar atmosferdeki yaşamın devamına katkı sağlar. Ağaçlar oksijen üretir, fakat insanı tanımazlar. Toprağın altında yaşayan canlılar toprağı işler, yıldırımlar atmosferde azot döngüsüne katkıda bulunur, mevsimler belirli bir düzen içinde tekrar eder, gezegenler yörüngelerinde hareket eder ve sayısız biyolojik, kimyasal ve fiziksel mekanizma birbirini tamamlayarak hayatı mümkün kılar.
Bu sistemin içinde birbirini hiç tanımayan, birbirinden tamamen habersiz milyonlarca süreç aynı anda işlemektedir. Bir saatin dişlileri nasıl birbirini tamamlıyorsa, evrenin bütün parçaları da büyük bir uyum içinde hareket etmektedir. Bu düzen, bu matematiksel hassasiyet ve bu ince ayar bana göre yalnızca rastlantılarla açıklanabilecek kadar basit değildir.
Elbette bu düşünce de insan zihninin yaptığı bir yorumdur. İnsan sebep-sonuç ilişkisi kuran bir varlıktır ve belki de bu düzeni açıklarken kendi zihinsel alışkanlıklarını evrene yansıtmaktadır. Bunun kesin olarak ispatlanabileceğini iddia etmiyorum. Fakat bütün bu gözlemler beni evrenin arkasında mutlak bir irade, mutlak bir akıl ve zorunlu bir varlık bulunduğu kanaatine götürmektedir.
Bununla birlikte dinlerin tarif ettiği şekilde insanlarla konuşan, yasa koyan, ödül ve ceza dağıtan, belirli toplumları seçen, insanların ibadetlerinden etkilenen kişisel bir tanrı anlayışını benimsemiyorum. Bana göre yaratıcı, varlığın kaynağıdır; evrenin temelidir; fakat insan zihninin ürettiği antropomorfik tasvirlerin ötesindedir.
Benim inancım korkuya dayanan bir inanç değildir. Cehennem korkusuyla veya cennet beklentisiyle şekillenmiş değildir. Bir karşılık elde etmek, bir ödül kazanmak ya da bir cezadan kurtulmak amacı taşımaz. Yaratıcının benim ibadet etmeme, onu övmeme, ona dua etmeme veya onu tanımama ihtiyaç duyduğunu da düşünmüyorum. Mutlak olanın insanın övgüsüne muhtaç olacağını kabul etmek bana anlamlı gelmiyor.
Ben sadece evrene baktığımda gördüğüm düzenin, varlığın kendiliğinden açıklanamayacak kadar derin olduğunu düşünüyor ve bütün bunların arkasında aşkın bir yaratıcı bulunduğuna inanıyorum. Bu inanç bir korkunun değil, bir zorunluluk hissinin sonucudur; bir dinî bağlılığın değil, varlık üzerine düşünmenin bende oluşturduğu felsefi kanaatin ifadesidir.
Bu nedenle benim için tanrı, dinlerin ayrıntılı biçimde tasvir ettiği kişisel bir varlık değil; varlığın kendisini mümkün kılan mutlak gerçekliktir. Onun mahiyetini bilemeyeceğimi, onu insan kavramlarıyla kuşatamayacağımı ve hakkında kesin hükümler veremeyeceğimi kabul ediyorum. Bildiğim tek şey, evrene baktığımda yokluk yerine varlığın bulunmasının ve bu varlığın böylesine büyük bir düzen içinde işlemesinin bende aşkın bir yaratıcının varlığına dair güçlü bir kanaat uyandırdığıdır. Bunun ötesi ise insan aklının değil, mutlak hakikatin alanıdır. Yaratıcı mutlak ve zorunlu olarak var olduğuna inanıyorum. Ama o hiçbir şekilde tanımlanamaz bilinemez ona amaç ve sıfat atfedilemez..
Bir yanıt yazın