Hegel

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, 1770 yılında Almanya’nın Stuttgart kentinde doğdu. Hegel’in yaşadığı dönem Avrupa tarihinin en sarsıcı çağlarından biriydi. Eski feodal düzen çözülüyor, Aydınlanma düşüncesi yükseliyor, Fransız Devrimi bütün Avrupa’yı etkisi altına alıyor ve modern dünyanın temelleri atılıyordu. Hegel yalnızca bir filozof olarak değil, aynı zamanda tarihin büyük dönüşümlerine doğrudan tanıklık etmiş bir düşünür olarak yetişti. Onun felsefesini anlamak için yaşadığı çağın ruhunu anlamak gerekir. Çünkü Hegel’in sistemi yalnızca soyut kavramlardan oluşmaz; aynı zamanda tarihin, toplumun, siyasetin ve insanlığın gelişiminin felsefi bir açıklamasıdır.

Hegel gençlik yıllarında Tübingen İlahiyat Okulu’nda eğitim gördü. Burada ileride Alman düşüncesinin iki büyük ismi olacak olan Friedrich Wilhelm Joseph Schelling ve Friedrich Hölderlin ile yakın arkadaşlık kurdu. Üçü de Fransız Devrimi’nin özgürlük ideallerinden etkilenmişti. O dönemde Avrupa’nın birçok genç aydını gibi onlar da eski monarşik düzenin sona erdiğini ve insanlığın yeni bir döneme girdiğini düşünüyorlardı. Hegel’in tarih felsefesindeki ilerleme düşüncesinin kökleri büyük ölçüde bu dönemde şekillenmiştir.

Hegel üzerinde en büyük etkiyi bırakan düşünür kuşkusuz Kant’tır. Kant, insan bilgisinin sınırlarını göstermiş ve insan zihninin gerçekliği belirli biçimlerde yapılandırdığını savunmuştu. Fakat Hegel, Kant’ın sisteminde ciddi bir eksiklik gördü. Kant bir taraftan insanın yalnızca fenomenleri bilebileceğini söylüyor, diğer taraftan fenomenlerin arkasında bilinemez bir kendinde şey bulunduğunu kabul ediyordu. Hegel’e göre bu kabul felsefenin tam ortasına çözülemeyen bir problem yerleştiriyordu. Eğer kendinde şey tamamen bilinemezse onun varlığından nasıl söz edilebilir? Hegel’in bütün sistemi büyük ölçüde bu sorudan doğmuştur.

Hegel’in felsefesini anlamaya çalışan birçok insan ilk anda zorlanır çünkü Hegel’in kullandığı dil oldukça karmaşıktır. Fakat onun temel amacı aslında son derece basittir. Hegel şunu anlamaya çalışıyordu: Gerçeklik nasıl gelişir? İnsan düşüncesi nasıl gelişir? Tarih nasıl ilerler? İnsanlık neden sürekli değişmektedir? Bu soruların hepsine tek bir cevap vermeye çalıştı ve bu cevap onun bütün sisteminin merkezinde yer aldı.

Hegel’e göre gerçeklik durağan değildir. Varlık sürekli hareket halindedir. Evren tamamlanmış, donmuş ve değişmez bir yapı değildir. Tam tersine her şey bir oluş süreci içindedir. Bir tohumun ağaca dönüşmesi, çocuğun yetişkine dönüşmesi, toplumların değişmesi, fikirlerin gelişmesi ve tarihin ilerlemesi aynı temel yasaya bağlıdır. Gerçeklik sürekli kendisini aşarak yeni biçimlere dönüşmektedir.

Burada Hegel’in en önemli kavramlarından biri ortaya çıkar: diyalektik. Günümüzde diyalektik kelimesi çok kullanılır fakat çoğu zaman yanlış anlaşılır. Hegel için diyalektik basit bir tartışma yöntemi değildir. Diyalektik, gerçekliğin işleyiş biçimidir. Ona göre hiçbir şey tamamen durağan değildir. Her şey kendi içinde belirli çelişkiler taşır. Bu çelişkiler zamanla gelişime yol açar ve yeni bir durum ortaya çıkarır.

Örneğin bir tohum düşünelim. Tohum olmak, aynı zamanda tohum olmamaya doğru gitmektir. Çünkü tohumun gerçek doğası yalnızca tohum olarak kalmak değildir. İçinde ağaç olma potansiyelini taşır. Tohum büyüdüğünde kendi ilk biçimini ortadan kaldırır ve daha yüksek bir aşamaya geçer. Hegel’e göre bütün gerçeklik buna benzer bir süreçtir. Varlık kendi içinde çelişkiler üretir ve bu çelişkiler gelişimin motoru olur.

Bu noktada Hegel’in meşhur “tez-antitez-sentez” formülünden söz etmek gerekir. Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır. Hegel bu ifadeleri sistematik biçimde neredeyse hiç kullanmamıştır. Buna rağmen onun düşüncesini açıklamak için yaygın biçimde kullanılır. Basit anlamıyla bir durum ortaya çıkar, bu durum kendi karşıtını üretir ve sonunda her ikisini aşan daha yüksek bir birlik meydana gelir. Fakat Hegel’in asıl anlatmak istediği şey bundan daha derindir. Ona göre gerçeklik karşıtlıkları yok ederek değil, onları daha yüksek bir düzeyde birleştirerek gelişir.

Hegel’in kullandığı önemli kavramlardan biri de Aufhebung kavramıdır. Bu Almanca kelimeyi başka dillere tam olarak çevirmek oldukça zordur. Çünkü aynı anda üç anlam taşır. Bir şeyi ortadan kaldırmak, korumak ve daha yüksek bir düzeye taşımak anlamlarını birlikte içerir. Hegel’e göre gelişim tam olarak böyle gerçekleşir. Eski olan tamamen yok olmaz. Yeni olanın içinde korunur fakat dönüştürülmüş bir biçimde varlığını sürdürür. Bir yetişkinin içinde çocukluk yok olmamıştır; aşılmış ve daha yüksek bir biçimde korunmuştur.

Hegel’in düşüncesinde gerçeklik yalnızca maddi nesnelerden oluşmaz. Ona göre evrenin temelinde Geist adı verilen bir ilke vardır. Geist genellikle “Tin”, “Ruh” veya “Zihin” olarak çevrilir. Fakat bu çevirilerin hiçbiri kavramı tam karşılamaz. Hegel’in Geist anlayışı bireysel insan zihninden çok daha geniştir. Bu kavram insanlığın ortak bilincini, kültürü, tarihi, düşünceyi ve anlam üretme kapasitesini kapsar. Hegel’e göre tarih aslında Geist’ın kendi kendisini tanıma sürecidir.

Bu düşünce ilk bakışta oldukça soyut görünür. Ancak Hegel’in kastettiği şeyi anlamak mümkündür. İnsanlık tarihine baktığımızda özgürlük anlayışının giderek geliştiğini görürüz. Antik çağlarda yalnızca birkaç kişinin özgür olduğu düşünülüyordu. Daha sonra özgürlük kavramı genişledi. Modern dünyada ise teorik olarak bütün insanların özgür olduğu kabul edilmektedir. Hegel’e göre bu rastgele bir süreç değildir. Tarihin derin yapısında işleyen bir akıl vardır ve bu akıl özgürlüğün giderek daha fazla ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Bu nedenle Hegel’in ünlü bir sözü vardır: “Gerçek olan akılsaldır, akılsal olan gerçektir.” Bu ifade çoğu zaman yanlış yorumlanır. Hegel burada dünyadaki her şeyin iyi olduğunu söylemez. Anlatmak istediği şey, gerçekliğin tamamen kaotik olmadığıdır. Tarihin, toplumun ve düşüncenin arkasında anlaşılabilir bir mantık bulunmaktadır. Felsefenin görevi de bu mantığı ortaya çıkarmaktır.

Hegel’in sistemi burada yalnızca başlamış olur. Çünkü onun asıl büyük projesi mantığın, doğanın, bilincin, tarihin, dinin, sanatın ve devletin tek bir bütün içinde nasıl geliştiğini göstermektir. Hegel’in gözünde evren birbirinden kopuk parçaların toplamı değil, kendi kendisini geliştiren dev bir organizmadır. Her şey diğer şeylerle bağlantılıdır ve ancak bütün içindeki yeri anlaşılırsa gerçek anlamına kavuşabilir.

Bu yüzden Hegel felsefesinin merkezindeki en temel düşünce şudur: Gerçeklik tamamlanmış bir nesne değil, sürekli gelişen bir süreçtir. Varlık, düşünce ve tarih birbirinden ayrı alanlar değildir. Bunların hepsi aynı büyük gelişim hareketinin farklı görünümleridir. İnsanlık tarihi, aslında evrenin kendi bilincine ulaşma hikâyesidir. Bu nedenle Hegel yalnızca bir metafizikçi değil, aynı zamanda tarihin filozofudur. Onun sisteminde gerçekliği anlamak demek, değişimi, gelişimi ve oluşu anlamak demektir.

Hegel’in felsefesinin gerçekten anlaşılabilmesi için onun en önemli eserlerinden biri olan Tinin Fenomenolojisi üzerinde durmak gerekir. Çünkü bu eser, yalnızca bir bilgi teorisi kitabı değil, aynı zamanda insan bilincinin doğumundan mutlak bilgiye kadar geçirdiği bütün aşamaların hikâyesidir. Hegel bu eserde insan zihninin nasıl geliştiğini anlatmaya çalışır. Ona göre bilinç bir anda ortaya çıkmış tamamlanmış bir şey değildir. Bilinç de tarih gibi, toplum gibi ve doğa gibi gelişen bir süreçtir.

Hegel’e göre insan başlangıçta dünyayı yalnızca doğrudan algılar. İlk bilinç aşamasında kişi gördüğü şeylerin doğrudan doğruya gerçek olduğunu düşünür. Fakat zamanla bunun yeterli olmadığını fark eder. Çünkü algılar değişir, bakış açıları değişir ve görünen şeylerin ardında daha derin ilişkiler bulunduğu anlaşılır. Böylece bilinç daha karmaşık düşünme biçimlerine doğru ilerlemeye başlar. Hegel burada bilincin gelişimini tek tek aşamalar halinde inceler. Her aşama başlangıçta doğru gibi görünür fakat zamanla kendi sınırlarını ve çelişkilerini ortaya çıkarır. Bu çelişkiler yeni bir bilinç biçiminin doğmasına neden olur. Böylece bilinç sürekli olarak kendisini aşar.

Bu noktada Hegel’in en ünlü analizlerinden biri olan efendi-köle diyalektiği ortaya çıkar. Bu kavram yalnızca siyaset veya toplumsal ilişkiler için değil, insan bilincinin yapısını anlamak için de son derece önemlidir. Hegel’e göre insan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Aynı zamanda tanınmak isteyen bir varlıktır. İnsan başkaları tarafından kabul edilmek, değer görmek ve varlığının onaylanmasını ister. Bu nedenle insanlar arasında bir tanınma mücadelesi ortaya çıkar.

Hegel’in örneğinde iki bilinç karşı karşıya gelir. Her biri diğerinden üstün olmak ister. Bu mücadele sonunda biri efendi, diğeri köle haline gelir. İlk bakışta kazanan efendi gibi görünür. Çünkü köle ona hizmet etmektedir. Fakat zamanla ilginç bir durum ortaya çıkar. Efendi üretmez, dönüştürmez ve çalışmaz. Köle ise çalışarak dünyayı dönüştürür, doğaya şekil verir ve kendi yeteneklerini geliştirir. Sonunda gerçek gelişim kölenin tarafında gerçekleşir. Böylece başlangıçta üstün görünen taraf bağımlı hale gelirken, bağımlı görünen taraf gelişimin taşıyıcısı olur.

Bu analiz yalnızca kölelik kurumunun açıklaması değildir. Hegel burada insan gelişiminin temel mekanizmasını göstermeye çalışmaktadır. İnsan ancak mücadele ederek, çalışarak ve dünyayı dönüştürerek kendisini gerçekleştirir. Bilinç pasif bir seyirci değildir. Kendisini faaliyet içinde yaratır.

Hegel’in bilgi anlayışı da bu noktada Kant’tan ayrılır. Kant insan bilgisinin belirli sınırlara sahip olduğunu söylemişti. Ona göre insan fenomenleri bilebilir fakat kendinde şeye ulaşamazdı. Hegel bu ayrımı kabul etmez. Ona göre bilinemez bir gerçeklik fikri kendi içinde çelişkilidir. Çünkü hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir şeyden söz etmek zaten onun hakkında bir şey söylemek anlamına gelir. Bu nedenle Hegel için gerçeklik ilke olarak bilinebilir bir yapıya sahiptir.

Hegel’in düşüncesinde hakikat durağan bir sonuç değildir. Hakikat bir süreçtir. Bu nokta son derece önemlidir. Günlük düşüncede hakikati genellikle tamamlanmış bir bilgi olarak düşünürüz. Oysa Hegel’e göre hakikat gelişimin bütünüdür. Bir ağacı yalnızca tohum olarak tanımlarsak yanılmış oluruz. Ağacı yalnızca gövde olarak tanımlarsak yine eksik kalırız. Gerçek ağaç, tohumdan olgunluğa kadar bütün gelişim sürecinin toplamıdır. Aynı şekilde hakikat de tek bir anın değil, bütün gelişimin sonucudur.

Bu yüzden Hegel’in ünlü ifadelerinden biri şudur: “Hakikat bütündür.” Bu cümle onun bütün sisteminin özeti sayılabilir. Hiçbir şey tek başına anlaşılamaz. Bir kavramın anlamı, diğer kavramlarla ilişkisi içinde ortaya çıkar. Bir birey toplumdan bağımsız düşünülemez. Bir toplum tarihten bağımsız düşünülemez. Tarih de insanlığın genel gelişiminden bağımsız düşünülemez. Gerçeklik devasa bir ilişkiler ağıdır ve her şey ancak bütün içindeki yerinde anlaşılabilir.

Hegel’in mantık anlayışı da burada devreye girer. Geleneksel mantık genellikle çelişmezlik ilkesine dayanır. Bir şey ya A’dır ya da A değildir. Hegel ise çelişkinin yalnızca düşünce hatası olmadığını, gelişimin kaynağı olduğunu savunur. Ona göre gerçeklikte hareket ve değişim varsa, bunun nedeni içsel karşıtlıklardır. Bir şey kendi sınırına ulaştığında kendi karşıtını üretir ve bu süreç yeni bir aşamaya yol açar. Dolayısıyla çelişki yok edilmesi gereken bir kusur değil, gelişimin motorudur.

Bu düşünce Hegel’in ünlü varlık analizinde açıkça görülür. Hegel mantığa en temel kavram olan varlık ile başlar. İlk bakışta bundan daha basit bir kavram düşünülemez gibi görünür. Fakat Hegel dikkat çekici bir şey söyler. Eğer varlığı tamamen belirlenimsiz düşünürsek, onun hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Böyle bir varlık aslında boşluk gibidir. Bu nedenle saf varlık ile saf hiçlik birbirinden ayırt edilemez hale gelir. Fakat bu ikisinin geriliminden yeni bir kavram doğar: oluş. Böylece gerçekliğin en temel yapısının durağan varlık değil, oluş olduğu ortaya çıkar.

Burada Hegel’in evrene bakışının özü görülmektedir. Ona göre gerçeklik bir nesneler koleksiyonu değildir. Evren büyük bir süreçtir. Her şey hareket halindedir. Her şey dönüşmektedir. Her şey kendi içindeki karşıtlıklarla gelişmektedir. Bu nedenle değişim istisna değil, varlığın kendisidir.

Hegel’in sisteminde insan da bu büyük hareketin bir parçasıdır. İnsan yalnızca biyolojik bir canlı değildir. İnsan, evrenin kendi üzerine düşünmeye başlamış halidir. İnsan bilinci sayesinde gerçeklik kendisini tanımaya başlar. Bu nedenle insanlık tarihi sıradan olayların toplamı değil, Geist’ın yani Tin’in kendisini gerçekleştirme sürecidir.

Hegel’in bundan sonraki düşünceleri bizi tarih felsefesine, devlet anlayışına, özgürlük teorisine, din ve sanat yorumuna götürür. İşte Hegel’in modern dünyayı en fazla etkilediği alanlar da bunlardır. Çünkü onun gözünde tarih yalnızca geçmiş olayların kronolojisi değil, özgürlüğün yavaş yavaş ortaya çıkış hikâyesidir. Bu fikir daha sonra Marx’tan modern siyaset teorilerine kadar çok geniş bir etki yaratacaktır.

Hegel’in tarih felsefesi, onun bütün sisteminin kalbinde yer alır. Çünkü Hegel’e göre insanı, toplumu, devleti, dini ve hatta düşüncenin kendisini anlamanın yolu tarihten geçer. Ondan önceki birçok filozof insan doğasının değişmeyen yönlerini araştırmıştı. Hegel ise bakışını değişime çevirdi. Ona göre insanı anlamak için onun ne olduğuna değil, nasıl oluştuğuna bakmak gerekir. Çünkü insan da toplum da düşünce de tarih içinde şekillenir. Bu nedenle Hegel felsefesi özünde bir oluş felsefesidir.

Hegel’in yaşadığı dönemde tarih genellikle olayların sıralanması olarak görülüyordu. Kralların, savaşların ve devletlerin hikâyesi tarih olarak kabul ediliyordu. Hegel ise tarihin görünürdeki olayların arkasında işleyen daha derin bir mantığa sahip olduğunu savundu. Ona göre tarih rastgele ilerleyen bir süreç değildir. Tarihin içinde akıl çalışmaktadır. İnsanlar çoğu zaman kendi çıkarlarının peşinden giderler, tutkularıyla hareket ederler, savaşlar yaparlar ve çatışırlar. Fakat bütün bu karmaşanın arkasında insanlığın özgürlüğe doğru ilerleyişi bulunmaktadır.

Özgürlük kavramı Hegel’in düşüncesinde merkezi bir yere sahiptir. Hegel’e göre dünya tarihinin gerçek konusu özgürlüğün gelişimidir. Tarih boyunca insanlık özgürlüğün ne olduğunu giderek daha iyi anlamıştır. Doğu toplumlarında yalnızca hükümdarın özgür olduğu düşünülüyordu. Antik Yunan ve Roma’da bazı insanların özgür olduğu kabul ediliyordu. Modern dünyada ise ilke olarak bütün insanların özgür olduğu fikri ortaya çıkmıştır. Hegel’e göre tarihin temel yönü işte bu genişlemedir. Tarih, özgürlüğün bilincine varılmasının hikâyesidir.

Burada özgürlük kavramını dikkatle anlamak gerekir. Günümüzde özgürlük çoğu zaman istediğini yapmak olarak anlaşılır. Hegel için özgürlük bundan çok daha derin bir şeydir. Ona göre gerçek özgürlük keyfilik değildir. İnsan yalnızca arzularının peşinden gidiyorsa aslında özgür değildir; çünkü arzularının kölesi haline gelmiştir. Gerçek özgürlük, akla uygun bir yaşam sürmek ve insanın kendi özünü gerçekleştirmesidir. Bu nedenle Hegel’in özgürlük anlayışı bireysel isteklerden çok daha geniştir.

Bu düşünce bizi Hegel’in devlet anlayışına götürür. Hegel devleti yalnızca bir yönetim mekanizması olarak görmez. Ona göre devlet insan özgürlüğünün tarih içinde ulaştığı en yüksek kurumsal biçimlerden biridir. Bu görüş günümüzde birçok insanı şaşırtır çünkü modern bireycilik genellikle devleti bireyin karşısında konumlandırır. Hegel ise birey ile toplumun birbirine karşıt olmadığını düşünür. İnsan ancak bir toplum içinde gerçek anlamda insan olabilir. Dil, kültür, hukuk, eğitim ve ahlak bireyin dışında değil, bireyin oluşumunun içindedir.

Hegel’e göre insan dünyaya tamamen bağımsız bir varlık olarak gelmez. İnsan ancak diğer insanlarla kurduğu ilişkiler içinde kimlik kazanır. Bu nedenle bireyi toplumdan tamamen ayırmak mümkün değildir. Bireysel bilinç bile toplumsal gelişimin bir ürünüdür. İşte bu yüzden Hegel aileyi, sivil toplumu ve devleti özgürlüğün gerçekleşme aşamaları olarak görür. İnsan önce aile içinde yetişir, sonra ekonomik ve toplumsal ilişkilerin bulunduğu sivil toplum alanına girer ve en sonunda devlet içinde daha geniş bir ahlaki bütünün parçası olur.

Burada Hegel’in ahlak anlayışı ortaya çıkar. Kant’ın ahlakı büyük ölçüde bireysel vicdan ve evrensel ödev üzerine kuruluydu. Hegel ise bunun eksik olduğunu düşünür. Çünkü ona göre insan hiçbir zaman soyut bir birey değildir. İnsan her zaman belirli bir kültürün, tarihin ve toplumun parçasıdır. Bu nedenle ahlak yalnızca bireyin iç dünyasında aranamaz. Ahlak toplumsal kurumların içinde somutlaşır. Aile, hukuk, gelenekler ve devlet ahlaki yaşamın taşıyıcılarıdır.

Bu düşünce Hegel’in din anlayışına da yansır. Hegel dini basit bir inanç sistemi olarak görmez. Ona göre din, insanlığın mutlak gerçekliği kavrama girişimlerinden biridir. Fakat din bu gerçekliği imgeler ve semboller aracılığıyla ifade eder. Felsefe ise aynı hakikati kavramlar yoluyla ifade eder. Bu nedenle Hegel için din ve felsefe tamamen farklı alanlar değildir. Her ikisi de aynı gerçeğe yönelir; yalnızca kullandıkları ifade biçimleri farklıdır.

Sanat da Hegel’in sisteminde önemli bir yere sahiptir. Ona göre sanat, mutlak olanın duyusal biçimde görünür hale gelmesidir. Bir heykel, bir tragedya veya bir resim yalnızca estetik bir nesne değildir. Aynı zamanda insan ruhunun kendisini ifade etme biçimidir. Hegel sanat tarihini de bir gelişim süreci olarak yorumlar. Ona göre sanat, din ve felsefe aynı büyük amaca hizmet eder: Tin’in kendisini tanıması.

Burada Hegel’in bütün sistemini bir araya getiren temel düşünce daha açık hale gelir. Ona göre gerçeklik parçalanmış bir yapı değildir. Doğa, insan, toplum, tarih, sanat, din ve felsefe birbirinden kopuk alanlar değildir. Bunların hepsi tek bir büyük sürecin farklı görünümleridir. Bu süreç Tin’in kendi kendisini gerçekleştirme sürecidir. Evren yalnızca maddi nesnelerden oluşan mekanik bir düzen değildir. Aynı zamanda anlamın, bilincin ve özgürlüğün ortaya çıktığı bir gelişim hareketidir.

Bu nedenle Hegel’in felsefesinde en önemli kavramlardan biri “mutlak tin”dir. Mutlak tin, evrenin dışında duran doğaüstü bir varlık değildir. O, bütün tarihsel ve düşünsel gelişimin ulaştığı en yüksek bilinç düzeyidir. İnsanlık sanat, din ve felsefe aracılığıyla kendisini ve evreni anlamaya çalışırken aslında mutlak tin kendi kendisini tanımaktadır. Hegel’in son derece iddialı sistemi burada doruğa ulaşır. Ona göre gerçekliğin nihai amacı kendi bilincine ulaşmaktır ve insan düşüncesi bu sürecin en gelişmiş ifadesidir.

Bu noktada Hegel’in neden modern felsefenin en etkili isimlerinden biri olduğu daha iyi anlaşılır. Çünkü o yalnızca belirli problemlere çözüm üretmeye çalışmamıştır. Bütün gerçekliği tek bir sistem içinde açıklamaya girişmiştir. Varlıktan mantığa, mantıktan doğaya, doğadan insana, insandan tarihe, tarihten devlete, dinden sanata ve felsefeye kadar her şeyi birbirine bağlayan devasa bir yapı kurmuştur. XIX. yüzyılda ortaya çıkan düşünce akımlarının büyük bölümü ya Hegel’in sistemini geliştirmeye ya da ona karşı çıkmaya çalışmıştır. Özellikle Karl Marx, Søren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche ve daha sonra gelen birçok düşünür, kendi felsefelerini büyük ölçüde Hegel’le hesaplaşarak kurmuştur.

Hegel’in bütün sistemini tek cümlede özetlemek gerekirse şunu söyleyebiliriz: Gerçeklik tamamlanmış bir şey değil, kendi iç çelişkileri aracılığıyla gelişen ve sonunda kendi bilincine ulaşmaya çalışan canlı bir süreçtir. İnsanlık tarihi ise bu büyük sürecin özgürlük ve bilinç biçiminde görünmesinden başka bir şey değildir.

Hegel’in sisteminin en dikkat çekici yönlerinden biri, onun yalnızca bir metafizikçi veya tarih filozofu olmamasıdır. Hegel aynı zamanda modern dünyanın nasıl anlaşılması gerektiğine dair son derece kapsamlı bir açıklama sunmaya çalışmıştır. Bu nedenle onun etkisi yalnızca akademik felsefe ile sınırlı kalmamış, siyaset teorisinden tarihe, sosyolojiden teolojiye kadar birçok alana yayılmıştır. Özellikle XIX. yüzyıldan sonra Avrupa düşüncesinde ortaya çıkan büyük tartışmaların önemli bir kısmı doğrudan ya da dolaylı olarak Hegel’in açtığı sorunlarla ilgilidir.

Hegel’in ölümünden sonra öğrencileri ve takipçileri iki büyük gruba ayrıldı. Bir grup Hegel’in sistemini mevcut devlet düzeninin ve geleneksel din anlayışının felsefi savunusu olarak yorumladı. Diğer grup ise Hegel’in diyalektik yöntemini kullanarak mevcut düzeni eleştirmeye başladı. Bu ikinci grup içinde daha sonra Marx gibi isimler ortaya çıkacaktı. Aslında Marx’ın ünlü tarih anlayışını anlamak için önce Hegel’i anlamak gerekir. Çünkü Marx’ın yaptığı şey, Hegel’in diyalektiğini koruyup metafiziğini reddetmekti.

Hegel’e göre tarihin hareket ettirici gücü Tin’in gelişimiydi. Marx ise buna itiraz etti. Ona göre tarihi hareket ettiren şey düşünceler değil, maddi üretim ilişkileriydi. Hegel’de bilinç tarihi belirlerken, Marx’ta tarihsel koşullar bilinci belirliyordu. Fakat dikkat edilirse burada bile diyalektik düşünce korunmuştur. Marx, Hegel’in yöntemini ters çevirdiğini söylerken aslında onun ne kadar büyük bir etkisi altında olduğunu da kabul etmiş oluyordu. Bu nedenle Hegel bilinmeden Marx’ın da tam olarak anlaşılması mümkün değildir.

Hegel’in karşısında duran bir diğer önemli isim Kierkegaard’dır. Kierkegaard, Hegel’in bütün insanlığı kapsayan devasa sistemine karşı bireyin somut varoluşunu savunmuştur. Hegel insanı tarihsel ve toplumsal bütünün bir parçası olarak ele alırken Kierkegaard tek tek bireyin korkularına, seçimlerine ve varoluşsal sorunlarına yönelmiştir. Daha sonra ortaya çıkacak olan varoluşçuluk büyük ölçüde bu tepkinin devamı olacaktır. Bu nedenle modern varoluşçu düşünce de bir bakıma Hegel’e verilen bir cevap olarak okunabilir.

Nietzsche’nin eleştirileri de son derece önemlidir. Nietzsche, Hegel’in tarihte bir amaç ve ilerleme bulunduğu düşüncesine şüpheyle yaklaşmıştır. Ona göre tarih zorunlu olarak daha yüksek bir noktaya ilerlememektedir. İnsanlık tarihine anlam yüklemek çoğu zaman insanın kendi arzularını tarihe yansıtmasından ibarettir. Nietzsche’nin bu eleştirisi daha sonra XX. yüzyıldaki birçok düşünürü etkilemiştir. Özellikle modern dönemde tarihin tek bir yönü veya nihai amacı olup olmadığı sorusu büyük ölçüde Hegel’in mirası etrafında şekillenmiştir.

Hegel’e yöneltilen en güçlü eleştirilerden biri de sisteminin aşırı kapsamlı olmasıdır. Hegel neredeyse bütün gerçekliği açıklamaya çalışan bir yapı kurmuştur. Ancak bazı düşünürler bunun imkânsız olduğunu savunmuştur. İnsan bilgisinin sınırlı olduğu düşünüldüğünde, bütün tarihi, toplumu, sanatı, dini ve düşünceyi tek bir sistem içinde açıklama girişimi aşırı iddialı görünmektedir. Özellikle XX. yüzyılda ortaya çıkan birçok filozof, büyük sistemlerin yerine daha sınırlı ve daha özel araştırmalara yönelmiştir.

Buna rağmen Hegel’in önemi azalmamıştır. Çünkü onun asıl gücü verdiği cevaplarda değil, ortaya koyduğu bakış açısındadır. Hegel insanlara hiçbir şeyin izole halde anlaşılamayacağını öğretmiştir. Bir düşünceyi anlamak için onun tarihini bilmek gerekir. Bir toplumu anlamak için onu ortaya çıkaran süreçleri incelemek gerekir. Bir kavramı anlamak için onun hangi problemlerden doğduğunu görmek gerekir. Bu tarihsel bakış açısı günümüzde bile sosyal bilimlerin ve beşerî bilimlerin temel yöntemlerinden biri olarak yaşamaya devam etmektedir.

Hegel’in felsefesinde belki de en temel fikir şudur: Gerçeklik bir nesne değil, bir süreçtir. İnsanlar çoğu zaman dünyayı tamamlanmış şeylerden oluşan bir yapı olarak düşünürler. Hegel ise oluşu varlıktan daha temel kabul eder. Bir ağacın ne olduğunu anlamak için yalnızca bugünkü haline bakmak yetmez; tohumdan bugüne kadar geçirdiği bütün gelişimi görmek gerekir. Aynı şekilde insanı anlamak için yalnızca şu anki durumuna değil, tarihine bakmak gerekir. Toplumları anlamak için de onları meydana getiren uzun tarihsel süreçleri incelemek gerekir.

Bu nedenle Hegel’in felsefesinde zaman son derece önemli bir yer tutar. Platon’un dünyasında değişmeyen idealar ön plandaydı. Aristoteles’te varlıkların özleri merkeziydi. Descartes’ta düşünen özne ön plana çıkmıştı. Kant’ta bilginin koşulları araştırılmıştı. Hegel ise tarihin ve gelişimin kendisini felsefenin merkezine yerleştirdi. Bu yüzden birçok tarihçi ve filozof onu modern tarih bilincinin kurucularından biri olarak kabul eder.

Hegel’in sistemi en sonunda şu düşünceye ulaşır: İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin ve ekonomik ilişkilerin tarihi değildir. Aynı zamanda özgürlük bilincinin gelişim tarihidir. İnsan yavaş yavaş kendi özgürlüğünün farkına varır. Toplumlar yavaş yavaş daha karmaşık özgürlük biçimleri üretir. Hukuk, ahlak, sanat, din ve felsefe bu sürecin farklı ifadeleridir. Tarihin anlamı da burada yatar. Tarih, Tin’in kendi kendisini tanımasının hikâyesidir.

Bugün Hegel’in birçok görüşü tartışmalı bulunabilir. Tarihin zorunlu bir amacı olduğu düşüncesi eleştirilebilir. Devlete verdiği merkezi rol sorgulanabilir. Metafiziği fazla iddialı görülebilir. Fakat onun ortaya koyduğu bazı temel fikirler hâlâ canlılığını korumaktadır. Gelişim fikri, tarihsel bilinç, diyalektik düşünme, toplumsal ilişkilerin önemi, özgürlüğün tarihsel oluşumu ve bireyin toplumdan bağımsız düşünülemeyeceği görüşü günümüzde hâlâ tartışılmaya devam etmektedir.

Kant insan aklının sınırlarını göstermeye çalışmıştı. Hegel ise o sınırları aşarak bütün gerçekliği tek bir süreç içinde anlamaya çalıştı. Kant’ın dünyasında bilgi ile bilinemez olan arasında kesin bir sınır vardı. Hegel’in dünyasında ise gerçeklik bütünüyle anlaşılabilir bir gelişim hareketidir. Kant felsefesinin merkezinde insanın bilgi koşulları bulunurken, Hegel’in merkezinde tarihsel olarak gelişen Tin bulunur. Bu nedenle Hegel, Kant’ın başlattığı Alman idealizmini zirveye taşıyan filozof olarak kabul edilir.

Hegel’in bütün sistemini birkaç cümlede özetlemek gerekirse; gerçeklik sürekli değişen ve gelişen bir süreçtir. Bu gelişimin motoru çelişkilerdir. Tarih rastgele olaylardan oluşmaz, özgürlük bilincinin gelişimidir. İnsan yalnızca bireysel bir varlık değil, tarihsel ve toplumsal bir varlıktır. Hakikat tek tek parçalar halinde değil, ancak bütün içinde anlaşılabilir. Felsefenin görevi de bu büyük bütünün iç mantığını ortaya çıkarmaktır.

Hegel bize çelişkilerin yok edilmesi gereken hatalar değil, gelişimin kaynağı olduğunu öğretir. Her düşünce, her toplum ve her kurum zamanla kendi sınırlarını ve karşıtını üretir. Bu karşıtlıklar çatışır ve sonunda daha yüksek bir birlik ortaya çıkar. Hegel’in diyalektik anlayışı budur. Gelişim, karşıtlıkların mücadelesiyle gerçekleşir.

Hegel’in ikinci büyük öğretisi, hakikatin tek tek parçalarda değil, bütünün içinde bulunduğudur. Bir bireyi toplumdan, toplumu tarihten, tarihi insanlığın genel gelişiminden ayırarak anlayamayız. Her şey birbirine bağlıdır. Bu yüzden onun ünlü sözü “Hakikat bütündür.” ifadesidir. Bir şeyin gerçek anlamı ancak bütün içindeki yeri anlaşılırsa ortaya çıkar.

Hegel’e göre insan yalnızca biyolojik bir canlı değildir; tarihsel ve toplumsal bir varlıktır. İnsan kimliğini tek başına oluşturmaz. Dilini, kültürünü, ahlakını ve düşünme biçimini toplum içinde kazanır. Bu nedenle birey ile toplum birbirinin karşıtı değil, birbirini oluşturan iki unsurdur.

Hegel’in tarih anlayışı da son derece özgündür. Ona göre tarih rastgele olayların toplamı değildir. Tarihin içinde akıl işler ve insanlık giderek özgürlüğün bilincine ulaşır. Tarih, insanın kendi özgürlüğünü keşfetme sürecidir. Bu nedenle savaşlar, devrimler ve büyük toplumsal değişimler yalnızca siyasi olaylar değil, insanlığın gelişiminin aşamalarıdır.

Hegel ayrıca bilincin de geliştiğini savunur. İnsan doğuştan tamamlanmış bir bilinçle dünyaya gelmez. Bilinç deneyimlerle, çatışmalarla ve tarihsel süreçlerle olgunlaşır. İnsan kendisini ancak başkalarıyla ilişki kurarak ve dünyayı dönüştürerek gerçekleştirebilir.

Metafizik düzeyde ise Hegel, evrenin temelinde Geist (Tin) adını verdiği akılsal ve tarihsel bir gelişim süreci bulunduğunu ileri sürer. Ona göre doğa, toplum ve insanlık tarihi bu Tin’in kendi kendisini tanıma hareketidir. İnsan düşüncesi, evrenin kendi üzerine düşünmeye başlamış halidir.

Kısacası Hegel’den öğrendiğimiz en önemli ders şudur: Dünyada hiçbir şey tek başına, durağan ve değişmez değildir. Her şey tarihsel bir süreç içinde oluşur, kendi iç çelişkileriyle gelişir ve ancak bütünü içinde anlam kazanır. Hegel felsefesi bize gerçekliği nesneler topluluğu olarak değil, sürekli hareket eden canlı bir süreç olarak görmeyi öğretir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir