Ahlak Nedir

Ahlakın Doğduğu Yer

İnsan dünyaya geldiğinde yalnızca biyolojik bir canlıdır. Açlık hisseder, susar, üşür, korkar ve acı çeker. Bunların hiçbirini öğrenmez; bunlar canlı olmanın doğal sonuçlarıdır. Fakat doğduğu anda ne adaleti bilir ne merhameti ne de iyi ile kötüyü ayırt edebilir. Bir bebeğin zihninde ahlaki ilkeler yoktur. Varsa yalnızca yaşama tutunma eğilimi vardır. Nefes almak, beslenmek, korunmak ve büyümek onun bütün dünyasını oluşturur.

İnsan diğer birçok canlı gibi kısa sürede kendi başına yaşayabilecek bir varlık değildir. Bir tay doğduktan birkaç saat sonra yürüyebilir, birçok memeli kısa sürede annesinin peşinden gidebilir. İnsan yavrusu ise yıllarca başkasının bakımına muhtaçtır. Tek başına bırakıldığında yaşamını sürdüremez. Bu zayıflık, insanı doğanın en güçlü canlısı değil, en çok yardıma ihtiyaç duyan canlılarından biri hâline getirmiştir.

Tek başına yaşayamayan insan, birlikte yaşamak zorundadır. Aileyi, kabileyi, köyü ve sonunda medeniyeti doğuran şey büyük ölçüde bu zorunluluktur. Birlikte yaşamak ise yalnızca aynı yerde bulunmak değildir; aynı zamanda paylaşmayı, beklemeyi, sıraya girmeyi, birbirine güvenmeyi ve ortak kurallar altında hareket etmeyi gerektirir.

Örnek aynı avın peşinde koşan on insanın hiçbir kural olmadan yaşadığını varsayalım. Güçlü olan her şeyi alır, zayıf olan aç kalır, herkes birbirinden çalmaya başlar ve hiç kimse yarın elindeki şeyi koruyabileceğinden emin olamaz. Böyle bir topluluk uzun süre ayakta kalamaz. Sürekli çatışmanın olduğu yerde üretim azalır, güven kaybolur ve topluluk dağılır.

İnsan bunu yaşayarak öğrenmiştir. Hayatta kalabilmek için yalnızca güçlü olmak yetmez; güvenilir bir topluluk kurmak da gerekir. Güvenin oluşabilmesi için ise bazı davranışların kabul edilmesi, bazılarının ise sınırlandırılması gerekir. Böylece yazılı olmayan ilk kurallar ortaya çıkmıştır. Önce alışkanlık hâline gelen bu davranışlar, zamanla geleneğe, örfe, hukuka ve sonunda ahlak dediğimiz yapıya dönüşmüştür.

Bu yüzden ahlakı doğanın içine yerleştirilmiş görünmez bir yasa olarak değil, insan topluluklarının uzun tarihsel tecrübelerinin ürünü olarak görmek daha anlaşılır görünmektedir. İnsanlar binlerce yıl boyunca hangi davranışların birlikte yaşamayı kolaylaştırdığını, hangilerinin ise topluluğu çöküşe götürdüğünü deneyimleyerek öğrenmişlerdir. Yaşamı kolaylaştıran davranışlar övülmüş, zarar veren davranışlar kınanmıştır. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu ortak tecrübe zamanla ahlaki değerler hâline gelmiştir.

Bugün dürüstlük, sadakat, yardımlaşma veya güven gibi kavramları ahlaki değerler olarak görüyoruz. Bunun nedeni onların soyut bir kutsallık taşıması değil, insan topluluklarının varlığını sürdürebilmesi için vazgeçilmez olmalarıdır. Aynı şekilde hırsızlık, ihanet veya cinayet de yalnızca bireye zarar verdikleri için değil, ortak yaşamın temelini sarstıkları için kötü kabul edilmiştir.

Bu bakımdan ahlak, insanın doğuştan getirdiği bir bilgi değil, birlikte yaşayabilmek için geliştirdiği tarihsel bir çözüm biçimidir. İnsan önce yaşamını korumaya çalışmış, sonra bu yaşamı güven içinde sürdürebilmek için kurallar üretmiş, sonunda da bu kuralları ahlak adı altında ortak bir değerler sistemine dönüştürmüştür.

İyi ve Kötü Nasıl Ortaya Çıktı?

İnsan çevresini tanımaya başladıkça yalnızca nesneleri değil, olayları da sınıflandırmaya başlar. Daha çocukluk döneminde bazı davranışların kendisine fayda sağladığını, bazılarının ise zarar verdiğini yaşayarak öğrenir. Ateş yakar, su susuzluğu giderir, yüksekten düşmek acı verir, yemek doyurur. Dünya yavaş yavaş zihinde faydalı ve zararlı olarak iki temel gruba ayrılır.

Aynı süreç insanlar arasındaki ilişkilerde de yaşanır. Yardım eden bir insan güven verir, saldıran bir insan korku uyandırır, sözünü tutan biriyle iş yapmak kolaylaşır, sürekli yalan söyleyen biriyle yaşamak ise zorlaşır. İnsan zihni bu deneyimleri hafızasında biriktirir ve zamanla davranışları da faydalı ile zararlı olarak ayırmaya başlar.

İyi ve kötü dediğimiz kavramların ilk tohumu burada atılmıştır. İnsan, yaşamını kolaylaştıran davranışları benimsemiş, yaşamını zorlaştıran davranışlardan uzak durmuştur. Zaman içinde bu bireysel deneyimler ortak toplumsal deneyimlere dönüşmüş, aynı davranışlar yüzlerce yıl boyunca tekrarlandıkça gelenek hâline gelmiştir.

Bir insanın öldürülmesi yalnızca o kişinin hayatının sona ermesi anlamına gelmez. Aynı zamanda topluluk içinde korku üretir. İnsanlar kendilerini güvende hissetmemeye başlarlar. Güven kaybolduğunda ticaret zayıflar, üretim azalır, insanlar birbirlerinden şüphe eder ve toplumsal düzen bozulur. Cinayetin kötü görülmesinin temelinde bu toplumsal sonuçlar vardır.

Hırsızlık da aynı şekilde değerlendirilmiştir. İnsan emeğiyle elde ettiği şeyi korumak ister. Eğer ürettiği her şeyin bir gün elinden alınabileceğini düşünürse çalışmak için gerekli motivasyonunu kaybeder. Ortak güven sarsılır ve toplumun üretme gücü zayıflar. Bu yüzden mülkiyetin korunması zamanla ahlaki bir ilkeye dönüşmüştür.

Yalan söylemek de benzer sonuçlar doğurur. İnsan ilişkilerinin temelinde güven vardır. Güven ortadan kalktığında aile ilişkileri bozulur, dostluklar zayıflar, ticaret yapılamaz ve insanlar sürekli birbirlerinden şüphe etmeye başlarlar. Bu nedenle dürüstlük yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal düzenin devamı için gerekli bir alışkanlıktır.

İnsan önce bu davranışların sonuçlarını yaşamış, daha sonra onları ahlaki kavramlarla ifade etmiştir. Önce deneyim gelmiş, ardından kavram doğmuştur. İnsanlık tarihindeki birçok ahlak ilkesi uzun teorik tartışmalar sonucunda değil, ortak yaşanmışlıkların birikmesiyle oluşmuştur.

Bu nedenle iyi ve kötü kavramlarını doğanın içinde hazır bulunan mutlak gerçeklikler olarak görmek yerine, insanın yaşam tecrübesinden doğmuş zihinsel kategoriler olarak değerlendirmek mümkündür. İnsan hayatını kolaylaştıran davranışlara iyi, hayatını zorlaştıran davranışlara kötü adını vermiştir. Bu isimler zamanla kültürün içine yerleşmiş, eğitim yoluyla yeni nesillere aktarılmış ve sonunda sanki doğuştan varmış gibi algılanmaya başlanmıştır.

İyi ve kötü üzerine yapılan bütün tartışmaların altında aslında tek bir soru yatmaktadır: Hangi davranış insanın yaşamını daha güvenli, daha huzurlu ve daha sürdürülebilir hâle getirir? İnsanlık tarihi boyunca verilen cevaplar değişmiş olabilir; fakat sorunun kendisi büyük ölçüde aynı kalmıştır.

Ahlak Neden Toplumdan Topluma Değişir?

Dünyanın farklı coğrafyalarına bakıldığında insanların aynı olay karşısında birbirinden tamamen farklı hükümler verdiği görülür. Bir toplumun kutsal kabul ettiği bir davranış başka bir toplum için sıradan olabilir. Bir yerde ayıp sayılan bir davranış başka bir yerde doğal karşılanabilir. Giyim biçimleri, evlilik anlayışı, miras hukuku, aile yapısı, cinselliğe bakış, hatta yeme içme alışkanlıkları bile toplumdan topluma değişmektedir.

Bu farklılık birçok insanı “Öyleyse ahlak diye bir şey yoktur.” sonucuna götürmektedir. Oysa değişen şey ahlakın kendisi değil, insanların yaşam şartlarıdır. İnsanlar farklı iklimlerde, farklı ekonomik koşullarda, farklı üretim biçimleri içinde yaşamış ve her toplum kendi ihtiyaçlarına göre kurallar geliştirmiştir.

Çölde yaşayan bir toplum ile deniz kıyısında yaşayan bir toplum aynı alışkanlıklara sahip değildir. Göçebe yaşayan bir topluluk ile yerleşik yaşayan bir topluluğun aile düzeni de aynı değildir. Tarımla geçinen bir toplumun ihtiyaçları ile sanayi toplumunun ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Hayat değiştikçe onu düzenleyen kurallar da değişmektedir.

Bu yüzden ahlakı donmuş ve değişmez kurallar bütünü olarak görmek yerine yaşayan bir organizma gibi düşünmek daha doğru görünmektedir. Toplum değiştikçe ahlak da değişir. İnsanların ihtiyaçları değiştikçe kurallar da yeniden şekillenir. Tarihte bunun sayısız örneği vardır.

Bir zamanlar birçok toplumda kölelik doğal kabul edilmiştir. Bugün aynı uygulama insanlık suçu olarak görülmektedir. Geçmişte çocuk yaşta evlilik birçok kültürde sıradan karşılanırken bugün birçok ülkede suç kabul edilmektedir. Kadının toplumsal konumu, miras hakkı, eğitim hakkı ve siyasal hakları da tarih boyunca büyük değişimler geçirmiştir. Eğer ahlak değişmez olsaydı bu dönüşümlerin hiçbirini açıklamak mümkün olmazdı.

Fakat bu değişimin altında dikkat çeken ortak bir çizgi bulunmaktadır. İnsanlar hangi çağda yaşarsa yaşasın güven içinde yaşamak, çocuklarını korumak, emeğinin karşılığını almak ve korku içinde yaşamamak ister. Kurallar değişir ama onları doğuran ihtiyaç büyük ölçüde aynı kalır.

İşte bu nedenle ahlakı yalnızca kurallarda aramak yerine o kuralları doğuran sebeplerde aramak gerekir. Başörtüsü, domuz eti, evlilik biçimi veya günlük yaşam alışkanlıkları kültürel tercihler olabilir. Fakat güven, iş birliği, üretim, dayanışma ve yaşamın korunması hemen her toplumun temel ihtiyaçları arasında yer alır.

Bir toplumun kendi içinde oluşturduğu ahlak sistemi başka bir toplum için hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Fakat hiçbir toplum sürekli korku içinde yaşamak, sürekli savaşmak, sürekli aç kalmak veya sürekli birbirini öldürmek üzerine bir medeniyet kuramaz. Çünkü böyle bir yapı kendi kendisini kısa sürede yok eder.

Bu nedenle ahlakın görünen yüzü kültüre aittir, fakat görünmeyen kökleri insanın yaşam mücadelesinin içinde aranmalıdır. Kurallar değişebilir, değerler değişebilir, yasalar değişebilir; fakat birlikte yaşayabilmek için duyulan ihtiyaç değişmediği sürece insanlar yeni kurallar üretmeye devam edecektir. Ahlak dediğimiz şey de bu tarihsel üretimin bir sonucudur; her çağ kendi hayat şartlarına göre onu yeniden biçimlendirmiştir.

Empati ve Ahlaki Yargının Doğuşu

İnsan yalnızca kendi hayatını yaşayan bir varlık değildir. Çevresindeki insanların davranışlarını gözlemler, onları anlamaya çalışır ve zamanla kendi yaşadığı olaylarla başkalarının yaşadığı olaylar arasında benzerlik kurmaya başlar. İşte empati dediğimiz şey bu zihinsel yeteneğin adıdır.

Empati doğuştan hazır bir bilgi olarak gelmez. Hiçbir çocuk dünyaya başkasının acısını anlayarak gelmez. Önce kendi acısını öğrenir. Düşer, canı yanar, korkar, yalnız kalır, üzülür ve sevinir. Hayat boyunca yaşadığı bu deneyimler hafızasında birikir. Daha sonra başka bir insanın benzer bir durum yaşadığını gördüğünde kendi tecrübelerini onun üzerine yansıtmaya başlar. Başkasının yaşadığı acıyı kendi geçmişi üzerinden anlamaya çalışır.

Bu nedenle empatiyi mistik bir güç olarak görmek yerine öğrenilmiş bir zihinsel beceri olarak değerlendirmek mümkündür. İnsan kendi başına gelmesini istemediği bir olayın başkasının da başına gelmesini istemez. Çünkü o olayın ne hissettirdiğini kendi hayatından bilir. Acının anlamını acı çekerek öğrenmiştir.

Bir çocuğun aç kaldığını gördüğümüzde içimiz sıkılır. Bunun nedeni açlığın ne olduğunu bilmemizdir. Bir insanın işkence gördüğünü duyduğumuzda rahatsız oluruz; çünkü acının nasıl bir şey olduğunu hayatımızın bir döneminde deneyimlemişizdir. Kendimizi o kişinin yerine koyabildiğimiz ölçüde duygusal tepki veririz.

Empati geliştikçe insan yalnızca kendi yaşamını değil, çevresindeki insanların yaşamını da düşünmeye başlar. Çünkü yaşadığı toplumun güvenliği ile kendi güvenliği arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu fark eder. Sürekli şiddetin yaşandığı, kimsenin kimseye güvenmediği, emeğin korunmadığı bir toplumda kendisinin de huzur içinde yaşayamayacağını bilir. Böylece başkalarının güvenliği ile kendi güvenliği aynı zeminde buluşmaya başlar.

İnsanların cinayet, işkence, kölelik veya çocuk istismarı karşısında güçlü tepki göstermesinin nedeni de burada aranabilir. Bu davranışlar yalnızca mağduru değil, ortak yaşamın güven duygusunu da zedeler. Her insan bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kendisini o mağdurun yerine koyar ve aynı şeyin kendi başına gelme ihtimalini düşünür. Bu düşünce ahlaki tepkinin psikolojik temelini oluşturur.

İnsan çoğu zaman başkasını düşündüğünü sanırken aslında kendi yaşamının mümkün geleceğini de düşünmektedir. Empati yalnızca başkasını anlamak değildir; aynı zamanda “Ben de onun yerinde olabilirdim.” diyebilmektir. Bu yüzden ahlaki tepkinin altında yalnızca merhamet değil, ortak insanlık deneyimi de bulunmaktadır.

Ahlakın önemli bir bölümü işte bu ortak deneyimlerden doğmuştur. İnsan kendi acısını tanıdığı için başkasının acısını da anlamaya çalışır. Kendi korkusunu bildiği için başkasının korkusunu da ciddiye alır. Kendisi özgür yaşamak istediği için başkasının da özgür yaşamasını ister. Böylece bireysel tecrübeler zamanla ortak değerlere dönüşür ve toplumun ahlak anlayışını şekillendirir.

Belki de ahlakın en güçlü dayanağı burada yatmaktadır. İnsan, kendi hayatını anlamaya çalışırken farkında olmadan başkalarının hayatını da anlamaya başlar. Empati, ortak yaşamın görünmeyen köprüsüdür; insanların birbirini tanımadan bile birbirine bağlanmasını sağlayan zihinsel bir yetenektir.

Evrensel Ahlak Var mıdır?

İyi ve kötü gerçekten var mıdır, yoksa bunlar insan zihninin ürettiği kavramlar mıdır? Bir davranış bütün insanlar için aynı anda doğru olabilir mi, yoksa her toplum kendi ahlakını kendisi mi üretir?

Bu soruya cevap verebilmek için önce insanın yaşadığı dünyaya bakmak gerekir. Çünkü doğada ne iyi vardır ne de kötü vardır. Deprem meydana geldiğinde kimin öleceğini hesaplamaz. Sel felaketi çocukla yaşlıyı ayırmaz. Bir aslan ceylanı yakaladığında onun yavrusu olup olmadığını düşünmez. Bir kartal avına saldırırken merhamet göstermez. Doğada yalnızca olaylar vardır; iyi ve kötü dediğimiz kavramlar ise insan zihninin bu olaylara yüklediği anlamlardan oluşur.

İnsan kendi hayatını yaşarken bazı olayların kendisine acı verdiğini, bazılarının ise yaşamını kolaylaştırdığını görür. Bu deneyimler zaman içinde zihinde sınıflanmaya başlar. Zarar veren davranışlar kötü, fayda sağlayan davranışlar iyi olarak adlandırılır. Aslında insan doğayı değil, kendi yaşamsal tecrübesini yorumlamaktadır.

Bu yüzden iyi ve kötü mutlak gerçeklikler değil, insanın yaşam deneyiminden doğmuş kavramlardır. Bir davranış insanın güvenliğini artırıyorsa olumlu, azaltıyorsa olumsuz değerlendirilir. Aynı davranış farklı şartlarda farklı anlamlar kazanabilir.

Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Barış zamanında öldürmek ağır bir suç kabul edilirken savaş sırasında aynı davranış kahramanlık olarak görülebilmiştir. Bir toplum kendi üyelerini öldürmeyi yasaklarken düşman topluluğa karşı aynı eylemi ödüllendirebilmiştir. Burada değişen öldürme fiili değildir; değişen insanların o davranışı değerlendirdiği şartlardır.

Bu durum ahlakın büyük ölçüde tarihsel ve toplumsal olduğunu göstermektedir. İnsanlar içinde bulundukları hayat şartlarına göre kurallar üretmiş, daha sonra bu kuralları mutlak doğrular gibi kabul etmeye başlamışlardır. Oysa tarih değiştikçe ahlak anlayışı da değişmiştir.

Kölelik bunun en açık örneklerinden biridir. Binlerce yıl boyunca birçok toplum köleliği doğal kabul etmiş, hukukunu bunun üzerine kurmuş ve hiçbir ahlaki problem görmemiştir. Bugün ise aynı uygulama insanlık suçu olarak değerlendirilmektedir. Değişen insan doğası değildir; değişen toplumun kendisini ve insanı anlama biçimidir.

Aynı durum kadın hakları, çocuk hakları, eğitim, evlilik, çalışma hayatı ve özgürlük anlayışı için de geçerlidir. Geçmişte olağan görülen birçok uygulama bugün kabul edilemez bulunmaktadır. Eğer ahlak değişmez olsaydı bu dönüşümlerin hiçbirini açıklamak mümkün olmazdı.

Bütün bunlara rağmen insanlığın ortak bazı eğilimleri bulunduğu da inkâr edilemez. İnsan öldürülmek istemez, işkence görmek istemez, aç kalmak istemez, emeğinin çalınmasını istemez ve korku içinde yaşamak istemez. Bu durum herhangi bir kültürün ürünü değil, biyolojik canlı olmanın doğal sonucudur. İnsan önce kendi hayatını korumak ister, sonra bu isteğini yaşadığı topluma taşır.

Belki de evrensel olan şey kurallar değil, kuralları doğuran ihtiyaçtır. Toplumlar farklı çözümler üretmiş olabilir; fakat çözmeye çalıştıkları problem büyük ölçüde aynıdır. Güven içinde yaşayabilmek, emeği koruyabilmek, çocukları büyütebilmek ve topluluğun devamını sağlayabilmek.

Bu nedenle evrensel ahlakı tek tek davranışlarda aramak yerine insanın ortak biyolojik doğasında aramak daha anlamlı görünmektedir. Değişen kurallardır; değişmeyen ise insanın yaşamını sürdürme çabasıdır. Kültürler bu ortak ihtiyacın üzerine kendi değerlerini inşa etmiş, zaman içinde onları kutsallaştırmış ve yeni kuşaklara aktarmıştır.

Belki de ahlakın en derin katmanında yazılı kurallar değil, insanın yaşama tutunma arzusu bulunmaktadır. Geriye kalan bütün değerler, ilkeler ve yasaklar bu temel eğilimin tarih boyunca aldığı farklı biçimlerden ibarettir.

Din, Hukuk ve Ahlakın Kökeni

İnsanlık tarihi incelendiğinde dikkat çeken ilginç bir gerçek vardır. Hiçbir toplum tamamen kuralsız yaşamamıştır. Yazının olmadığı dönemlerde de insanlar birlikte avlanmış, birlikte üretmiş, çocuklarını birlikte büyütmüş ve kendi içlerinde bazı davranışları doğru, bazılarını ise yanlış kabul etmişlerdir. Bu durum ahlakın devletlerden de eski, yazılı hukuk sistemlerinden de eski bir olgu olduğunu düşündürmektedir.

İnsan tek başına yaşayabilen bir canlı değildir. Bir topluluk içinde yaşadığı anda karşılıklı güven zorunlu hâle gelir. Avın paylaşılması, çocukların korunması, görev dağılımı, ortak üretim ve dış tehditlere karşı dayanışma ancak belirli kurallar altında mümkün olabilir. Kuralların olmadığı yerde güçlü olan zayıfı ezer, güven kaybolur ve topluluk kısa sürede çözülmeye başlar. İnsanlık tarihi boyunca kuralların ortaya çıkmasının temel nedeni birlikte yaşamayı mümkün kılmaktır.

Bu kurallar ilk zamanlarda yazılı değildi. İnsanlar onları yaşayarak öğreniyor, çocuklarına öğretiyor ve kuşaktan kuşağa aktarıyordu. Daha sonra nüfus arttıkça, şehirler kuruldukça ve toplum karmaşıklaştıkça bu kurallar yazıya geçirildi. Böylece hukuk doğdu. Hukuk aslında ahlakın devlet eliyle düzenlenmiş ve yaptırıma bağlanmış biçimidir.

Dinlerin ortaya çıkışı da bu sürecin dışında düşünülemez. Tarihte ortaya çıkan büyük dinlerin hemen hepsi toplumun zaten bildiği bazı davranışları yeniden tanımlamış, onları kutsal bir çerçeve içine yerleştirmiş ve ilahi otorite ile desteklemiştir. Çünkü insanların yalnızca toplumsal baskıyla değil, görünmeyen bir otoritenin denetimi altında olduklarına inanmaları kuralların uygulanmasını kolaylaştırmıştır.

Bir insan kimsenin görmediği yerde hırsızlık yapabilir. Fakat her yerde kendisini gören ilahi bir varlığa inanıyorsa aynı davranışı yapmaktan vazgeçebilir. Dinlerin ahlak üzerindeki en büyük etkisi burada ortaya çıkar. Toplumsal kurallara metafizik bir dayanak kazandırarak onları daha güçlü hâle getirir.

Bu durum dinlerin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Aksine dinler tarih boyunca büyük toplumların oluşmasında ve ortak değerlerin korunmasında önemli rol oynamıştır. Fakat ahlakın kökenini yalnızca dine bağlamak tarihsel süreci tam olarak açıklamaya yetmez. Çünkü dinlerden önce de insanlar birlikte yaşayabilmek için kurallar geliştirmiştir.

İnsan önce yaşamını korumaya çalışmış, ardından ailesini korumuş, sonra ait olduğu topluluğu korumuştur. Bu süreç içinde güven, sadakat, paylaşım ve dayanışma gibi davranışlar değer kazanmıştır. Dinler ortaya çıktığında büyük ölçüde zaten var olan bu değerleri kendi dünya görüşleri içinde yeniden yorumlamış ve kutsallaştırmıştır.

Bugün farklı dinlere mensup toplumlar incelendiğinde aynı davranış hakkında farklı hükümler verildiği görülmektedir. Bir dinin haram dediğine başka bir din izin verebilir. Bir toplumun kutsal kabul ettiği bir davranış başka bir toplum için sıradan olabilir. Fakat bütün bu farklılıkların altında ortak bir amaç bulunmaktadır: Toplumun devamını sağlayacak düzeni korumak.

Hukuk da aynı amaca hizmet eder. Kanunların büyük bölümü insanların birbirlerine zarar vermesini engellemeye yöneliktir. Cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, saldırı ve benzeri suçlar yalnızca bireyi değil, toplumun tamamını tehdit ettiği için cezalandırılır. Devlet bunu zor kullanarak yapar, din kutsallık üzerinden yapar, ahlak ise toplumsal onay ve vicdan üzerinden yapar. Üçü farklı araçlar kullanır, fakat çoğu zaman aynı düzeni korumaya çalışır.

Buradan bakıldığında din, hukuk ve ahlak birbirinden bağımsız yapılar değil, insanın birlikte yaşayabilme zorunluluğunun farklı alanlardaki yansımalarıdır. İnsan önce yaşamak zorundadır. Yaşayabilmek için topluluk kurar. Topluluğu koruyabilmek için kurallar üretir. Daha sonra bu kuralları hukukla güvence altına alır, dinle kutsallaştırır ve eğitim yoluyla yeni nesillere aktarır.

Belki de insanlık tarihinin büyük bölümü, biyolojik yaşamı sürdürebilmek için geliştirilen bu ortak düzen arayışının hikâyesidir. Değişen toplumlar, değişen dinler ve değişen hukuk sistemleri bu arayışın farklı dönemlerde aldığı biçimlerden başka bir şey değildir.

Ahlakın Gerçek Kaynağı

İnsanlık tarihi boyunca ahlak çoğu zaman gökten inen emirlerle, kutsal kitaplarla veya metafizik ilkelerle açıklanmaya çalışılmıştır. Kimi zaman tanrının emri, kimi zaman aklın buyruğu, kimi zaman da değişmez evrensel ilkeler ahlakın kaynağı olarak gösterilmiştir. Oysa insanlık tarihine ve insanın biyolojik yapısına birlikte bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır.

İnsan önce düşünen bir varlık değildir; önce yaşayan bir varlıktır. Düşünce, kültür, sanat, din, hukuk ve ahlak daha sonra ortaya çıkmıştır. Aç kalan bir insan önce ekmek arar, susayan önce su arar, tehlike altındaki insan önce kaçmaya çalışır. Hayatın en temel gerçeği yaşamı sürdürebilmektir. Diğer bütün değerler bunun üzerine kurulmuş daha karmaşık yapılardır.

Bu yüzden insanın oluşturduğu ahlak sistemlerinin temelinde de aynı biyolojik gerçeklik bulunmaktadır. İnsan yaşamını koruyabilmek için topluluk kurmuş, topluluğu koruyabilmek için kurallar üretmiş, bu kuralları gelenek hâline getirmiş, daha sonra hukukla ve dinle destekleyerek kalıcılaştırmıştır. Ahlak, uzun tarihsel süreç içinde oluşmuş ortak bir yaşama pratiğidir.

İnsanların iyi dediği davranışlara dikkat edildiğinde ortak bir özellik görülür. Güven oluşturan, iş birliğini artıran, üretimi kolaylaştıran, çocukları koruyan, insanların birbirine zarar vermesini engelleyen davranışlar iyi olarak değerlendirilmiştir. Buna karşılık korku üreten, güveni bozan, yaşamı tehdit eden ve toplumsal düzeni zayıflatan davranışlar kötü kabul edilmiştir. İnsan önce bu sonuçları yaşamış, daha sonra bunları kavramlaştırmıştır.

Bugün ahlak adına savunulan birçok ilke aslında binlerce yıllık ortak insan tecrübesinin ürünüdür. İnsanlar birlikte yaşamanın bedelini ve değerini yaşayarak öğrenmiş, sonunda ortak hayatı koruyan davranışları erdem olarak adlandırmıştır. Bu yüzden ahlakı yalnızca soyut fikirlerde değil, insanlık tarihinin uzun deneyiminde aramak gerekir.

Bu bakış açısından değerlendirildiğinde insan doğuştan ahlaklı değildir. Doğuştan sahip olduğu şey yaşamını sürdürme eğilimidir. Ahlak ise bu temel eğilimin toplumsal hayatta aldığı biçimlerden biridir. İnsan doğduğu toplumun dilini öğrendiği gibi ahlakını da öğrenir. Doğruyu, yanlışı, ayıbı, günahı, sevabı ve erdemi yaşadığı kültürün içinde tanır. Farklı bir toplumda yetişseydi büyük ihtimalle farklı doğrulara inanacak, farklı değerleri savunacaktı.

Bununla birlikte bütün toplumların ortak bir zeminde buluştuğu da görülmektedir. İnsan korku içinde yaşamak istemez. Öldürülmek istemez. Aç kalmak istemez. Çocuklarının zarar görmesini istemez. Emek verdiği şeylerin elinden alınmasını istemez. Bu ortak biyolojik eğilim, tarih boyunca üretilen bütün ahlak sistemlerinin görünmeyen temelini oluşturmuştur. Toplumlar farklı çözümler üretmiş, fakat çözmeye çalıştıkları problem büyük ölçüde aynı kalmıştır.

Belki de bu yüzden ahlakı tek tek kurallarda değil, kuralları doğuran ihtiyaçta aramak gerekir. Kurallar değişebilir, yasalar değişebilir, dinler değişebilir, gelenekler değişebilir; fakat insanın yaşamını koruma arzusu var olduğu sürece yeni ahlak anlayışları da ortaya çıkacaktır. Çünkü ahlak, insanın biyolojik varlığından bağımsız bir yapı değil, onun toplumsal hayatta geliştirdiği en önemli uyum mekanizmalarından biridir.

İnsanlık tarihi dikkatle incelendiğinde görülen şey, iyilik ile kötülüğün gökten inen iki mutlak güç arasındaki mücadele değil; yaşamı sürdürebilmek için verilen uzun bir var olma mücadelesidir. İnsan bu mücadele içinde önce kendisini, sonra ailesini, sonra topluluğunu korumaya çalışmış; bu çabanın içinden hukuk, din, kültür ve ahlak doğmuştur.

Bu nedenle ahlakı anlamak isteyen insanın önce insanı anlaması gerekir. İnsan ise her şeyden önce yaşamaya çalışan biyolojik bir varlıktır. Onun kurduğu bütün anlam dünyası, bütün değerler sistemi ve bütün kültürü bu temel gerçekliğin üzerine inşa edilmiştir. Belki de ahlakın en sade tanımı budur: İnsanın birlikte yaşayabilmek için ürettiği ortak hayat bilgeliği.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir