Hayat, hiçliğin ortasına açılmış bir parantez, içerisi yaşam çabası, kavga, karmaşa ve biraz da gereksiz ciddiyet, parantezi ben açmadım, fırlatıldım içine, kırgınım, arızalarımın çoğu beni fırlatandan değil, fırlatılmış olmaktan kaynaklanıyor, maruz kaldım, dolayısıyla mazurum, parantezi kapatacak olan da ben değilim, bana hiç sormadılar doğup doğmak istemediğimi, hangi hayata gönderilmek istediğimi, hangi yükleri taşımaya razı olduğumu, kararı ben vermedim ama bütün faturayı ben ödüyorum, isyanım buna, daha seçim yapmadan sorumlu tutuldum, daha oyunun kurallarını kabul etmeden oyunun içine atıldım, tazminatı çoktan hak ettim ben, ama hiç değilse davanın adını doğru koyalım, ben hayatı reddetmiyorum, bana sorulmadan verilmiş olmasına itiraz ediyorum, benim tazminatımı kim ödeyecek?
Mesele yalnızca doğmuş olmak değil, mesele doğduğum anda önüme konulan dosyanın içeriğidir, bedenim benim değildi, genlerimi ben seçmedim, beynimi ben tasarlamadım, sinir sistemimi ben kurmadım, hangi ülkede, hangi ailede, hangi dilin içinde, hangi ekonomik koşullarda, hangi çağda, hangi savaşların, hangi korkuların, hangi geleneklerin arasında doğacağımı ben belirlemedim, bana bir beden verdiler, ardından o bedenin ihtiyaçlarını, acıkacaksın, susacaksın, üşüyeceksin, canın yanacak, korkacaksın, seveceksin, özleyeceksin, kıskanacaksın, kaybedeceksin, yaşlanacaksın, hastalanacaksın ve bütün bunların arasında bir de doğru kararlar vermen beklenecek, ne güzel
Önce beni oyunun içine attılar, sonra neden koşarken nefes nefese kaldığımı sordular, ben daha kendimi tanımadan bana bir karakter verdiler, beden, mizaç, zeka, korkular, eğilimler, eksiklikler, yetenekler, zaaflar, sonra çevrem geldi, aile, dil, kültür, gelenek, ahlak, ekonomi, eğitim, din, siyaset, coğrafya, tarih, ben henüz ben olmadan, beni oluşturan şeyler çoktan işe koyulmuştu, ben daha kendi adıma bir cümle kurmadan hakkımda binlerce cümle kurulmuştu, ne seveceğim konusunda fikirleri vardı, neye inanacağım konusunda fikirleri vardı, neden utanacağım, neye öfkeleneceğim, kimi kutsal sayacağım, kimden nefret edeceğim konusunda fikirleri vardı, sonra büyüdüm ve bana bütün bunların arasından özgürce seçim yapmam söylendi, özgürce?
Özgürce çok seviyoruz bu kelimeyi, sanki insan boş bir kağıt olarak doğuyor da sonra kalemi kendi eline alıyor, insan kalemi eline aldığında kağıdın bir kısmı çoktan yazılmış oluyor, mürekkebin bir kısmı kendi kanından, bir kısmı ailesinden, bir kısmı toplumundan, bir kısmı çağından, bir kısmı bedeninden, insan bütün bu yazılmışlığın ortasında birkaç boş satır bulup kendisine özgürlük denilen şeyi oraya yazıyor, insanın seçtiğini sandığı şeylerin içinde, kendisinin seçmediği binlerce neden dolaşıyor, ben istiyorum, peki bu isteyen kim, bu istek nereden geldi, neden bunu istiyorum da başka bir şeyi istemiyorum, neden bir insanın yanında huzur buluyorum da başka bir insanın yanında huzursuz oluyorum, neden bir söz beni yaralıyor da başka bir söz beni hiç etkilemiyor, neden bazı şeylerden korkuyorum, neden bazı şeyleri arzuluyorum, neden bir şeyi değerli, diğerini değersiz görüyorum, ben bunların hepsini tek tek seçerek mi oluşturdum kendimi?
Ben kendimi bulduğumda, kendimin büyük bir kısmı zaten oradaydı, ben yalnızca sonradan bunun farkına vardım ve farkına varınca da ona sahip çıktım, işte buna irade dediler, iradenin içinde gerçekten bir payım var elbette, iradem yok deyip tüm sorumluluğu askıya almıyorum, ama insanın iradesi boşlukta doğmuyor, irade bir başlangıç değil, irade daha önce gerçekleşmiş sayısız koşulun içinden çıkıyor, ben karar veriyorum ama karar veren organizmayı ben yaratmadım, ben düşünüyorum ama düşüneceğim zihni ben kurmadım, ben arzuluyorum ama arzunun ilk kıvılcımını ben yakmadım, ben korkuyorum ama korkunun sinir sistemimdeki mimarisini ben çizmedim, ben yaşıyorum ama yaşama isteğini ben icat etmedim, insan seçim yapar ama seçimi yapan kendisi, kendisini seçmemiştir
Beden önce hayatta kalmak istedi, bilinç sonra bunun üzerine hikayeler yazdı, kendimi hayatın sahibi sanıyorum, yaşamda kalmaya çalışan biyolojik bedenim oradan oraya beni sürükleyen bir kuvvet gibi çalışıyor, acıkıyorum, yiyorum, susuyorum, içiyorum, üşüyorum, ısınıyorum, yalnız kalıyorum, yakınlık arıyorum, tehlike görürsem kaçıyorum, kaybedince yas tutuyorum, bir şeyi elde etmek istiyorum, peşinden koşuyorum, sonra ona ulaşırsam birkaç dakika, birkaç gün, belki birkaç yıl sonra yeni bir eksiklik ortaya çıkıyor, kazandığım şey çok geçmeden sıradanlaşıyor, sahip olduğum şey ihtiyaç olmaktan çıkıyor, alışkanlığa dönüşüyor, alışkanlık da görünmez oluyor, sonra gözüm yeniden başka bir şeye dönüyor, arzu doğuyor, arzunun içinde eksiklik var, eksiklik acı üretiyor, acı hareket doğuruyor, hareket arayışı doğuruyor, arayış elde etmeye dönüşüyor, elde etmek kısa bir rahatlama getiriyor, rahatlama usanca dönüşüyor, usanç yeni bir arzu üretiyor, insan yeniden koşmaya başlıyor, koşuyor, koşuyor, nereye, parantezin bittiği duvara kadar, nezaketim elvermedi cehennemin dibine kadar demeyi
Koşuyorum, nereye kadar ben de bilmiyorum, belki daha iyi bir eve, daha çok paraya, daha büyük bir itibara, daha fazla sevgiye, daha fazla güce, daha fazla güvenliğe, daha fazla hazza, ama işin kötüsü aradığım şeylerin çoğuna ulaştığımda, onları ararken yaşadığım hayat çoktan geride kaldı, hayatını kazanmak için hayatımı harcadım, hayatta kalmak için yaşa, yaşarken öl, insan ölüme doğru yaklaşınca, faça dağılınca, akranlar bir bir eksilmeye başlayınca fark ediyoruz ki hayatı ıskalamışız ve geçen zaman geri döndürülemez, bedenin de bir kullanım süresi var, insan bunu da seçmedi, doğum tarihini seçmediği gibi son kullanma tarihini de seçmedi, bir sabah aynaya bakar, yüzünde zamanın bıraktığı izleri görür, saçlarının arasındaki beyazları, saç kaldıysa tabi, cildindeki çizgileri, eskisi kadar hızlı koşamadığını, eskisi kadar kolay iyileşmediğini, sonra hayatının büyük bölümünü bir şeylere yetişmeye çalışarak geçirdiğini fark eder
Neye yetişiyordun, bir ev mi, bir araba mı, bir mevki mi, bir başkasının sevgisi mi, birilerinin takdiri mi, bir tanrı mı, cenneti mi, kendini mi, hayatının en acı tarafı, neyin peşinden koştuğunu anlamaya başladığı sırada koşacak gücünün azalmasıdır, ve bütün bunların sonunda birileri çıkıp sana hesap soruyor, ne yaptın, neden böyle yaptın, neden daha iyi olmadın, neden daha merhametli olmadın, neden daha dürüst olmadın, neden inanmadın, neden yanlış inandın, neden şu kararı verdin, neden bunu seçtin, neden günah işledin, neden yeterince iyi bir insan olmadın, bir dakika, ben önce şunu sorayım, bana bütün bunları yapabilecek koşulları kim verdi, beni hangi bedenin içine koydun, hangi zihnin içine, hangi ailenin, hangi kültürün, hangi tarihin, hangi korkuların, hangi arzuların, hangi eksikliklerin, hangi fırsatların, hangi mahrumiyetlerin, hangi genetik mirasın, hangi toplumsal sınıfın, hangi coğrafyanın, hangi zamanın, sonra bütün bunların sonucunda ortaya çıkan beni alıp yargılıyorsun, bu nasıl bir muhasebe?
Bir insanı önce koşulların içine bırakıp sonra o koşulların ürettiği sonuçtan dolayı cezalandırmak ne kadar adildir, bir ağacı taşlık toprağa dik, susuz bırak, güneşini azalt, sonra eğri büyüdü diye onu suçla, üstelik bir de diğer ağaçlara bak, onlar ne kadar güzel büyüdü, sen neden onlar gibi olmadın, belki de mesele ağacın ahlakı değildir, belki toprağıdır, belki suyu, belki ışığı, belki iklimi, belki köklerinin yapısı, belki de bütün bunların birlikte oluşturduğu zorunluluktur, insan da bundan farklı değildir, insan kendi koşullarının dışında doğmuş bir varlık değildir, insan koşullarının içinde oluşur, sonra o koşulların içinden çıkan davranışları kendi mutlak mülkiyetiymiş gibi önüne koyulur, sanki insan kendisini sıfırdan üretmiş gibi, sanki kendi karakterinin mimarıymış gibi, sanki dünyaya geldiği gün eline bir kullanım kılavuzu verilmiş gibi, sanki herkes aynı başlangıç çizgisinde durmuş gibi
Sanki birinin çocukluğu savaş, diğerinin çocukluğu huzur içinde geçmemiş gibi, sanki biri korkuyla büyürken diğeri güven içinde büyümemiş gibi, sanki biri yoksulluğun içinde büyürken diğeri bolluğun içinde büyümemiş gibi, sonra ikisini aynı terazinin üzerine koyup ölçüyorlar, adalet, ne kadar kolay söyleniyor bu kelime, insanların adalet anlayışının bile doğduğu koşullardan etkilendiğini unutarak, insan önce ihtiyaç sahibi bir hayvan, sonra arzu eden bir hayvan, sonra korkan bir hayvan, sonra anlam arayan bir hayvan, sonra kendi davranışlarını açıklamak için hikayeler kuran bir hayvan, ve en sonunda kendi kurduğu hikayeyi gerçekliğin kendisi sanan bir hayvan, beden yaşamaya çalışıyor, bilinç bunun üzerine anlam inşa ediyor, ahlak ortaya çıkıyor, kurallar ortaya çıkıyor, ödüller ve cezalar ortaya çıkıyor, sonra insan kendi yarattığı bu kavramları gökyüzüne taşıyor ve oradan geri indirip kendisini yargılamak için kullanıyor
Ne müthiş bir düzen, önce beni dünyaya getir, sonra bana ihtiyaçlar ver, ihtiyaçlardan arzular üret, arzuların peşinden koştur, koşarken hata yap, hatalarından dolayı suçluluk duy, sonra sana suçluluk veren kuralları yine benim önüne koy, sonra bütün bunları yeterince iyi yapamadığın için seni cezalandır ve bütün bunların adına adalet de, ben buna itiraz ediyorum, ben insanın hiçbir seçimi olmadığını söylemiyorum, elbette insan seçiyor, ama seçen özne gökten düşmüş saf ve bağımsız bir irade değildir, seçen insan bir tarihin ürünüdür, bir bedenin ürünüdür, bir zihnin ürünüdür, bir kültürün ürünüdür, bir çevrenin ürünüdür, bir biyolojinin ürünüdür, bir yaşam öyküsünün ürünüdür, insan seçim yapar, ama seçimi yapan kendisi, kendisini seçmemiştir, işte benim itirazım buna, ben suçun tamamen ortadan kaldırılmasını istemiyorum, toplum elbette kendisini korumalıdır, zarar veren davranışlara karşı sınırlar konulmalıdır, insan yaptığı eylemlerin sonuçlarıyla karşılaşmalıdır, ama sonuçla karşılaşmak başka şeydir, metafizik anlamda suçlu ilan edilmek başka
Bir insanı tehlikeli olduğu için durdurmak anlaşılır, onu intikam adına sonsuz acıya mahkum etmek ise başka bir iddiadır, hele ki bunu kendisini oluşturan hiçbir başlangıç koşulunu seçmemiş bir varlığa yapmak, orada adalet kelimesinin içini yeniden açmak gerekir, sonsuz ceza, sonsuz, bir insanın birkaç on yıllık hayatında yaptığı seçimlerin karşılığı olarak sonsuz acı, bu yalnızca ağır bir ceza değildir, orantı kavramının kendisini ortadan kaldıran bir cezadır, bir insanın hatası sonlu, ömrü sonlu, bilgisi sonlu, gücü sonlu, iradesi tartışmalı, koşulları seçilmemiş, buna karşılık ceza sonsuz, bana burada matematiği yeniden anlatmayın, zaten matematiğe çok kafam basmaz ama bu hesabı bu denklemi yapacak kadar biliyorum, sonlu bir nedenden sonsuz bir cezayı nasıl çıkar, hangi denklem bunu taşır, hangi adalet terazisi bunu ölçüyor, hangi ahlak teorisi bunu orantılı kabul ediyor?
İnsana bir hayat veriliyor, içine ihtiyaçlar konuluyor, içine korkular konuluyor, içine arzular konuluyor, sonra kendisini bunların içinden kurtarması bekleniyor, başaramazsa suçlu, başarırsa iyi, ne kadar zarif bir oyun, üstelik oyunun kurallarını oyuncu yazmamış, oyuncu oyunun içine doğmuş, oyuncuya oyundan çıkma seçeneği verilmemiş, oyuncu hangi karakteri oynayacağını seçmemiş, oyuncuya verilen karakterin bütün özelliklerini kendisi belirlememiş, ve yine de maçın sonunda hakem düdüğü çalıyor, gel bakalım, hesap ver, ben hala aynı sorudayım, neden, ben bu oyuna girmeyi ne zaman kabul ettim, hangi sözleşmeye imza attım, hangi maddeleri okudum, hangi şartları müzakere ettim, hangi cezaları kabul ettim, bana doğmadan önce gösterilen bir sözleşme var mıydı, varsa neden hatırlamıyorum, yoksa benim rızam nerede, ve eğer rızam yoksa neden bütün sonuçların ahlaki yükünü tek başıma taşıyorum?
Toplum zaten suça gerekli olan cezayı veriyor, vermelidir hatta suçu önlemek için ceza daha da ağırlaşabilir, ama daha yeni öldüm, hemen bu sorgu sual nedir, ben hayatın kendisine düşman değilim, hayatın içinde güzellik de var, bir çocuğun gülüşü var, bir dostun sesi var, denizin kıyısında insanın içine dolan o anlamsız huzur var, bir ağacın gölgesi var, bir şarkının insanın geçmişine dokunması var, bir düşüncenin ansızın zihinde açılması var, bir insanın başka bir insana iyi gelmesi var, bütün bunları inkar etmiyorum, belki de tam tersine, bunları gördüğüm için itiraz ediyorum, çünkü hayat yalnızca acı değildir, ama yalnızca güzellik de değildir, hayat güzelliğin acıyla aynı bedende yaşamak zorunda bırakıldığı tuhaf bir bileşimdir, sevdiğin şeyi kaybetme ihtimali vardır, sahip olduğun beden yaşlanacaktır, kurulan bağlar kopacaktır, kazandığın şeyler elinden çıkacaktır ve sonunda sen de çıkacaksın, parantez kapanacak
Bütün istediğim şu, madem bu parantezin içinde bana bir hayat verdiniz, bari beni bu hayatın bütün koşullarını ben seçmişim gibi yargılamayın, bana verilmiş olanla benden beklenen arasındaki farkı görün, benim arzularımı hesaba katın, korkularımı hesaba katın, eksikliklerimi hesaba katın, biyolojimi hesaba katın, geçmişimi hesaba katın, bilgimin sınırlarını hesaba katın, içinde doğduğum dünyayı hesaba katın, ve en önemlisi beni ben yapan şeylerin ne kadarını gerçekten benim seçtiğimi hesaba katın, çünkü ben kendimi yaratmadım, ben kendimi buldum, bedenimin içinde, tarihin içinde, başkalarının arasında, ihtiyaçların içinde, arzuların içinde, korkuların içinde ve bütün bunların arasından kendime küçük bir yer açmaya çalıştım, bazen başardım, bazen başaramadım, bazen iyi bir insan oldum, bazen kötü davrandım, bazen merhamet ettim, bazen öfkeye yenildim, bazen doğruyu gördüm, bazen görmek istemedim, bazen seçim yaptım, bazen seçtiğimi sandığım şey benden önce çoktan seçilmişti
İşte bütün hayatım bundan ibaret, yaşamaya çalışan bir canlı, kendi varlığının nedenini bilmeden var olmuş, ölümden kaçarken anlam aramış, eksikliğini gidermeye çalışırken yeni eksiklikler üretmiş, arzularının peşinde koşarken zamanı tüketmiş, zamanı tüketirken yaşlanmış, yaşlanırken geriye bakmış ve sonunda kendisine şimdi hesap zamanı denmiş, ben de diyorum ki tamam, hesaplaşalım, ama önce defterin diğer tarafını da açın, benim size ne borcum olduğunu konuşmadan önce sizin bana ne verdiğinizi konuşalım, bana hayat verdiniz, peki hangi hayat, bana özgürlük verdiniz, peki hangi başlangıç koşullarıyla, bana akıl verdiniz, peki hangi aklın içine, bana irade verdiniz, peki o iradeyi oluşturan şeyleri kim seçti, bana sorumluluk verdiniz, peki sorumluluğu taşıyan kişiyi kim oluşturdu, ve bana ölüm verdiniz, onu zaten tartışmıyorum, o konuda hiç pazarlık yapılmamış
Çünkü en başından beri sözleşmenin en sağlam maddesi oymuş, doğacaksın, yaşayacaksın, isteyeceksin, acı çekeceksin, koşacaksın, kaybedeceksin, yaşlanacaksın, öleceksin, sonra da neden böyle yaşadığını açıklaman beklenecek, işte benim isyanım buna, hayata değil, varoluşun kendisine değil, bir insanın yaşama çabasına suç muamelesi yapılmasına, bir canlıya önce yaşama dürtüsü verilip sonra o dürtünün peşinden gittiği için yargılanmasına, eksiklik yaratılıp arzu doğurulmasına, arzunun peşinden gidene günah denmesine, korku verilip korktuğu için suçlanmasına, ölüm verilip ölümden korktuğu için küçümsenmesine ve bütün bunların üzerine bir de sonsuz bir hesap defteri açılmasına, benim itirazım buna, çünkü eğer adalet gerçekten varsa yalnızca yapılan eyleme değil, o eylemi meydana getiren bütün koşullara bakmalıdır, eğer merhamet gerçekten varsa insanın ne kadar eksik bir varlık olduğunu bilmelidir, eğer yargı varsa hüküm vermeden önce davalının dosyasını değil, davalının nasıl meydana geldiğini okumalıdır, benim ilk sorum suçum ne değil, ilk sorum beni neden böyle yaptın?
Sonra sorarım, beni neden böyle bir dünyanın içine bıraktın, sonra sorarım, benden ne bekliyorsun, ama en sonunda yine aynı yere dönerim, benim tazminatımı kim ödeyecek, çünkü ben bu davada yalnızca sanık değilim, ben aynı zamanda davacıyım, ve elimdeki ilk delil şu, bu parantezi açmadım, bitip tükenmez ihtiyaçları ve yaşamı ben seçmedim, trendlerimi ve dirençlerimi ben belirlemedim, ben maruz kaldım, dolayısıyla mazurum
Bir yanıt yazın