İnsan, her şeyden önce biyolojik bir canlıdır, yaşamını sürdürmeye, varlığını korumaya ve hayatta kalmaya çalışan bir organizmadır, bu çaba, insanın bilinçli kararlarından önce gelen, canlılığın devamına yönelik biyolojik bir itkidir, insan çoğu zaman neden yaşamak istediğini düşünmeden yaşamak ister, yaşamını sürdürmek için çabalar, tehlikelerden kaçınır, ihtiyaçlarını karşılar ve geleceğe yönelir, insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri, yaşamını yalnızca içinde bulunduğu anla sınırlı tutmamasıdır, insan geçmişini hatırlar, deneyimlerini bugünkü benliğinin bir parçası haline getirir ve henüz gerçekleşmemiş bir geleceği zihninde kurar, bugünkü insan, geçmişte yaşadıklarının, öğrendiklerinin, içinde yetiştiği kültürün ve edindiği alışkanlıkların izlerini taşır, geçmiş, onun bugünkü halini biçimlendirirken gelecek tasavvuru da davranışlarına yön verir, insan yalnızca yaşadığı anı değil, geçmişi ve geleceği bir araya getirdiği geniş bir zamanın içinde yaşar.
İnsan yalnızca bugün hayatta kalmak istemez, yarın da yaşamak, sevdikleriyle birlikte olmak, amaçlarına ulaşmak ve kurduğu hayatı devam ettirmek ister, fakat bu çabanın karşısında kaçınılmaz bir gerçeklik ile yüzleşmek zorundadır o da ölümdür, insan kendi ölümünün bilincine varabildiği gibi sevdiklerini, yakınlarını ve akranlarını da kaybeder, yaşamı sürdürmeye yönelik güçlü isteği ile yaşamın bir gün sona ereceğini bilmesi arasında derin bir gerilim oluşur.
İşte insanın anlam arayışını besleyen temel meselelerden biri bu gerilimdir, yaşamak isteyen insan, bir gün öleceğini bilir, emek verir, ilişkiler kurar, hayaller geliştirir ve geleceğe yönelik beklentiler oluşturur, ancak bütün bunların bir gün sona erebileceği düşüncesiyle de karşı karşıya kalır, ölüm yalnızca biyolojik yaşamın bitişi değildir, insanın geleceğe ilişkin tasarılarını ve yaşam boyunca oluşturduğu dünyayı da kendi açısından sona erdirecek bir olgudur, bu farkındalık insanda kaygı, belirsizlik ve sorgulama doğurur, insan yaşamın sonluluğuyla baş edebilmek ve yaşadıklarını anlamlı bir bütün içinde değerlendirebilmek için çeşitli açıklamalar aramaya yönelir.
Burada bütün anlam arayışlarının yalnızca ölüm korkusundan doğduğunu söylemiyorum, insan merak eder, öğrenmek ister, ilişkiler kurar, adalet arar, güzellikten haz alır ve dünyayı anlamaya çalışır, ancak ölümün, yaşamı sürdürme çabasını kesintiye uğratan kaçınılmaz bir gerçeklik olması, insanın yaşamına anlam verme ihtiyacını güçlendiren temel etkenlerden biridir, insan, yaşamın sona ereceğini bilmesine rağmen yaşamaya devam eder, bu çelişki karşısında kendi varoluşunu açıklayacak, kayıplarını yorumlayacak ve geleceğe ilişkin umutlarını koruyacak anlamlar geliştirir.
İnsanlık tarihine baktığımızda bu çabanın farklı dönemlerde, farklı kültürlerde ve farklı biçimlerde ortaya çıktığını görürüz,insanlar mitolojiler, destanlar, dinler, felsefeler, ideolojiler ve manevi öğretiler aracılığıyla yaşamı yorumlamaya çalışmışlardır, bu anlatılar yalnızca dünyayı açıklamak için değil, insanın acılarını anlamlandırmak, ölüm karşısındaki kaygısını hafifletmek, davranışlarına yön vermek ve yaşamını sürdürebileceği bir düşünsel zemin oluşturmak için de geliştirilmiştir.
Mitolojiler, insanın doğayı, kaderi, yaşamı ve ölümü açıklama çabasının eski örneklerindendir, gılgameş destanında ölümsüzlüğün aranması, antik yunan mitolojisinde tanrılar, kahramanlar ve kader üzerinden insanın sınırları yorumlanırken eski mısır inançlarında ölüm sonrası yaşam düşüncesi bu anlatılar, farklı toplumların varoluş sorunlarına kendi kültürleri içinde cevap aradıklarını gösterir.
Dinler de insanın yaşamına bir anlam ve yön kazandıran sistemler oluşturmuştur, yahudilik, hristiyanlık ve islam insanın kökenini, sorumluluğunu, ölümünü ve ölüm sonrasını belirli inançlar çerçevesinde açıklar, hinduizm karma ve yeniden doğuş düşünceleriyle yaşamı yorumlarken budizm acı, arzu ve özgürleşme meselelerine, tasavvuf ve mevlevilik insanın benliğini dönüştürmesini, nefsini terbiye etmesini ve manevi olgunluğa, spiritüalizm ve yeni nesil ruhçu akımlar ruhsal varoluş, ölümden sonra devamlılık veya insanın manevi gelişimi gibi düşünceleri, yoga gelenekleri ise farklı ekollerinde bedensel disiplin, zihinsel yoğunlaşma ve manevi gelişim arasında çeşitli ilişkiler kurar, bazı çağdaş yorumları da bireyin kendisiyle ve yaşamıyla ilişkisini yeniden düzenlemesine yardımcı olmayı amaçlar.
Felsefi akımlar da insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin farklı cevaplar üretmiştir, stoacılık insanın denetleyebildiği şeylere odaklanmasını, epikürcülük gereksiz korku ve arzuların azaltılmasını, varoluşçuluk insanın seçimleriyle yaşamına yön vermesini absürdizm, insanın anlam arayışı ile evrenin kesin bir cevap sunmamasını, hümanizm insanın değerini ve gelişme imkanlarını merkeze alırken nihilizm, yaşamın ve değerlerin kendiliğinden verilmiş bir temele sahip olduğu düşüncesini sorgular, liberalizm, sosyalizm, milliyetçilik ve diğer ideolojik akımlar da özgürlük, eşitlik, aidiyet, adalet ve toplumsal düzen gibi değerler üzerinden insanlara dünyayı yorumlayabilecekleri bir çerçeve sunar.
Bu örneklerin her biri kendi tarihsel, kültürel ve düşünsel koşulları içinde gelişmiştir, insan topluluklarının yaşam biçimleri, dilleri, alışkanlıkları ve karşılaştıkları sorunlar değiştikçe oluşturdukları anlam sistemleri de farklılaşmıştır, bir toplumda temel kabul edilen bir inanç, başka bir toplumda hiç benimsenmemiş olabilir, aynı dinin veya felsefenin farklı dönemlerde farklı yorumlara konu olması da anlam dünyalarının sabit ve değişmez yapılar olmadığını gösterir, insanlar yaşamlarını açıklamak ve sürdürmek için birbirinden farklı düşünsel yapılar kurmuşlardır.
Burada bir soru ortaya çıkıyor: Eğer bu sistemlerden biri herkes için geçerli, tartışmasız ve mutlak bir hakikati temsil etseydi, neden insanlık tarihi boyunca bu kadar farklı ve birbiriyle çelişen anlam dünyaları ortaya çıkmıştır? Neden belirli bir din, felsefe veya manevi öğreti bütün insanlık tarafından aynı biçimde kabul edilmemiştir? Neden inançlar coğrafyaya, kültüre, aileye ve tarihsel koşullara göre değişmektedir?
Bu sorular, söz konusu sistemlerin kesinlikle yanlış olduğunu kanıtlamaz, bir hakikatin herkes tarafından kabul edilmemesi, tek başına o hakikatin bulunmadığını göstermez, insanlar doğru bir bilgiye çeşitli nedenlerle direnebilir veya ona ulaşamayabilir, ancak bir düşüncenin tarihsel ve kültürel koşullara bağlı olarak benimsenmesi, farklı yorumlara ayrılması ve başka düşüncelerle çelişmesi, onun mutlak hakikat olduğu iddiasını sorgulamamız için yeterli bir nedendir, bir inancın insanlara anlam vermesi ile evrenin yapısını nesnel olarak açıklaması aynı şey değildir, insanların bir düşünceye ihtiyaç duyması, o düşüncenin bütün iddialarını doğrulamaz.
Bir düşüncenin doğruluğunu değerlendirirken yalnızca insanlara ne hissettirdiğine değil, hangi gerekçelere dayandığına ve iddialarının ne ölçüde savunulabildiğine de bakmalıyız, insan bilgisinin sınırlı olması, bütün düşüncelerin eşit derecede doğru olduğu anlamına gelmez, aynı şekilde kendi inancımızı veya dünya görüşümüzü benimsemiş olmamız da onun mutlak hakikat olduğunu göstermez, hakikatin varlığı ile herhangi bir insanın hakikatin tamamına sahip olduğunu ileri sürmesi aynı şey değildir, bir ilacın bir insana iyi gelirken diğer insana zarar vermesi gibi kişinin hayatın anlamına dair kendisi için geçerli olan anlam sunan şey herkes için aynı ölçüde hakikat olmayabilir
Ama yine de insanların oluşturduğu anlam dünyalarını değersiz görmek içinde bir neden yoktur, bir düşünce, evrenin mutlak gerçeğini açıklamasa bile insanın yaşamını daha katlanılabilir kılabilir, bir inanç kişiye umut verebilir, bir felsefe acıyla baş etmesine yardımcı olabilir, bir manevi öğreti davranışlarını düzenleyebilir, bir ideoloji toplumsal dayanışmayı güçlendirebilir, insanların yaşam çabası içinde geliştirdikleri bu değerler, başkalarının haklarını ihlal etmedikleri sürece insani bir anlam taşır, bir düşüncenin bütün insanlar için zorunlu bir hakikat olmaması, onun onu benimseyen insanlar için değerli olamayacağı anlamına gelmez.
Benim savunduğum düşünce, bütün dinlerin, felsefelerin ve ideolojilerin aynı derecede doğru olduğu değildir, savunduğum şey, insanın yaşamını anlamlandırma ihtiyacının anlaşılır olduğu ve bu ihtiyaçtan doğan farklı düşünce sistemlerinin özgürce var olabilmesi gerektiğidir, hiçbir inanç veya ideoloji, kendi doğrularını tartışılmaz ilan ederek diğer insanların yaşamına hükmetme hakkı kazanamaz, bir insanın kendi inancına bağlı kalmasıyla o inancı başkalarına dayatması arasında ciddi bir fark vardır, ilki kişinin özgürlüğüyle, ikincisi başkasının özgürlüğünü sınırlamakla ilgilidir.
İnsan, yaşamaya çalışan ve ölümle karşılaşan bir varlıktır, bu gerilim içinde kendisine bir yön, bir değer ve bir anlam oluşturması doğaldır, kimi insan bu anlamı tanrıda, kimi doğada, kimi insan sevgisinde, kimi felsefede, bilimde veya sanatta bulur, insanların aynı cevaba ulaşmasını beklemek yerine farklı cevaplarla birlikte yaşayabilmenin yollarını aramak gerekir, çünkü farklılık tek başına bir tehdit değildir, tehdit, bir düşüncenin kendisini tartışılmaz ve herkes için zorunlu kabul ederek diğerlerini dışlamasıyla ortaya çıkar.
İnsanların geliştirdiği anlam dünyaları, mutlak hakikat oldukları kanıtlanmış olmasa bile yaşamı daha yaşanabilir kılabiliyor, insana umut, dayanışma, yön ve değer sağlayabiliyorsa kıymetlidir, yeter ki hiçbiri kendi varlığını başkalarının özgürlüğünden üstün görmesin, kendi anlamını yaşarken başkasının anlamını yaşama hakkını elinden almasın, belki de insanlığın ihtiyacı, herkesin aynı hikayeye inanması değil, farklı hikayelerle yaşayan insanların birbirlerinin yaşam hakkını tanımasıdır.
Bir yanıt yazın