İnsan neden anlam arar, neden çevresinde olup bitenleri açıklamak, nedenlerini bulmak ve mümkün olduğu kadar kontrol etmek ister, bana göre bu sorunun kökenini insanın yalnızca düşünen bir varlık olmasında değil, her şeyden önce yaşayan bir varlık olmasında aramak gerekir diye düşünüyorum, bütün canlılarda ortak olan temel bir itki vardır, canlı kendisini korumak, yaşamını sürdürmek ve karşılaştığı tehlikelerden kaçınmak zorundadır, hayvanlarda ürkme dediğimiz şey aslında bu yaşamsal korunma mekanizmasının bir görünümüdür, insan bunu daha gelişmiş bir zihinsel yapı içinde yaşar ve buna irkilme, kaygı, merak, korku ve belirsizliği ortadan kaldırma isteği gibi farklı biçimler verir, fakat kökte aynı şey vardır, canlı kendi varlığını tehdit eden şeyi mümkün olduğu kadar önceden fark etmek ve kontrol etmek ister.
Spinoza nın conatus kavramı ile izah etmeye çalışcağım, Spinoza ya göre her şey kendi varlığını sürdürmeye gücü yettiğince çabalar, bunu yalnızca bilinçli bir karar olarak değil, varlığın kendi içinde taşıdığı bir yönelim olarak düşünmek gerekir, insan daha doğmadan önce başlayan ve bilincin ortaya çıkmasından bağımsız işleyen biyolojik süreçler içinde yaşamaya başlar, açlık, susuzluk, acıdan kaçınma, tehlikeyi fark etme, sıcaklıktan korunma, güvenli alan arama gibi davranışların büyük bölümü bilinçli bir kararın seçimin sonucu değil bilinç dışı çalışan bir mekanizmadır, canlılık kendisini sürdürmek için zaten harekete geçmektedir, insanın daha sonra geliştirdiği düşünce ve anlam arayışının altında da bu çok daha eski yaşamsal itkinin bulunduğunu düşünmek mümkündür.
İnsan çevresinde olup bitenleri kontrol etmek ister çünkü kontrol edemediği şey karşısında belirsizlik ortaya çıkar, çalıların arasında bir hareket gördüğümüzde bunun rüzgar mı yoksa bir aslan mı olduğunu bilmek isteriz, çünkü bu iki ihtimal arasında yaşamımız bakımından çok büyük bir fark vardır, rüzgarsa yolumuza devam ederiz, aslansa kaçmamız gerekir, yerde bir ayak izi gördüğümüzde oradan bir canlının geçtiğini düşünürüz, kırılmış bir dal gördüğümüzde onun nasıl kırıldığını zihnimizde canlandırırız, gökyüzünde kara bulutları gördüğümüzde yağmur ihtimalini hesaplarız, yani insanın zihni çevresindeki olayları yalnızca görmekle kalmaz, gördüğü şeylerin arkasındaki nedeni bulmaya çalışır, çünkü nedeni bildiğini düşündüğü anda belirsizliği azaltmış ve çevresi üzerindeki kontrolünü artırmış olur, bu davranışları hayvanlarda da gözlemleriz
Bu nedenle insanın bilme eğilimini yalnızca soyut bir merak olarak görmek bana yeterli gelmiyor, Aristoteles Metafizik in başlangıcında insanların doğaları gereği bilmeye yöneldiklerini söyler, ben bunu insanın doğuştan hazır bir bilgiyle dünyaya gelmesi veya her insanın bilinçli olarak bilmek istemesi şeklinde değil, canlılığın devamından doğan doğal bir bilme eğilimi olarak okuyorum, insan yaşadığı tecrübeleri biriktirir, duyularından gelen verileri birbirleriyle ilişkilendirir, benzer olayları karşılaştırır ve bunların arasında düzen kurar, zaman içinde zihninde bir dünya haritası oluşur, bu harita yalnızca gördüklerinden değil, gördükleri ile daha önce yaşadıkları arasında kurduğu ilişkilerden meydana gelir, insan böylece dünyayı yalnızca algılamaz, onu bir neden sonuç dizgesi içinde anlamlandırır.
Bir cam bardağın yerde kırılmış olduğunu gördüğümüzde zihnimiz çoğu zaman kendiliğinden bir hikaye kurar, pencere açılmış olabilir, rüzgar pencereyi hareket ettirmiş olabilir, pencere bardağa çarpmış olabilir, bardak yere düşmüş ve kırılmış olabilir, bunların hiçbirini o anda görmemiş olsak bile zihnimiz sonucu gördüğünde geriye doğru nedenleri arar, çünkü insanın düşünme biçimi olayları birbirinden kopuk parçalar halinde bırakmaktan çok onları birbirine bağlama eğilimindedir, bilim de daha sistematik ve denetlenebilir bir yöntem içinde büyük ölçüde bu nedensel ilişkileri araştırır, fakat burada NEDEN ile BAŞLANGIÇ ı birbirinden ayırmak gerekir, neden bir olayın hangi koşullardan doğduğunu açıklamaya çalışırken, başlangıç bütün bu ilişkilerin geriye doğru götürüldüğünde nerede dayandığını sorduğumuz noktadır.
İnsan burada yalnızca tek tek olayların nedenlerini aramakla kalmaz, kendi zihninde kullandığı bu modeli bütün gerçekliğe uygulamaya başlar, çevresindeki her şeyin bir oluş içinde bulunduğunu, her sonucun kendisinden önce gelen koşullarla ilişkili olduğunu görür, insanın kendisi de böyle bir sürecin içindedir, doğar, büyür, yaşar, yaşlanır ve ölür, kendi hayatında bir başlangıç ve bir son bulunduğu için evrene baktığında da aynı soruyu sormaya başlar, bütün bunlar nereden başladı, başlangıçta ne vardı, ilk hareket nasıl ortaya çıktı, varlık neden var, hiçbir şey yokken nasıl bir şey oldu, burada neden sorusu ile başlangıç sorusu birbirinden ayrılır, nedenler zinciri olayları birbirine bağlarken başlangıç sorusu zincirin kendisinin nereden geldiğini araştırır.
Bana göre insanın başlangıca bu kadar güçlü biçimde yönelmesinin arkasında tam da bu noktada ortaya çıkan boşluk vardır, insan boşlukta kalmak istemez, sallanan çalının arkasında bir aslan mı var rüzgar mı sallıyor bilmek ister, açıklayamadığı şey karşısında yalnızca bilgisiz olduğunu kabul etmek yerine bir anlam kurmaya yönelir, çünkü belirsizlik yaşam açısından yalnızca zihinsel bir eksiklik değildir, kontrol edemediğimiz bir alan anlamına gelir, insan çevresini ne kadar tanırsa kendisini o kadar güvende hisseder, fakat burada çok daha büyük bir gerçeklikle karşılaşır, insan çevresindeki birçok şeyi kontrol edebilse bile kendi bedenini bütünüyle kontrol edemez, hastalığı, yaşlanmayı ve ölümü ortadan kaldıramaz, her gün başka insanların öldüğünü görür, sevdiği insanları kaybeder ve bütün bunlar ona kendi ölümünü tekrar tekrar hatırlatır.
İşte anlam arayışının sancılı tarafı burada ortaya çıkar, insan yaptığı şeylerin, kurduğu ilişkilerin, sahip olduğu şeylerin ve bütün yaşam çabasının bir gün ölümle kesileceğini bilir, ölüm yalnızca yaşamın sona ermesi değildir, insanın kurduğu anlamların da tehdit altında olduğunu gösteren bir gerçekliktir, insanın bütün çabası sonunda yok olacaksa yaşamanın anlamı nedir, ben neden varım, bütün bu olup bitenler neden var, ölüm neden var, dünya neden var, insan bu sorular karşısında yalnızca biyolojik bir canlı olarak kalamaz ve zihinsel olarak bir bütünlük kurmaya çalışır, böylece anlam arayışı ortaya çıkar, küçük bir zümrenin zihninde, yaşamın karşısında oluşan boşluğu doldurma çabasına dönüşür.
İşte tam burada İnsan kendi zihnindeki neden, amaç ve düzen ilişkisini evrene taşır, çünkü insan yaptığı işleri nedensiz yapmaz, bir ev inşa ediyorsa bir nedeni vardır, bir yolculuğa çıkıyorsa bir amacı vardır, bir yasa koyuyorsa belirli bir düzen kurmak ister, bir başkasını ödüllendiriyor veya cezalandırıyorsa bunun arkasında bir değer yargısı vardır, insan kendi davranışlarını bu şekilde anlamlandırdığı için doğanın ve evrenin arkasında da bir neden ve amaç aramaya başlar, görünenin arkasında görünmeyen bir güç düşüncesi böyle bir zihinsel hareket içinde anlaşılabilir hale gelir, insan doğaya yalnızca olup biten bir mekanizma olarak değil, arkasında bir irade bulunan anlamlı bir bütün olarak bakmaya başlar.
Animistik düşüncenin ortaya çıkışını burada bu çerçevede değerlendirebiliriz, insan ağacı, nehri, dağı, yağmuru, yıldırımı ve hayvanları yalnızca maddi varlıklar olarak görmez, onların arkasında görünmeyen güçler ve iradeler bulunduğunu düşünür, fakat bunu bütün insanlık tarihinde tek bir çizgide ilerleyen zorunlu bir gelişim gibi görmek doğru olmaz, farklı toplumlarda farklı inanç biçimleri ortaya çıkmıştır, yine de birçok gelenekte doğadaki güçlerin kişileştirilmesi, ruhlarla açıklanması ve görünmeyen varlıklarla ilişkilendirilmesi görülür, zaman içinde bazı toplumlarda bu güçler tanrısal varlıklar biçiminde örgütlenmiş, farklı tanrılardan oluşan panteonlar ortaya çıkmış, daha sonraki bazı düşünsel ve teolojik gelişmelerde ise ilahi olanın tek ve aşkın bir Tanrı da toplanması yönünde sistemler kurulmuştur.
Ben burada Tanrı fikrinin doğuşunu yalnızca insanın bilmediği şeylere Tanrı demesi şeklinde basit bir açıklama olarak görmüyorum, daha derinde insan kendi zihinsel yapısında bulunan bazı özellikleri büyüterek evrene yansıtmaktadır, insan kendisi bir nedenin sonucudur ama aynı zamanda neden olan bir varlıktır, kendi eylemlerinin arkasında niyet, amaç, irade ve tercih bulunduğunu bilir, bu nedenle evrenin arkasında da niyet, amaç ve irade araması anlaşılabilir bir zihinsel süreçtir, insan kendi özelliklerini sınırsızlaştırarak Tanrı ya isim ve sıfatlar vermeye başlar, insan bilir, Tanrı her şeyi bilir, insan güç sahibidir, Tanrı mutlak güç sahibidir, insan irade eder, Tanrı mutlak irade sahibidir, insan amaçla hareket eder, Tanrı da amaç sahibidir, böylece insanın kendi zihinsel ve yaşamsal deneyiminden hareketle oluşturduğu kavramlar metafizik bir varlığa aktarılır.
Aynı durum ahlak ve yasa düşüncesinde de görülür, insan tek başına yaşayamaz, birlikte yaşamak zorunda olduğu için bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar oluşturur, hangi davranışın kabul edilebilir, hangisinin zarar verici olduğunu belirler, ödüllendirme ve cezalandırma mekanizmaları kurar, böylece toplumsal düzen ortaya çıkar, insanın kendi toplumsal hayatındaki bu yapıyı Tanrı düşüncesine taşıması da anlaşılabilir bir gelişmedir, eğer insan bazı davranışları iyi veya kötü olarak değerlendiriyor, bazı davranışları ödüllendiriyor ve bazılarını cezalandırıyorsa, Tanrı nın da insan davranışlarından hoşnut veya rahatsız olduğu, bazılarını ödüllendirip bazılarını cezalandırdığı düşüncesi ortaya çıkar, burada da insan kendi ahlaki ve toplumsal düzenini ilahi bir düzene yansıtmış olabilir.
Bütün bunlar benim için kesin olarak Tanrı fikri böyle doğmuştur demek değildir, çünkü insanlığın dini tarihini tek bir psikolojik nedene indirgemek mümkün değildir, burada söylediğim şey daha sınırlı bir iddiadır, insanın yaşamsal deneyimi, belirsizlik karşısındaki tepkisi, neden ve amaç arama alışkanlığı, kendi zihinsel özelliklerini doğaya ve evrene yansıtması Tanrı fikrinin oluşabileceği güçlü bir zihinsel zemin meydana getirmiş olabilir, insan başlangıcı ararken yalnızca ilk olay neydi? diye sormamış, bu başlangıcın arkasında nasıl bir güç, nasıl bir irade ve nasıl bir amaç bulunduğunu da sormuştur, böylece başlangıç sorusu zamanla metafizik bir soruya dönüşmüş ve Tanrı fikri bu sorunun cevaplarından biri haline gelmiştir.
Buraya kadar insanın anlam arayışının nasıl başlangıç fikrine, başlangıç fikrinin de Tanrı düşüncesine ulaşabileceğini anlatıyorum, fakat insan aklı burada durmamıştır, insan dünyayı duyularıyla algıladıkça ve yaşadığı deneyimleri başka insanlarla karşılaştırdıkça gerçeklik konusunda başka bir ayrım geliştirmiştir, duyularla algılanabilen, tekrar edilebilen, gözlemlenebilen ve ortak tecrübelerle sınanabilen fiziksel dünya giderek gerçekliğin temel ölçütü haline gelirken, duyularla doğrudan algılanamayan ve deney veya gözlem yoluyla sınanamayan alan metafizik olarak ayrılmaya başlanmıştır, böylece insan yalnızca neye inanıyorum? sorusunu değil, neyi bildiğimi söyleyebilirim? sorusunu da sormaya başlamıştır.
Bilimin gelişimiyle birlikte insan doğayı açıklarken otoriteye, geleneğe veya metafizik kabule dayanmak yerine gözlem, ölçüm, deney, matematiksel model ve tekrar edilebilir sonuçlar üzerinden ilerleyen bir yöntem geliştirmiştir, fakat bilimsel düşünce de varlığın geçmişine baktığında başlangıç sorunundan bütünüyle kurtulmuş değildir, çünkü evrenin bugün gözlemlediğimiz durumunu açıklamak için geriye doğru gidildiğinde insan yine bir başlangıç sorusuyla karşılaşır, modern kozmolojide Big Bang modeli evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıl önce son derece sıcak ve yoğun bir erken durumdan genişlediğini açıklayan temel kozmolojik çerçevelerden biridir, fakat bunu bilim mutlak olarak evrenin yokluktan ortaya çıktığı ilk anı kanıtladı şeklinde ifade etmek doğru değildir, Big Bang modelinin anlattığı şey ile mutlak başlangıç sorusu aynı şey değildir.
Burada benim asıl itirazım bilime değil, insanın kendi dönemindeki açıklamaları mutlak gerçeklik olarak görme eğilimine yöneliktir, Copernicus ve Galileo dan önce dünyanın evrenin merkezinde bulunduğu düşüncesi uzun süre güçlü bir kozmolojik çerçeve olarak kabul edildi, daha sonra gözlemler, matematiksel modeller ve yeni açıklamalar bu çerçevenin değişmesine yol açtı, bugün doğru kabul ettiğimiz bilimsel modellerin de gelecekte değişmeyeceğini kimse garanti edemez, bugün evren hakkında sahip olduğumuz bilgiler geçmişe göre çok daha güçlü ve kapsamlı olabilir fakat yine de içinde bulunduğumuz çağın insanlarıyız, gelecekteki insanın bugün bizim kesin sandığımız bazı kabulleri yetersiz bulup başka modeller geliştirmeyeceğini bilmiyoruz, belki yüzyıllar sonra, belki daha kısa bir zaman içinde bugün gerçekliği açıklamak için kullandığımız bazı modeller değişecek ve yerlerine başka teoriler gelecektir.
Bu nedenle Tanrı ile Big Bang i aynı türden iki bilimsel açıklama olarak karşılaştırmak doğrı değildir, biri metafizik bir açıklama, diğeri gözlem ve matematiksel modellerle sınanan fiziksel bir kozmoloji modelidir, fakat insan zihninin ikisine yönelmesinde ortak bir soru vardır, başlangıç nedir, insan zihni olup bitenleri açıklamak isterken nedenleri geriye doğru taşır ve sonunda başlangıca ulaşmaya çalışır, din bu başlangıcı Tanrı ile açıklarken bilim gözlenebilir evrenin geçmişini fiziksel modellerle açıklamaya çalışır, fakat başlangıcın kendisinin ne olduğu, Big Bang in öncesinde ne bulunduğu veya ÖNCE kavramının orada anlamlı olup olmadığı gibi sorular bizi yeniden bilginin sınırları ile metafizik arasındaki çizgiye getirir.
Benim burada savunduğum düşünce Tanrı nın kesin olarak insan zihninin ürünü olduğu da değildir, Big Bang in yanlış olduğu da değildir, benim asıl dikkat çektiğim şey insanın anlam üretme biçimidir, insan boşlukta kalmak istemez, belirsizliği azaltmak ister, nedenleri bulur, nedenleri geriye doğru taşır, sonunda bir başlangıç arar ve başlangıcı bulduğunda bütünün anlamını kavradığını düşünür, Tanrı fikri de bu zihinsel hareket içinde anlaşılabilecek en güçlü başlangıç kavramlarından biri haline gelir, fakat insanın başlangıç araması ile gerçekten mutlak bir başlangıcın var olması aynı şey olmayabilir, insan zihninin bir soruya ihtiyaç duyması o sorunun dış dünyada aynı biçimde karşılığı bulunduğunu tek başına kanıtlamaz.
insan evrenin başlangıcını gerçekten mi keşfetmek istiyor yoksa kendi zihninin anlam kurabilmesi için bir başlangıç noktasına mı ihtiyaç duyuyor, çünkü başlangıç bulunmadığında nedenler sonsuza doğru uzayabilir, sonsuz bir nedenler zinciri insan zihninin aradığı bütünlüğü vermeyebilir ve insan yine bir yerde durmak isteyebilir, belki Tanrı fikrinin gücü de tam burada ortaya çıkmaktadır, Tanrı yalnızca evreni başlatan bir varlık olarak değil, nedenler zincirinin kendisinin dayandığı son temel olarak düşünülür, fakat bu noktada başka bir soru kaçınılmaz hale gelir, eğer Tanrı başlangıçsız olabiliyorsa neden evren başlangıçsız olamasın, işte bundan sonraki tartışma artık insanın neden başlangıç aradığı değil, başlangıç olarak Tanrıyı seçmenin mantıksal olarak gerçekten zorunlu olup olmadığı sorusudur.
Bu soruya benim kendimce cevabım. Eğer Tanrı nın da bir başlangıcı olması gerektiğini söylersek, bu kez Tanrı yı başlatan başka bir başlangıç aramak zorunda kalırız, onu başlatanı başlatan başka bir başlangıç, onu başlatanı başlatanı başlatan başka bir başlangıç gerekir ve bu böyle sonsuza kadar geriye gider, benim açımdan burada açıklama yapılmış olmaz, yalnızca soru bir basamak daha geriye taşınmış olur, çünkü her defasında bunu ne başlattı? diye sormaya devam ederiz, sonunda elimizde açıklanmış bir başlangıç değil, başlangıcı sürekli ertelenmiş sonsuz bir nedenler zinciri kalır.
Bu bana tavuk ile yumurtanın birbirini açıklaması gibi geliyor, tavuk yumurtadan çıktı, yumurta tavuktan çıktı, o yumurta başka bir tavuktan, o tavuk başka bir yumurtadan diyerek sonsuza kadar geriye gidebiliriz, fakat bu zincirin nasıl mümkün olduğunu açıklamış olmayız, yalnızca zincirin halkalarını çoğaltmış oluruz, benim zihnim burada bir yerde durmak zorunda kalıyor, çünkü başlangıcı olmayan bir nedenler zincirinin nasıl olup da mevcut sonucu ortaya çıkardığını açıklayamadığım sürece nedenleri sıralamak bana yeterli bir açıklama vermiyor, bu yüzden en azından benim düşüncem açısından bir başlangıç olmak zorunda.
Bu noktada ulaştığım şey, kendisi hareket etmeyen, hareket etmek veya var olmak için başka bir şeye ihtiyaç duymayan, hiçbir şey yokken kendisi var olan ve varlığa başlangıç ve hareket veren bir ilk nedendir, buna YARATICI diyorum, fakat burada özellikle duruyorum, çünkü bundan daha fazlasını söylediğim anda elimde olmayan bir bilgiye sahipmişim gibi davranmaya başlıyorum, onun nasıl bir varlık olduğunu, neye benzediğini, ne istediğini, neden yarattığını, ne amaç taşıdığını veya insanlardan ne beklediğini bilmiyorum, bildiğimi söylediğim şey yalnızca varlığın arkasında bir ilk neden bulunması gerektiğine dair kendi metafizik kanaatimdir.
Bu ilk nedeni insan zihninin alıştığı anlamda bir varlık olarak düşünmek de zaten mümkün görünmüyor, çünkü insanın bütün tanımları duyularından ve yaşamsal tecrübelerinden doğar, bir şeyi tanımlamak için onun sınırını, biçimini, niteliğini, ilişkisini veya özelliklerini belirleriz, fakat AŞKIN olanı insanın bildiği varlıklar gibi tanımlamaya başladığımız anda onu kendi zihnimizin sınırları içine çekmiş oluruz, bu nedenle benim için YARATICI uzay ve zamanın içinde bulunan bir nesne değildir, en, boy ve derinlikle sınırlanmış değildir, mekana bağlı değildir, insan biçiminde düşünülebilecek bir irade, beden veya kişilik olarak tarif edilemez, onu ancak ilk neden ve varlığın başlangıcını mümkün kılan aşkın bir kudret olarak düşünebilirim.
Buradan sonra insan zihninin yaptığı her tanım beni yeniden şüpheye götürüyor, çünkü iyi, kötü, merhametli, öfkeli, razı, cezalandıran, ödüllendiren, amaçlayan gibi kavramların tamamı insanın yaşadığı dünyadan ve insan ilişkilerinden türemiş kavramlardır, insan kendisinde bulunan özellikleri sonsuzlaştırarak Tanrı ya aktardığında aslında AŞKIN olanı kendi zihninin ölçüleriyle yeniden biçimlendirmiş olabilir, bu nedenle Tanrı hakkında ne kadar çok sıfat söylersek o kadar çok şey bildiğimizi değil, belki de o kadar çok insan özelliğini ona yüklediğimizi düşünüyorum, benim için burada en dürüst cevap bilmiyorum dur.
Belki de insanın kabul etmekte en çok zorlandığı şey tam olarak budur, bilmemek, çünkü insan anlam arar, başlangıç arar, neden arar ve sonunda bulduğu cevabın bütün boşluğu kapatmasını ister, fakat başlangıcı sağlayan ilk neden hakkında bile onun ne olduğunu, neden var olduğunu veya ne amaç taşıdığını söyleyemiyorsak insanın metafizik sınırı burada başlıyor demektir, yaratıcı hakkında söyleyebileceğim şey onun varlığın ilk nedeni olduğuna dair kanaatimdir, bundan ötesinde kuracağım her tanımın insan bilgisinin, insan duyularının ve insan zihninin sınırları içinde kalacağının farkındayım.
Bu nedenle yaşamın anlamı var mı, biz neden buradayız, ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz, ölümden sonra ne olacak gibi soruların kesin cevaplarını da bilmiyoruz, çünkü bu soruların cevaplarını verebilmek için yalnızca evrenin nasıl başladığını değil, başlangıcın arkasındaki ilk nedenin ne olduğunu ve ne amaç taşıdığını da bilmek gerekir, eğer ilk nedeni yalnızca ilk neden olarak kabul ediyor ve onun hakkında bundan öteye geçemiyorsak, yaşamın nihai amacını da ondan türetme imkanımız kalmaz, en büyük yanılgımız burada başlıyor, bilmediği yere kendi bildiği kavramları yerleştirip sonra onları kesin gerçeklik olarak kabul etmek.
Benim geldiğim yerde ise cevap biraz daha sade ama daha ağırdır, bir başlangıç olduğunu düşünüyorum, bu başlangıcın arkasında başka bir başlangıç aramanın sonsuz bir geri gidişe dönüşeceğini düşünüyorum, bu nedenle kendisi başlangıç gerektirmeyen bir ilk neden fikrini en makul açıklama olarak görüyorum ve ona YARATICI diyorum, fakat onun ne olduğunu, ne istediğini, neden var olduğunu veya bizimle nasıl bir ilişki kurduğunu bildiğimi söylemiyorum, benim için gerçek sınır tam burada başlıyor, başlangıcı arayabiliriz, ilk nedeni düşünebiliriz, fakat onun ötesine geçtiğimiz anda bilgi ile varsayım arasındaki sınırı aşma tehlikesiyle karşılaşırız, belki yaşamın anlamını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyecek oluşumuzun nedeni de budur, başlangıcı bilmek başka, başlangıcı başlatanı bilmek ise bambaşka bir şeydir. Ve burada tarihin her döneminde güncel ve aktüelliğini koruyan o soruya şimdi cevap veriyorum. Başlangıcı BİLMİYORUM başlatanı BİLMİYORUM. Hiçbir zamanda bilinemeyeceğini düşünüyorum. Hayatın kendi içinde bir anlamı yok anlam arayan anlamı kendi inşaa etmek zorunda, ya da hazır bulduğu bir anlama sığınmak durumunda. Bulduğun ya da sığındığın anlamı mutlak gerçeklik olarak başkalarına dayatmıyorsan hiçbir problem yok, senin anlamın senin için son derece değerli ve yüce……….
Bir yanıt yazın