Her biyolojik canlı, yaşamının devamına yönelik biyolojik zorunluluklarla kuşatılmıştır, doğasında, fıtratında, bilinç dışı ve gayri iradi olarak varlığını sürdürmeye yönelik güçlü bir itki vardır, beslenme, solunum, korunma ve çevreye uyum sağlama gibi faaliyetler, canlılığın devamı için gerekli koşullardır, bu süreçlerin önemli bir bölümü bilinçli bir kararın sonucu değildir, canlı, yaşamını sürdürmesini sağlayan mekanizmalarla birlikte var olur, insan da bu genel biyolojik düzenin dışına çıkamaz, bilinç dışında gerçekleşen yaşamsal faaliyetleri gibi duyguları, düşünceleri, arzuları, korkuları ve davranışları da canlı bir organizma oluşundan bağımsız değildir.
Nasıl ki bir kedi, kendisine mama veren veya sevgi gösteren birine yakınlık duyabilir, bir köpek sahibinin sesini duyduğunda heyecanlanabilir, bir kuş yavrusunu beslemek için defalarca yuvaya yiyecek taşıyabilir, tehlike karşısında yavrularını korumaya çalışabilir, sürü halinde yaşayan hayvanlar birbirlerini tehlikelere karşı koruyabilir, ayçiçeği ışığın yönüne döner, ağaç kökleri suya ulaşmak için toprağın derinliklerine ilerler, bütün bunlar canlıların çevreleriyle kurdukları ilişkinin ve yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan mekanizmaların farklı görünümleridir.
İnsan da diğer canlılardan bütünüyle farklı değildir, ancak onlara kıyasla çok daha karmaşık bir biyolojik, zihinsel ve toplumsal yapıya sahiptir, insanın ihtiyaçları yalnızca beslenmek, solunum yapmak, korunmak ve üremek gibi biyolojik gereksinimlerden ibaret değildir, insan çevresiyle, diğer canlılarla ve doğayla sürekli ilişki içindedir, kendi varlığını sorgulayabilir, geçmişini hatırlayabilir, geleceğini düşünebilir ve bir gün öleceğinin bilincine vararak yaşamına anlam vermeye çalışabilir, başka canlıların ölümün farkında olup olmadıklarını veya ölüm üzerine nasıl bir zihinsel deneyim yaşadıklarını kesin olarak bilmiyoruz, ancak insanın ayırt edici özelliklerinden biri, ölüm üzerine düşünüp onun anlamını sorgulayabilmesidir.
İnsan yaşamak ve mutlu olmak ister, sevmek, sevilmek, bağlanmak ve başkalarıyla yakınlık kurmak ister, çünkü insanın ihtiyaçları yalnızca bedeninin gereksinimleriyle sınırlı değildir, sosyal bir varlık olarak kabul görmeye, saygı duyulmaya ve bir topluluğa ait hissetmeye de ihtiyaç duyar, bazen bir insanın kendisini anlaması, bir dostunun zor gününde yanında olması veya hiç tanımadığı birinin acısını hafifletmek, ona büyük bir mutluluk verebilir, bir anne çocuğunun mutluluğuyla sevinir, bir insan hiçbir karşılık beklemeden yaptığı iyilikle huzur bulur, bir başkası sevdiği insanın mutlu olduğunu görmekten, o mutluluğun nedeni olmasa bile sevinç duyabilir, insanın mutluluğu yalnızca kendi ihtiyaçlarının karşılanmasına değil, başkalarıyla kurduğu ilişkilere ve onlara verdiği değere de bağlıdır.
İnsan öğrenmek, anlamak, keşfetmek ve öğrendiklerini başkalarına aktarmak ister, kendi becerilerini geliştirmekten, bir şey üretmekten, ortaya koyduğu eserin beğenilmesinden ve takdir edilmekten haz alabilir, bir ressam yaptığı tabloda kendi duygularını ifade eder, bir müzisyen çaldığı ezgiyle hem kendisini anlatır hem de başkalarına duygu aktarır, bir mühendis tasarladığı makinenin çalıştığını gördüğünde düşüncesinin gerçeğe dönüşmesinden mutluluk duyar, bir insan bildiklerini başkasına öğrettiğinde veya bir sorunu çözdüğünde kendisini iyi hissedebilir, kimi zaman beğenilmek ve onaylanmak ister, kimi zaman da yaptığı şeyden yalnızca kendisi haz aldığı için mutlu olur, bu istekler insanın biyolojik, psikolojik ve toplumsal varoluşuyla ilişkilidir.
İnsanın sevinmesi, kızması, utanması, üzülmesi ve korkması da bedeninden bağımsız değildir, sinir sistemi, hormonlar, geçmiş deneyimler ve çevresel koşullar, duyguların oluşumunda etkili olur, ancak duyguları yalnızca hormonlarla açıklamak yeterli değildir, çünkü aynı olay karşısında iki insan farklı duygular yaşayabilir, aynı insan bile farklı zamanlarda aynı olaya farklı tepkiler verebilir, insanın biyolojik yapısı, yaşadığı deneyimler ve olaylara yüklediği anlamlar birlikte etkili olur.
İnsan bazen bir inanç, bir ideoloji, vatanı, milleti veya bayrağı uğruna kendi canını bile feda edebilir, çünkü insanın kimliği yalnızca biyolojik bedeninden oluşmaz, inandığı değerler ve ait hissettiği topluluklar da benliğinin bir parçasına dönüşür, insan bu değerleri kendi varlığının devamıyla özdeşleştirebilir, onları korumayı kendi yaşamını korumak kadar önemli görebilir, hatta bazı durumlarda kendi biyolojik varlığından daha üstün tutabilir, burada biyolojik yaşama yönelik itkisi ortadan kalkmış değildir, ancak değerleri ve aidiyetleri, davranışlarını yönlendiren daha güçlü bir motivasyona dönüşmüştür.
Canlı organizmanın ihtiyaçları, çevresiyle kurduğu ilişki içinde çeşitli motivasyonları harekete geçirir, açlık besine yönelmeyle, susuzluk su arayışıyla, cinsel motivasyon cinsel ilgi ve yakınlıkla, sosyal bağlanma ise ilişki kurma ve yakınlığı sürdürme isteğiyle bağlantılıdır, ancak bu ihtiyaçların hepsi aynı mekanizmayla ortaya çıkmaz ve aynı türden arzular değildir, her birinin oluşumunda farklı biyolojik, psikolojik ve çevresel etkenler bulunabilir, insan çoğu zaman bir şeyi neden istediğini bilinçli olarak belirlemeden önce o şeye yönelir, bilinci daha sonra devreye girerek bu isteği fark eder, yorumlar, gerekçelendirir veya değiştirmeye çalışır.
Her insan, parmak izi, göz retinası ve kendine özgü biyolojik özellikleri bakımından benzersizdir, aynı anne babadan doğan, hatta tek yumurta ikizi olan insanlar bile aynı kişiliğe, aynı düşüncelere ve aynı duygulara sahip değildir, çünkü insanın yaşam koşulları, deneyimleri, hatıraları ve çevresiyle kurduğu ilişkiler birbirinden farklıdır, bu nedenle tepkilerimiz, düşüncelerimiz ve arzularımız da kendimize özgü biçimlerde gelişir, her insan aşkı aynı şekilde yaşayamaz, aynı kişiye duyulan sevgi bile her insanda farklı beklentiler, özlemler ve duygular doğurabilir.
İştah, beslenmeyle ilişkili arzu biçimlerinden biridir, şehvet özellikle cinsel arzu ve bedensel hazla, aşk bir kişiye veya bazen bir varlığa yönelen sevgi ve bağlılıkla, iştiyak özlenen birine ya da ulaşılmak istenen bir şeye duyulan güçlü arzuyla, şevk ise bir hedefe yönelme ve o hedef için çaba gösterme isteğiyle ilişkilidir, bu kavramlar birbirinden farklıdır, ancak hepsi insanın arzu ve motivasyon dünyasının farklı görünümleridir, her birinin oluşumunda biyolojik süreçler, öğrenilmiş deneyimler, hafıza, çevre ve kişisel anlamlar farklı oranlarda etkili olabilir.
İnsan toplumsal ilişkiler içinde gelişir, iş birliği, korunma, paylaşım ve karşılıklı destek yaşam koşullarını etkiler, insan bazen neden onaylanmak istediğini, neden bir topluluğa ait hissetmeye ihtiyaç duyduğunu veya neden başkalarının düşüncelerini önemsediğini tam olarak bilmez, ancak bu istekler çoğu zaman bilinçli bir karardan önce oluşur, insanın sosyal bir canlı oluşu, arzularının ve davranışlarının biçimlenmesinde etkili olur.
Bir ağacın suya yönelen kökleriyle insanın bilinçli seçimleri aynı türden süreçler değildir, fakat her ikisi de canlılığın çevreyle ilişkisi içinde gerçekleşir, insan ağacın aksine kendi ihtiyaçları üzerine düşünebilir, geçmiş deneyimlerini hatırlayabilir, geleceği tasarlayabilir ve arzularını sorgulayabilir, ancak düşünme yeteneğine sahip olması, bütün arzularının bilinçli bir kararla ortaya çıktığı anlamına gelmez, insan çoğu zaman önce ister, sonra neden istediğini anlamaya çalışır, bazen arzusunu gerekçelendirir, bazen ondan vazgeçer, bazen de bilinçli iradesiyle onu sınırlar, bir arzunun biyolojik bir zemine sahip olması, onun yalnızca biyolojiyle açıklanabileceği anlamına gelmediği gibi, bilinçli olarak değerlendirilmesi de başlangıçta bilinçli bir kararla oluştuğunu göstermez.
Aşk, biyolojik süreçlerle ilişkili olsa bile yalnızca biyolojik ihtiyaçlarla açıklanamaz, insan bazen hiç karşılaşmadığı, hiçbir zaman birlikte olamayacağını bildiği birine karşı sevgi duyabilir, onun varlığını düşünmekten huzur bulabilir, hiçbir karşılık beklemeden mutlu olmasını isteyebilir, hatta zihninde oluşturduğu hayali bir imgeye bağlanabilir, bazen yıldızlı bir gökyüzünü seyrederken, bir çiçeğin güzelliğini izlerken veya bir manzara karşısında derin bir hayranlık duyarken kendisini iyi hissedebilir, bunların hepsi aynı anlamda aşk değildir, fakat insanın duyduğu her sevginin sahip olma arzusundan kaynaklanmadığını gösterir, sevgi her zaman iletişim, karşılık veya yakınlık gerektirmez, bazen bir varlığın yalnızca var olduğunu bilmek bile insana huzur verebilir.
Nasıl ki bazı insanlar hiçbir belirgin neden gösteremeden bir başkasına karşı yakınlık veya uzaklık hissedebiliyorsa, insan bazen nedenini tam olarak açıklayamadığı bir sevgi de duyabilir, bu duyguların oluşumunda biyolojik eğilimler, geçmiş deneyimler, bilinç dışı çağrışımlar ve kişinin zihninde kurduğu anlamlar etkili olabilir, ancak her aşkın, her sevginin veya her arzunun tek bir nedeni olduğunu söylemek doğru değildir, aynı biyolojik özelliklere sahip olmamız, duygularımızın ve arzularımızın birbirinin aynısı olmasını gerektirmez.
Sonuç olarak; İnsan, canlılığını sürdürmeye yönelik biyolojik eğilimlerle birlikte var olur, fakat duygu ve düşünceleri yalnızca bu eğilimlerden ibaret değildir, biyolojik ihtiyaçlar, çevresel koşullar, öğrenilmiş deneyimler, toplumsal ilişkiler ve kişisel anlamlar, insanın arzu dünyasını birlikte biçimlendirir, aşk, şevk, iştiyak, iştah ve şehvet bu dünyanın farklı görünümleridir, insan bunları her zaman bilinçli olarak seçmez, çoğu zaman önce hisseder, ardından anlamlandırır, bazen arzularının peşinden gider, bazen de onları sorgulayarak sınırlar, insanı anlamak için yalnızca ne istediğine değil, o isteğin hangi koşullarda ortaya çıktığına ve hayatında ne ifade ettiğine de bakmak gerekir, çünkü insanın biyolojik varlığı yaşamının temelini oluşturur, fakat sevdiği, özlediği, düşündüğü, ürettiği ve anlam aradığı dünya, bu temelin üzerinde gelişen kendine özgü bir dünyadır.
Bir yanıt yazın