İnsan ve İnanç Tasavvuru

İnsan Tanımı

Komutan logar kimliği belirsiz bir cisim yaklaşıyor

 insan tanımlanamayacak ölçüde çok katmanlı uçsuz bucaksız bir varlık aynı inanca sahip olmasına rağmen kafa kesen işid de insan karıncayı incitmeyen yunusta insan dolayısı ile kimliği belirsiz tanımsız bir varlık insan

İnsan nedir sorusu biyolojik psikolojik toplumsal ve felsefi boyutları olan çok katmanlı bir sorudur İnsan tek bir tanıma indirgenemez çünkü insan hem doğal bir varlık hem kültürel bir inşa hem de kendisi üzerine düşünebilen bir bilinçtir Bu nedenle insanı tanımlamak canlı ve cansız ayrımında olduğu gibi yalnızca yapısal özelliklere bakarak değil işlevsel anlamsal ve bilinçsel boyutları birlikte düşünerek mümkündür

Biyolojik düzlemde insan memeli bir canlıdır Hücresel yapıya sahiptir metabolizma yürütür beslenir büyür çoğalır ve ölür Bu yönüyle insan diğer canlılarla ortak özellikler taşır Ancak insanı yalnızca biyolojik bir varlık olarak tanımlamak eksik bir tanımdır çünkü biyoloji insanın ne olduğu kadar nasıl yaşadığına ve neyi anlamlandırdığına dair yeterli açıklama sunmaz

İnsan diğer canlılardan farklı olarak çevresine yalnızca uyum sağlayan değil çevresini dönüştüren bir varlıktır Alet yapar teknoloji üretir doğayı düzenler ve bu düzenlemeyi kuşaktan kuşağa aktarır Bu aktarım biyolojik değil kültüreldir Dil gelenek bilgi ve değerler bu aktarımın araçlarıdır Bu nedenle insan kültür üreten ve kültür içinde yaşayan bir varlıktır

İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri bilinçtir İnsan yalnızca bilen değil bildiğini bilen bir varlıktır Kendi varlığının farkındadır Kendisi hakkında düşünebilir geçmişini hatırlayabilir geleceği tasarlayabilir Bu bilinç sayesinde insan soru sorar anlam arar ve varoluşunu problem haline getirir Hiçbir canlı insan gibi neden varım ne yapmalıyım ve nasıl yaşamalıyım sorularını sistemli biçimde soramaz

İnsan akıl sahibi bir varlıktır Akıl yalnızca hesaplama ya da çıkarım yapma yetisi değildir Akıl kavram üretme tanım yapma ilişki kurma ve yargıya varma yetisidir İnsan kavramlarla düşünür Kavramlar aracılığıyla dünyayı sınıflandırır tanımlar ve anlamlandırır Bu nedenle insan için bilmek görmekten ibaret değildir Bilmek kavramak ayırt etmek ve anlam yüklemektir

İnsan aynı zamanda ahlaki bir varlıktır Davranışlarını yalnızca içgüdülerle değil değerlerle yönlendirir Doğru yanlış iyi kötü adil haksız gibi kavramlar insan yaşamının merkezindedir İnsan yaptıklarından sorumlu tutulabilen bir varlıktır çünkü alternatifler arasında seçim yapma yetisine sahiptir Bu özgürlük sınırlı bir özgürlüktür ancak yine de insanı etik özne yapan temel zemindir

Toplumsal boyutta insan tek başına var olamaz İnsan dili toplum içinde öğrenir kimliğini ilişkiler içinde kurar Ben dediği şey bile öteki ile kurduğu bağ üzerinden şekillenir Bu nedenle insan hem birey hem toplumsal bir varlıktır Toplum insanı biçimlendirir insan da toplumu yeniden kurar

Felsefi açıdan insan kendini tanımlamak zorunda olan bir varlıktır İnsan ne olduğunu hazır bulur tüm değerleri inançları kültürü doğrusu yanlışı ile kendini hazır bulur hazır bulduğu şekli ile çok sorgulamadan düşünmeden yaşar gider çok çok az belki milyonda bir bazı insanlar ise hazır bulduğu şeyleri sorgulayarak düşünerek ne olması gerektiğini düşünerek yeniden inşa etmeye çalışır  Bu yüzden insan tamamlanmış değil oluş halinde bir varlıktır Hayatı boyunca kendini yeniden kurar öğrenir yanılır değişir ve anlam üretir

Sonuç olarak insan biyolojik bir canlı olmanın ötesinde düşünen bilen anlamlandıran değer üreten ve kendini problem edinen bir varlıktır İnsan ne sadece bedendir ne sadece akıl ne de yalnızca toplum ürünüdür İnsan bütün bu boyutların kesişiminde var olan çok katmanlı bir varlıktır

Hazır bulduğu kalıplara sığmayan kıyafeti kendine iki beden küçük gelen sıkışan boğulan insanın anlam arayışına dair bir sorgulama inancını değerlerini yeniden inşa etme çabasına dair zihinsel bir tasavvur bir inanç inşaa etmeye çalışacağım bu bir hakikat değil bir muhayyileden ibarettir.

İnsan biyolojik bir canlıdır  canlılığın gereği yaşamını devam ettirmek hayatta ve yaşamda kalma çabası birinci önceliğidir ürettiği tüm anlamlarda yaşamını sürmeye yöneliktir insanın birinci önceliği budur tüm değerleri inançlarıda bunun üzerine kurguludur insanın tanrı ihtiyacı inanma gereksinimi ve tanrı ile kurduğu bağda bu temel ihtiyaca yöneliktir  Yeme içme barınma gibi temel ihtiyaçları vardır İnsan bu ihtiyaçlar karşılandığında biyolojik olarak yaşamını sürdürebilir. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran temel nokta burada başlar insan yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık değil aynı zamanda sürekli arzulayan ve anlam talep eden bir varlıktır

İnsanın psikolojik ve zihinsel dünyasında arzu ve isteklerin bir sınırı yoktur   Bir ihtiyaç karşılandığında yeni bir istek doğar  bir arzu doyurulduğunda başka bir eksiklik hissi ortaya çıkar. Bu durum insanda sürekli bir yoksunluk  bir eksiklik ve bir açlık hali üretir. İnsan zamanla bu durumu farkında olmadan ontolojik bir gerçeklik gibi algılar ve kendisini  sınırsız ihtiyaçları olan  bir varlık olarak tanımlar. Oysa burada sınırsız olan ihtiyaç değil  arzu ve anlam talebidir.

İnsan dünyaya geldiğinde çırılçıplaktır. Kendi başına hayatta kalabilecek donanımdan yoksundur. Uzun yıllar boyunca bir ebeveyne bir topluluğa ve bir sosyal yapıya muhtaçtır. Eğer insan doğduğu haliyle kalsa  başka insanlarla hiç temas etmese bir dil öğrenemez ve bir kültür içinde büyümezse  düşünme  anlamlandırma ve sembolik üretim kapasitesi gelişmez. Böyle bir insan büyük ihtimalle yalnızca beslenme ve barınma gibi temel biyolojik ihtiyaçlara odaklı bir yaşam sürerdi.

Bu noktada insan ile diğer canlılar arasındaki farkın bilincin varlığı olmadığını kabul etmek gerekir. Hayvanlar da bilinçlidir  çevrelerini algılar  tehditleri fark eder  yön bulur ve hayatta kalmaya yönelik davranışlar sergiler. Ancak insan bilincini ayırt edici kılan şey  bu bilincin zamansal derinliği ve sembolik kapasitesidir.

İnsan yalnızca  anda  yaşamaz  zihniyle geçmişe döner  hatırlar pişmanlık duyar  geleceğe uzanır  plan yapar kaygılanır ve umut eder. İnsan yaşadığı deneyimleri zihninde biriktirir bunlardan anlamlar ve tanımlar üretir. Bu tanımlar geleceği şekillendirir. Diğer canlılar ise büyük ölçüde anda kalır  geçmişi yeniden anlamlandırarak bir gelecek tasavvuru kurmazlar.

İnsanın bu anlam üretme kapasitesi doğuştan gelen bir potansiyeldir  ancak bu potansiyelin içeriği bütünüyle öğrenilmiştir. Dil kültür aktarılan deneyimler mitler dinler ve toplumsal hafıza olmadan insan zihni bu kapasiteyi işlevsel hale getiremez. İnsan geçmişi yalnızca kendi bireysel deneyimleriyle değil kendisinden önce yaşamış insanların aktardıklarıyla birlikte düşünür. Bugünkü insan zihni  geçmiş insan tecrübelerinin birikimi üzerine inşa edilmiştir.

İnsan doğa karşısında baştan itibaren kırılgan ve savunmasız bir varlık olarak konumlanmıştır. Doğal olaylar insan iradesinden bağımsız gerçekleşir  gece çöker  güneş doğar  yağmur yağar ya da yağmaz  kuraklık olur  hastalık gelir  ölüm kaçınılmaz biçimde hayatın içine girer. İnsan bu süreçlerin hiçbirine mutlak anlamda müdahale edemez. Bu durum  insanda yalnızca fiziksel bir çaresizlik değil  aynı zamanda anlamsal bir kırılma yaratır.

İnsan zihni  kontrol edemediği ve anlamlandıramadığı olgular karşısında boşlukta kalamaz. Çünkü insan yalnızca hayatta kalmak isteyen bir canlı değil  aynı zamanda yaşadıklarının nedenini  düzenini ve anlamını arayan bir varlıktır. İşte bu noktada Tanrı fikri  Tanrının ontolojik varlığından bağımsız olarak  insanın anlam ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

İlkel insan için doğa parçalıdır. Gece ile gündüz  yağmur ile kuraklık  bereket ile kıtlık yaşam ile ölüm birbirinden kopuk  öngörülemez ve çoğu zaman tehditkâr olgular olarak deneyimlenir. İnsan zihni henüz bu olaylar arasındaki ilişkileri bütüncül biçimde kavrayabilecek bir soyutlama düzeyine sahip değildir. Bu nedenle doğadaki her güçlü ve etkileyici olgu  ayrı bir irade  ayrı bir güç ve ayrı bir fail olarak düşünülür. Böylece çoktanrılı sistemler doğar.

Burada önemli olan nokta şudur Çoktanrıcılık  bir yanlış inanç değil insan zihninin o tarihsel aşamadaki algı kapasitesinin doğal bir sonucudur. İnsan nasıl algılıyorsa öyle anlam üretir. Parçalı algı  parçalı tanrılar üretir.

Tanrı fikrinin şekillenmesinde yalnızca doğa değil  insanın kendi toplumsal yapısı da belirleyici olmuştur. İnsan hiçbir zaman tek başına var olmamış  aile  kabile ve topluluk içinde yaşamıştır. Topluluk ise zorunlu olarak bir iş bölümü  bir görev paylaşımı ve bir hiyerarşi üretir. Avlanan  koruyan  yöneten  karar veren figürler ortaya çıkar. Bu toplumsal hiyerarşi insan zihninde doğaya da yansıtılır. Nasıl ki bir topluluk başsız olmazsa evren de başsız olamaz düşüncesi gelişir.

Bu nedenle mitolojik anlatılarda genellikle bir  baş tanrı ve ona bağlı diğer tanrılar görülür. Kaostan düzeni çıkaran bir ana güç vardır  fakat doğadaki olayların yönetimi  bu ana gücün yetki verdiği alt tanrılara dağıtılmıştır. Bu yapı  insanın yaşadığı toplumsal düzenin kozmik bir izdüşümüdür.

Zamanla insan zihni gelişir. Deneyimler artar  gözlemler çoğalır  olaylar arasındaki ilişkiler fark edilmeye başlanır. Doğanın parçalı değil  birbiriyle bağlantılı bir düzen içinde işlediği görülür. Mevsimlerin döngüsü  gece ve gündüzün düzenliliği  canlılar arasındaki karşılıklı bağımlılık insan zihnini daha bütüncül bir algıya taşır. Bu zihinsel dönüşüm Tanrı tasavvurunu da dönüştürür.

Çoktanrılı yapı  yerini daha kapsayıcı ve bütüncül bir anlayışa bırakır. Böylece tek tanrılı sistemler ortaya çıkar. Ancak bu geçiş  mutlak bir kopuş değil daha çok işlevsel bir dönüşüm olarak okunabilir. Önceden ayrı tanrılarla açıklanan doğa olayları artık tek bir mutlak kudretin düzeni içinde düşünülür. Alt tanrılar ise  farklı isimler ve kavramlarla bu düzenin işleyişini sağlayan aracılar hâline gelir eski mitolojik hikayelerde de bir baş tanrı ve doğa olaylarını yöneten baş tanrının yarattığı diğer tanrılar vardır insanın  bütüncül düşüncesi olayları birleştirmesi aslında her şeyin birbirine olan bağı ile sistem tek tanrıyı dahada güçlü kadir mutlak olarak her şeyi ona bağlamış tek tanrıdan doğan diğer tanrıları yine melek kavramı  ile dünüştürerek farklı şekilde sistematize etmiştir

Tanrı fikri insanın Doğa karşısındaki çaresizliğiyle Toplumsal düzen ihtiyacıyla  Anlam arayışıyla Süreksizlik ve ölüm karşısındaki kaygısıyla doğrudan ilişkilidir. Tanrı bu ihtiyaçlara verilen tarihsel kültürel ve zihinsel bir cevaptır. Bu tespit Tanrı’nın varlığını inkâr etmek değildir. Aksine Tanrı fikrinin insan zihninde nasıl ve neden ortaya çıktığını anlamaya yönelik bir çabadır.

İnsan Tanrı hakkında konuşurken kaçınılmaz bir sorunla karşı karşıyadır Tanrıyı ancak insan zihninin imkânlarıyla düşünebilir. Dilimiz kavramlarımız benzetmelerimiz ve anlam dünyamız bütünüyle insana aittir. Bu nedenle tarih boyunca ortaya çıkan Tanrı tasvirlerinin büyük bir kısmı Tanrıdan çok insanın kendisini yansıtır. Bu durum felsefede insanbiçimcilik olarak adlandırılır.

İnsanbiçimcilik Tanrıyı insan gibi düşünme eğilimidir. Tanrının istemesi kızması  memnun olması  üzülmesi  plan yapması  sınaması gibi nitelikler bu eğilimin ürünüdür. Bu tasvirler ilk bakışta Tanrı yı insan için daha anlaşılır kılar  fakat dikkatle incelendiğinde ciddi mantıksal ve kavramsal çelişkiler barındırır.

Klasik tanrı tasvirlerinde en temel çelişkilerden biri Tanrıya amaç atfedilmesi meselesidir. Amaç  insan için geleceğe yönelik bir tasarıdır  henüz gerçekleşmemiş bir duruma ulaşma isteğidir. Amaç belirlemek eksiklik varsayar. Oysa ezeli ve ebedi her şeyi bilen  olacak olanı baştan bilen bir varlığa amaç yüklemek  Tanrıyı insani bir zaman algısının içine hapsetmek anlamına gelir. Tanrı için  neden yarattı  sorusu sorulduğunda bu soru Tanrı hakkında değil  insanın anlam arayışı hakkında konuşur.

Benzer bir çelişki Tanrının insan eylemlerine tepki veren bir varlık olarak tasvir edilmesinde ortaya çıkar. Klasik anlatılarda Tanrı kızar hoşnut olur gazap eder ya da razı olur. Oysa kızmak ya da memnun olmak beklenmeyen bir durumla karşılaşmayı ve duygusal bir değişimi ifade eder. Her şeyi bilen  her olasılığı baştan kuşatan bir varlığın insanın yaptığı bir fiil karşısında duygusal bir tepki vermesi mantıksal olarak sorunludur. Eğer Tanrı bir eylemden rahatsız oluyorsa bu eylem gerçekleşmeden önce onu engelleyebilecek kudrete de sahiptir.

Tanrının insanları sınadığı fikri de benzer bir çelişki barındırır. Sınav sonucu bilinmeyen bir sürecin sonunda bilgi edinme amacıyla yapılır. Oysa her şeyi bilen bir Tanrı için sınavın anlamı ortadan kalkar. Sonucu baştan bilinen bir sınav Tanrı açısından anlamsızdır. Bu durumda sınav fikri Tanrı’nın ihtiyacından değil  insanın yaşadığı belirsizliği anlamlandırma çabasından doğmuş görünür.

Ceza ve ödül anlayışı da insanbiçimci tasvirlerin bir başka örneğidir. İnsan toplumsal düzeni sağlamak için ödül ve cezaya ihtiyaç duyar. Bu mekanizma insan psikolojisi ve toplumsal yapı için işlevseldir. Ancak aynı mekanizmayı mutlak kudret sahibi bir Tanrıya birebir uygulamak Tanrıyı bir tür kozmik yönetici ya da yargıç konumuna indirger. Üstelik toplumdan topluma zamandan zamana değişen ahlaki normlar düşünüldüğünde evrensel ve mutlak olduğu varsayılan ilahî adalet anlayışıyla ciddi gerilimler ortaya çıkar.

Bu çelişkilerin ortak noktası şudur Tanrıya yüklenen nitelikler çoğunlukla insanın kendi deneyimlerinden korkularından beklentilerinden ve toplumsal ihtiyaçlarından türetilmiştir. İnsan Tanrıyı anlatırken farkında olmadan kendisini anlatır. Tanrı insanın anlam boşluklarını dolduran düzen ihtiyacını karşılayan ve belirsizlikle baş etmesini sağlayan bir figür hâline gelir.

Bu durum Tanrının varlığını reddetmeyi zorunlu kılmaz. Ancak şunu açıkça gösterir Klasik tanrı tasvirleri Tanrının hakikatinden ziyade insanın zihinsel ve tarihsel koşullarını yansıtır. Dolayısıyla bu tasvirleri mutlak ve değişmez hakikatler olarak kabul etmek hem aklı hem de inancı zorlar.

İnsanbiçimci tanrı tasvirlerinden arındırılmış bir Tanrı düşüncesi Tanrıyı insan özelliklerinden soyutlayarak düşünmeyi gerektirir. Bu Tanrıyı anlamayı değil Tanrı hakkında tutarsız olmayan bir düşünce sınırı çizmeyi amaçlar. Çünkü Tanrı insan zihninin doğrudan kavrayabileceği bir nesne değildir  ancak insan  kendi çelişkilerini Tanrıya yüklememeyi öğrenebilir.

Bu çerçevede düşünülen Tanrı isteyen karar veren öfkelenen ya da hoşnut olan bir varlık değildir. İstemek karar vermek ve duygusal tepki göstermek zamansal ve eksiklik içeren durumları varsayar. Oysa ezelî ve ebedî bir varlık için bu nitelikler anlamını yitirir. Tanrı olup bitene tepki veren bir fail değil olup biteni mümkün kılan varlık koşuludur.

Bu anlamda Tanrı doğrudan müdahale eden bir aktör değil varlığın kendisine içkin düzenin kaynağı olarak düşünülebilir. Doğa yasaları nedensellik ilişkileri ve evrensel düzen  Tanrının eylemleri değil  Tanrının varlığının zorunlu sonuçlarıdır. Tanrı bir şeyleri  yapmaz varlık Tanrı sayesinde mümkün olur.

Böyle bir Tanrı tasvirinde dua ibadet ya da yakarış Tanrının iradesini değiştirmeye yönelik araçlar olmaktan çıkar. Bunlar insanın kendi sınırlılığıyla yüzleşme varoluşunu konumlandırma ve anlam üretme biçimleri haline gelir. Tanrının değişmesi ya da ikna edilmesi söz konusu değildir  değişen ve dönüşen insandır.

Bu tasvir  Tanrı yı insan için daha uzak değil  aksine daha tutarlı bir konuma yerleştirir. Tanrı  insanın günlük beklentilerinin ve ahlaki hesaplarının merkezinden çekilerek  varlığın arka planında yer alan zorunlu bir ilke haline gelir. Bu Tanrıyı küçültmek değil insanın Tanrıyı kendi sınırlarına hapsetmesini engellemektir.

Tanrıya amaç atfetmek

Amaç kavramı doğası gereği insana özgüdür. Amaç geleceğe dair bir tasarı ulaşılmak istenen bir hedef ve bu hedef doğrultusunda yapılan eylemler bütünüdür. Amaç belirlemek zaman içinde ilerlemeyi ve eksiklik hissini varsayar. İnsan için amaç  belirsizlik karşısında yön bulma aracıdır.

Ezeli ve ebedi her şeyi bilen ve olacak olanı baştan kuşatan bir Tanrıya amaç atfetmek Tanrıyı insanın zamansal dünyasına indirgemektir. Tanrının bir amacı olduğunu söylemek O nu henüz tamamlanmamış bir sürecin içine yerleştirir. Oysa mutlak olan bir varlık için olmakta olan değil   olmuş olan ve  olacak olan arasında bir ayrım yoktur.

Bu nedenle Tanrı nın evreni yaratmasının bir amacı olduğu fikri Tanrı hakkında değil insanın anlam ihtiyacı hakkında bir ifadedir. İnsan her eylemin arkasında bir neden ve amaç arar  çünkü kendisi bu şekilde var olur. Tanrıya amaç yüklemek insanın kendi varoluş biçimini Tanrıya yansıtmasıdır.

Buna rağmen evrende açık bir düzen nizam ve süreklilik vardır. Gece ve gündüzün döngüsü mevsimlerin düzeni  doğa yasalarının tutarlılığı ve canlılar arasındaki karmaşık denge rastlantısallıkla açıklanması güç bir bütünlük sergiler. Bu düzen  Tanrının bilinçli bir amaçla müdahalesinin sonucu olmak zorunda değildir Tanrının varlığının doğal bir yansıması olarak düşünülebilir.

Bu bakış açısında evren Tanrının bir hedefe ulaşmak için kurduğu bir araç değil Tanrının varlığının zorunlu bir görünümüdür. Tanrının amacı yoktur fakat evren düzensiz de değildir. Düzen amaçtan değil zorunluluktan doğar.

Hayatın anlamı

Geleneksel yaklaşımlarda hayatın anlamı çoğunlukla Tanrının insana biçtiği bir amaç ya da görev üzerinden açıklanır. Oysa Tanrıyı amaç yüklenen beklenti içinde olan ya da insan eylemlerine tepki veren bir varlık olarak düşünmediğimizde hayatın anlamını da bu çerçeveden yeniden ele almak gerekir.

Hayatın anlamı Tanrının insandan beklediği bir şey olmak zorunda değildir. Aksine anlam insanın varoluşunu fark etmesiyle başlar. İnsan doğanın ve evrenin bir parçası olduğunu bu bütünün işleyişi içinde sınırlı geçici ve kırılgan bir varlık olarak yer aldığını idrak ettiği anda anlam üretmeye başlar. Anlam dışarıdan dayatılan bir amaç değil farkındalıkla birlikte doğan bir konumlanmadır.

Tanrıyı evreni mümkün kılan zorunlu bir ilke olarak düşündüğümüzde insanın görevi Tanrıya hizmet etmek değil varlığın düzenini kavramaktır. Hayat  bu düzenin içinde bilinçli bir tanıklık haline gelir. İnsan  düzenin farkına vardıkça  kendisini merkeze koymaktan vazgeçer ve bütüne ait olduğunu kavrar. Bu kavrayış  insanın hayatını anlamlı kılan temel unsurdur.

Bu anlam anlayışı  ölümle birlikte yok olan bir değer değildir. İnsan  geçiciliğinin farkında olarak yaşadığında  yaptığı her eylem zamansal olarak sınırlı olsa bile varoluşsal bir ağırlık kazanır. Hayat  sonsuz bir ödül vaadiyle değil  sınırlılığın bilinciyle anlamlı hale gelir.

Bu çerçevede anlam bir hedefe ulaşmak değil içinde bulunulan anı geçmişi ve geleceği birlikte kavrayarak yaşamaktır. İnsan anlamı gelecekte değil varlığın düzenini idrak ettiği bilinç halinde bulur.

Ahlaki sorumluluk

Ahlak çoğu zaman ceza ve ödül mekanizmalarıyla gerekçelendirilir. İnsan iyi davranışlarının ödüllendirileceği kötü davranışlarının cezalandırılacağı inancıyla ahlaki bir düzene dahil edilir. Ancak Tanrıyı tepkisiz ve amaçsız bir zorunluluk olarak düşündüğümüzde bu ahlak anlayışı anlamını yitirir. Buna rağmen ahlak ortadan kalkmaz aksine daha sağlam bir zemine oturur.

Ceza ve ödüle dayalı ahlak dışsal bir denetim mekanizmasıdır. İnsan ahlaki davranışı kendi bilincinden değil korku ve beklenti üzerinden sergiler. Bu durumda ahlak içselleştirilmiş bir sorumluluk değil koşullu bir itaat haline gelir. Oysa gerçek ahlaki sorumluluk insanın eylemlerinin sonuçlarını kavrayabilmesiyle mümkündür.

İnsan yaptığı her eylemin yalnızca kendisini değil içinde bulunduğu bütün sistemi etkilediğini fark ettiğinde ahlaki bir özne haline gelir. Evrenin düzeni içinde hiçbir eylem bütünden bağımsız değildir. İnsan kendisini bu düzenin dışında değil içinde konumlandırdığında sorumluluk duygusu doğal olarak ortaya çıkar.

Bu noktada ahlak Tanrıdan korkmanın değil varlığın bütünlüğünü idrak etmenin bir sonucudur. İnsan yaptığı her eylemin bu bütünlük içinde bir karşılığı olduğunu bilir. Bu karşılık ilahi bir ceza ya da ödül olmak zorunda değildir eylemin varoluşsal yankısıdır.

Bu anlayış simülasyon ya da karma düşüncesiyle de ilişkilendirilebilir. İnsan attığı her adımın sistem içinde bir iz bıraktığını bu izlerin doğrudan ya da dolaylı olarak kendisine geri döndüğünü deneyim yoluyla öğrenir. Burada söz konusu olan mistik bir hesaplaşma değil nedenselliğin varoluşsal bir biçimidir.

İnsan ahlaki davranmak zorundadır çünkü yaptığı her şey  kendisini de içinde barındıran düzeni etkiler. Ahlak dışsal bir otoritenin buyruğu değil bilinçli bir varlık olmanın kaçınılmaz sonucudur.

Tanrı fikri

Tanrının varlığına birliğine ve sonsuz kudret sahibi olduğuna iman ediyorum. Ancak bu iman Tanrıyı insan dünyasındaki adaletsizliklere zulümlere acılara ve dualara doğrudan müdahale eden bir özne olarak tasarlamayı zorunlu kılmıyor.  Semavi kitaplarda tanrı bir çok defa azgınlaşan toplumları helak ettiğini anlatır ancak yaşadığımız dünyada yakın tarihte böyle bir müdahalenin  olmadığı çok açık bir gerçeklik  insanlık tarihi boyunca üretilmiş Tanrı tasvirlerinin büyük bir kısmı Tanrıyı insan beklentileriyle şekillendirilmiş bir varlığa dönüştürüyor.

Dinlerin Tanrıya amaç beklenti ve irade atfeden açıklamalarını rasyonel bulmuyorum. Çünkü bu açıklamalar çoğu zaman insanın kendi ahlaki sezgilerini Tanrıya yansıtmasından ibaret kalıyor. İnsan adaleti böyle anladığı için Tanrıyı da bu adalet anlayışıyla hareket etmek zorunda olan bir varlık gibi tasarlıyor.

Anne ve baba çocuğun dünyaya gelmesine vesile oldukları için onun ihtiyaçlarını karşılamakla ahlaki bir yükümlülük altına girerler. Madem dünyaya getirdin o halde her şeyinden sorumlusun düşüncesi insani ve anlaşılır bir beklentidir. Ahlakın ontolojik kaynağı tanrıdır insan zihni kendi sınırları içinde bu ahlaki norm ile düşündüğünde zorunluluk gereği değil tanrısal özelliği sebebi ile tanrının insanın tüm ihtiyaçlarına dualarına cevap vermesini olaylara müdahil olup zalimlere karşı mazluma yardım etmesi zalimleri helak etmesini bekler Ancak bu analoji Tanrının nasıl olması gerektiğini değil insanın Tanrıdan ne beklediğini açıklar.

Tanrıyı anne baba gibi düşünen insan Tanrıdan da sürekli ilgi koruma müdahale ve karşılık bekler. Oysa Tanrının insanla ilişkisi insani ilişkilerle aynı düzlemde kurulamaz. Tanrıyı ahlaki bir zorunluluk altında düşünen her yaklaşım Tanrıyı sınırlı bir varlığa indirger.

Bu nedenle Tanrının insan karşısında mesuliyeti gibi bir ifade kullanmak yerine şunu söylemek daha tutarlıdır Tanrı zorunluluktan değil tabiatı gereği imkan verir sonuçlara ise müdahil olmaz. Tanrının sessizliği yokluk ya da ilgisizlik değil bilinçli bir müdahalesizliktir.

İbadet ve minnet

Eğer anne baba çocuğundan sürekli minnet şükran ve övgü beklemiyorsa Tanrının da insandan ritüeller  adaklar ve ibadetlerle sürekli bir teşekkür talep ettiğini düşünmek insanbiçimci bir yaklaşımdır. İbadet Tanrının ihtiyacı değil insanın Tanrıyla kurduğu bağın bir biçimidir.

İnsan ibadet eder çünkü anlam arar güvende hissetmek ister yalnız olmadığını bilmeye ihtiyaç duyar Bu Tanrının beklentisi değil insanın varoluşsal ihtiyacıdır. Duaların cevapsızlığı da bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. Tanrının sessizliği insanın beklentilerine göre konuşmamasıdır yokluğunun kanıtı değildir.

İnsan arzu ve kötülük

İnsan biyolojik olarak sınırlı ihtiyaçlara sahipken psikolojik olarak sınırsız arzu ve isteklerle donatılmıştır. Bu sınırsızlık insana sürekli bir yoksunluk hissi yaşatır. İnsan farkında olmadan bu durumu bir gerçeklik olarak algılar ve daha fazlasını istemeyi doğal kabul eder.

Dünya kaynakları insan nüfusunun çok daha fazlasını besleyebilecek potansiyele sahipken savaşların zulümlerin ve adaletsizliklerin temel sebebi kıtlık değil doyumsuzluktur. Güçlü olanın daha fazlasını istemesi zayıf olanın elindekine de göz dikmesiyle kaos ortaya çıkar.

Burada Tanrının sessizliği yeniden sorunsallaşır. Anne baba çocukları arasında çıkacak bir çatışmayı çoğu zaman engellerken dünyada böylesi bir ilahi müdahale gözlemlenmez. Güçlü zayıfı ezer zalim, cezasız kalır masumlar acı çeker. Bu durum klasik kötülük problemini doğurur
Eğer Tanrı mutlak iyi ve mutlak kudretliyse bu kötülüğe neden müdahale etmez

Bu soruya verdiğim cevap bir bilgi değil bir inançtır. Bu dünya Tanrının mutlak gerçekliğiyle kıyaslandığında tam anlamıyla gerçek olmak zorunda değildir. Bu yaşananlar Tanrının gerçekliğine göre bir simülasyon bir düş alanı bir bilinç sahnesi olabilir.

Rüyada yaşanan acı korku ve ölüm uykudayken gerçektir. Ancak uyanıldığında tüm anlamını yitirir. Rüyada bizi öldüren kişiye uyanınca kin beslemeyiz çünkü yaşananın bağlamı değişmiştir. Bu hayat da Tanrının gerçekliği karşısında böyle bir bağlam değişimine tabi olabilir. Bu nedenle Tanrı müdahale etmiyor olabilir çünkü müdahale edilecek mutlak gerçeklik henüz burası değildir.

Adalet

Eğer hepimiz aynı simülasyon içindeysek neden bazıları şanslı bazıları yoksul hasta ya da eksik doğuyor Bu soru adalet problemidir. Bu durumu iki şekilde anlamlandırıyorum Birincisi Tanrının gerçekliğine uyandığımızda bu eşitsizliklerin anlamını tamamen yitirmesi mümkündür. Nasıl ki rüyadaki rolleri uyanınca sorgulamazsak burada yaşanan farklılıklar da o bağlamda anlamını kaybedebilir.

İkincisi ise simülasyonun çok katmanlı bir yapı olması ihtimalidir. Bu ardışık ya da paralel bilinç deneyimleriyle öğrenilen bir tekâmül sürecidir. İnsan her deneyimde ahlaki farkındalığını artırır. Bu süreç bedelsiz değildir her hayat geri dönülmez bir bilinç eşiğidir.

Burada doğuştan iyi ya da doğuştan kötü insanlardan söz etmek yerine ahlaki farkındalık seviyeleri farklı insanlardan söz etmek daha doğrudur. Kötülük bir öz değil bilinç eksikliğidir. Bu sistem insanı ahlaki olarak serbest bırakmaz aksine daha derin bir sorumluluk yükler. Çünkü ceza korkusu olmasa bile yapılan her eylem bilinç düzeyini belirler.

Tanrı bu sahneyi yani evreni zamanı maddeyi bilinci ve bunların arasındaki tüm akışı kuran ve var eden ilk ilke olarak düşünülmelidir. Başlangıçtaki kurgu da bu kurgunun işleyişini sağlayan yasalar da Tanrıya aittir. Ancak bu sahiplik Tanrının sahnenin içine girip olaylara müdahale ettiği anlamına gelmez.

Semavi dinler tarihin belirli dönemlerinde Tanrının azgınlaşan toplumlara doğrudan müdahale ettiğini ve onları helak ettiğini anlatır. Fakat insan bugünün dünyasına baktığında bununla uyumlu bir tablo görmez. Yakın tarihte ve günümüzde güçlü olanlar zayıfları ezmekte milyonlarca insan öldürülmekte sistematik zulümler işlenmekte buna rağmen herhangi bir ilahi müdahale gözlemlenmemektedir.

Bu durum ciddi bir tutarsızlık üretir. Eğer Tanrı geçmişte deve kesildiği için bir kavmi helak etmişse bugün işlenen kitlesel zulümler neden karşılıksız kalmaktadır Bu soru düşünen ve akleden bir insanı kaçınılmaz olarak sorgulamaya götürür. Bu sorgulama çoğu zaman Tanrı inancını zedeleyen bir noktaya evrilir. Çünkü böyle bir tablo Tanrıyı keyfi davranan ölçüsüz ve tutarsız bir özne gibi gösterir.

Bu çelişkiyi imtihan kavramıyla açıklamak rasyonel değildir. Aksine böyle bir açıklama Tanrıyı insanı inançtan uzaklaştıracak şekilde davranan bir varlık konumuna düşürür. Bu da Tanrı tasavvurunu problemli hale getirir. Bu nedenle burada net bir ilke ortaya konmalıdır
Tanrı müdahil değildir sessizliği mutlak bir ilkedir.

Bu sessizlik ilgisizlik ya da acziyet değil sahnenin gerçekliğine dair bir tercihtir. Tanrı müdahale etmez çünkü bu sahne mutlak gerçeklik değildir. Bu dünya Tanrının gerçekliğiyle kıyaslandığında bir simülasyon bir bilinç sahnesi bir düş alanıdır. Acı da haz da bu bağlamda geçicidir. Bu nedenle Tanrı suskundur çünkü müdahale edilecek nihai gerçeklik henüz burası değildir.

Hayatın anlamsızlaşması

Eğer Tanrı ceza vermiyor ödüllendirmiyor sınamıyor ve müdahil olmuyorsa hayat ilk bakışta bütünüyle anlamsız görünür. Güçlü olanın zayıfı ezdiği zalimin yanına kar kaldığı masumun acı çektiği bir dünyada ahlakın ve anlamın temeli kalmaz. Bence simülasyon tüm soruları cevaplandırıyor simülasyon  bir kaçış olarak değil anlamı mümkün kılan metafizik bir zorunluluk olarak.

Çok katmanlı ardışık ya da paralel bir simülasyon modeli Tanrının adaletini bu dünyaya sıkıştırmadan korumanın tek rasyonel yoludur. Tanrı ceza ve ödül vermez fakat varoluşu sonuçsuz bırakmaz. Yapılan hiçbir şey mutlak anlamda boşa gitmez ancak karşılığını bu bilinç düzeyinde vermek zorunda değildir.

İnsan iyilik yaptığında çoğu zaman bunun anlık hazzını yaşar. Kötülük yaptığında ise bir rahatsızlık duyar. Bu fıtri bir eğilimdir. Ancak bu durum kötülüğü bütünüyle engellemez. Çünkü insanın iyi ya da kötü oluşu çoğu zaman özgür bir tercihten ziyade doğduğu coğrafyanın ailesinin kültürünün epigenetik yapısının ve aldığı öğretinin sonucudur.

Bu nedenle Tanrının bireysel eylemleri anlık olarak cezalandırması ya da ödüllendirmesi adil olmaz. İnsan çoğu zaman ne olduğunun farkında bile olmadan davranır. İşte bu noktada ahlaki sorumluluk tek bir hayatla sınırlı olmayan bir bilinç sürecine bağlanır.

Çok katmanlı simülasyon modeli burada devreye girer. İnsan,yaptığı eylemlerin sonuçlarını tek bir yaşamda değil ardışık ya da paralel bilinç deneyimlerinde öğrenir. Bu bir tekamül sürecidir. Her deneyim bilinci bir sonraki aşamaya taşır.

Önceki hayatı hatırlamıyorsak bunun ne anlamı var sorusu burada ortaya çıkar. Bunun cevabı şudur İnsan bilinci buzdağının görünen kısmı gibidir. Görünmeyen bilinçaltı görünen bilincin katbekat ötesindedir. Yaşanan tüm deneyimler bilinçaltında birikir. Şimdiki benliğin eğilimleri bu derin birikimin sonucudur.

Tanrının gerçekliğine uyanıldığında bu bilinç katmanları açığa çıkar. İnsan yaşadığı tüm olasılıkları görmüş deneyimlemiş ve içselleştirmiş halde Tanrıya yönelir. Bu noktada iman korkudan değil tam idrakten doğar. Şikayet kalmaz çünkü bilinç artık bütünü görmektedir. Bu aynı zamanda bu dünyadaki eşitsizlik ve adalet problemini de açıklar. Adalet tek bir bilinç anına değil bütün bilinç sürecine yayılmıştır.

Vahye bakışım

vahiy anlatıları tarihsel olarak incelendiğinde belirli bir zaman dilimi belirli bir coğrafya ve belirli bir kültürel havza ile sınırlıdır. Tanrının mutlak, evrensel ve zamanlar üstü olduğu varsayımıyla bu durum bağdaşmaz.

Eğer Tanrı insanlığa bir mesaj göndermiş olsaydı bu mesaj belirli bir dile belirli bir kavme belirli bir tarihsel bağlama hapsolmazdı. Aksine tüm zamanlarda ve tüm insan topluluklarında aynı açıklıkla ortaya çıkardı.

Bu nedenle vahiy Tanrıdan gelen nesnel bir bildirimden ziyade insan bilincinin içinde bulunduğu tarihsel ve kültürel koşullar çerçevesinde Tanrı fikrini anlamlandırma çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir. Peygamberlik ve vahiy anlatıları Tanrının insanlığa seslenişi değil insanın Tanrıyı anlamlandırma teşebbüsünün sembolik anlatılarıdır.

İman nedir

Bu sistemde iman Tanrının insanlardan talep ettiği bir edim değildir. Tanrının insanların kendisine inanıp inanmamasıyla ilgilendiği buna sevindiği ya da buna öfkelendiği düşüncesi Tanrı’yı insani duygularla donatan bir projeksiyondur.

Eğer Tanrı insanların kendisine iman etmesini isteseydi bunu tesis etmek son derece kolay olurdu. Tek bir evrensel bilinç deneyimiyle tek bir açık idrak anıyla bu mesele çözülebilirdi. Böyle bir durumun yokluğu iman meselesinin Tanrı merkezli değil insan zihni merkezli olduğunu gösterir.

İnsan zihni karmaşa içinde anlam üretmek zorundadır. Bu anlam üretimi bazen Tanrıya başvurarak bazen Tanrıyı bütünüyle devre dışı bırakarak gerçekleşir. Evrimsel açıklamalarla materyalist yaklaşımlarla ya da metafizik kurgu olmaksızın hayatı anlamlandırabilen geniş insan toplulukları mevcuttur. Bu durum Tanrı açısından bir eksiklik ya da sorun teşkil etmez.

Dolayısıyla iman Tanrıya sunulan bir sadakat yemini değil Tanrının talep ettiği bir teslimiyet değil insan bilincinin kendi varoluşunu anlamlandırma biçimlerinden yalnızca biridir. Tanrı bu tercihler karşısında ne memnun olur ne de rahatsızlık duyar. Çünkü bu tercihler Tanrının değil insan bilincinin meselesidir.

Ölüm yok oluşmu

ölüm son değildir. Ölüm bir yok oluş değil bilinç düzeyleri arasında bir geçiştir. İnsan bilincinin içinde bulunduğu simülasyon katmanından bir üst katmana taşınmasıdır. Bu geçiş ardışık bir sistem içinde bir sonraki aşamaya ya da paralel bir yapı içinde farklı bir bilinç düzeyine olabilir. Burada önemli olan ölümün bir hesap kapısı ya da nihai yargı anı olmamasıdır.

Ölüm tekamül sürecinin doğal bir evresidir. İnsan bu sahnede edindiği bilinç yükünü beraberinde taşır. Hatırlama bu bilinç düzeyinde mümkün olmayabilir ancak bilinçaltında biriken deneyim bir sonraki aşamada belirleyici olur. Bu nedenle ölüm bir ceza ya da ödül kapısı değil bilincin derinleştiği bir eşiktir. Tanrının gerçekliğine yaklaşma sürecinde zorunlu bir geçiştir.

Tanrı iyimidir

İyi ve kötü bu sistemde ahlaki buyruklardan ya da ilahi emirlerden önce ontolojik bir karşıtlık olarak ele alınmalıdır. bence Varlık yokluğa nispetle iyidir. bir örnek ile açayım kölelik özgürlüğün kısıtlanması değildir kölelik bir seçimdir. köle olan insan kölelik zilletine razı değilse bunu kabul etmiyorsa kendisini köle edenler ile savaşmayı göze alabilir bir ihtimal oradan kaçıp kurtulabilir büyük ihtimallede öldürülür insan bu durumda varlığını devam ettirmeyi zillet içerisinde köle olarak bile kalsa dahi yokluğa nisbeten varlığı seçerek köleliğe razı oluyor dolayısı ile varlık yaşamda olma hayatını devam ettirme yokluğa nisbet ile zillet içerisinde dahi kabul edilen bir şeydir varlık yokluğa nisbetle her durum her şartta iyidir

Hiçbir şey yokken yalnızca Tanrı varken Tanrı aşkınlığından varlığı vücuda getirmiştir. Yokluk mutlak kapalılık mutlak sessizlik ve imkansızlıktır. Varlık ise imkanın hareketin bilincin ve devamlılığın alanıdır. Bu nedenle yokluk yerine varlığın tercih edilmiş olması başlı başına bir iyiliktir.

Tanrı dilerse varlık alemini yeniden yokluğa döndürebilir. Mutlak kudret buna imkan verir. Ancak görünen odur ki Tanrı varlığın devamını tercih etmektedir. İnsanlık tarihi tüm acılarına savaşlarına zulümlerine rağmen sürmektedir. Arkeolojik veriler insanlığın en az on iki bin yıldır kesintisiz şekilde varlığını sürdürdüğünü göstermektedir muhtemelen bu süre çok daha uzundur.

Doğada güçlü olanın güçsüzü yemesi canlıların birbirine zarar vermesi kaotik gibi görünse de bu süreç bütünüyle yok oluş üretmemektedir. İnsan dışındaki canlılar birbirlerinin neslini topyekün tüketmemektedir. İnsan ise tüm acılarına rağmen yaşama tutunur hasta yatağında dahi hayatını sürdürmek ister. Bu yaşamın insan bilincinde hala iyi olarak algılandığını gösterir. Dolayısıyla Tanrının iyiliği dünyadaki tekil acıların yokluğu ile değil varlığın tercih edilmesi ve sürdürülmesi ile ilgilidir. Tanrı mutlak iyidir çünkü yokluğu değil varlığı seçmiştir.

Bu siztemde ahlaki zorunluluk

Bu sistemde ahlak dışsal bir zorunluluk değildir. Ne ilahi bir buyruk ne de ceza ödül mekanizmasıyla dayatılan bir davranışlar bütünü olarak anlaşılır. Ahlak bilincin derinliğiyle doğru orantılı bir farkındalık hâlidir.

İnsan bu dünya simülasyonunda bir öğrenci gibidir. Bilinci arttıkça varlığın sürekliliğine hizmet eden davranışları seçmeye başlar. Yaşatmayı korumayı devam ettirmeyi tercih eder. Bu tercih yapmak zorundayım duygusundan değil bunu yapmanın daha doğru olduğunu görüyorum idrakinden doğar. Ahlak bu nedenle bir görev değil bir sonuçtur. Bilincin doğal sonucudur. Farkındalık arttıkça kötülük anlamsızlaşır iyilik zorunlu olduğu için değil anlamlı olduğu için yapılır. Bu yaklaşım ahlakı hem korkudan hem de kör itaatten kurtarır. Ahlak simülasyon mektebinde bilincin olgunlaşmasının göstergesidir.

Dinler

Bu yaklaşım dinleri bütünüyle reddetmekten ziyade onları hakikat konumundan indirir ve insani bir yere yerleştirir. Ancak pratik sonuç itibarıyla mevcut din anlayışlarının büyük kısmı problemli hatta manipülatif ve zararlı insanlığa fayda getirmediğini düşünüyorum

Din düşünmenin önüne geçtiği anda zararlı hale gelir. Kendini tek ve mutlak hakikat olarak sunduğunda rasyonaliteyi ve sorgulamayı bastırır. Bu durum kaçınılmaz olarak ayrıştırma ve çatışma üretir. Tarih boyunca dinlerin çoğu zaman barış değil iktidar otorite ve tahakküm aracı haline geldiği görülür.

Pek çok din lideri Tanrıdan mesaj aldığını iddia ederek kendi otoritesini kutsallaştırmış bireyin düşünme yetisini devre dışı bırakmıştır. Din bireysel kurtuluşu ritüellere indirgemiş bu dünyadaki yoksunluğu gelecekteki ödüllerle telafi etmeyi vaat etmiştir. Şimdi sabret şükret sonra cennette karşılığını alırsın söylemi çoğu zaman insanları edilgenliğe ve kabullenişe mahkûm etmiştir.

Bu yönüyle dinler toplumu özgürleştiren değil çoğu zaman köleleştiren bir işleve bürünmüştür. Ayrıştırmış çatıştırmış ve düşünsel gelişimi engellemiştir. Bu nedenle dinler evrensel hakikatin taşıyıcısı değil insan bilincinin tarihsel ürünleri olarak değerlendirilmesi gereken bir olgudur

Bu sistem nihilizm doğururmu

Nihilizm anlamın tümüyle ortadan kalkmasıyla ortaya çıkar. Tüm anlamlar insan icadıdır gerçekte hiç birinin bir anlamı yoktur der ben ise diyorumki anlamın kaynağı Tanrıdır. Çünkü anlam aşkın bir referans olmadan uzun vadede çöker.

Anlam tanrının varlığı ile olabilir ancak o ceza ve ödül veren değil çeşitli zamanlarda müdahale eden değil vahy ve din gönderen değil bu hayat bir simülasyon gerçek değil bir şahitlik alanı bir tekamül süreci işin sonunda tanrının gerçekliğine uyanacağımız için hiç biri anlamsız ve boşuna değil

Tanrı burada ontolojik bir ilke dir Tanrının bir amacı ya da niyeti olmaması Tanrıyı anlamsız kılmaz aksine onu insani projeksiyonlardan arındırır Amaç ve niyet ihtiyaçtan doğar. Tanrı ihtiyaçsızdır dolayısıyla amaçsızdır. Bu Tanrının yokluğu değil aşkınlığının en saf biçimidir.

Tanrı aşkınlığından varlığı vücuda getirmiştir. Bu eylem anlamın ilk kaynağıdır. İnsan da bu anlamın içinde konumlanır. Dolayısıyla sistemin başlangıç noktası anlamsızlık değil varlığın anlamlı biçimde seçilmiş olmasıdır.

Tanrının halife olarak insanı seçmesi

İnsanın halifeliği Tanrının sıfatlarının küçük bir numunesini taşımasıdır. Bilme irade yaratma seçme gibi nitelikler insanda sınırlı biçimde görünür. Ancak insan bu numuneyi mutlaklaştırdığında kendisini Tanrı sanma yanılgısına düşer. Tarih boyunca tanrılık iddiaları mutlak hakikat iddiaları ve iktidar kutsamaları buradan doğmuştur.

Bu dünya insanın şahitlik ederek öğrendiği bir alandır. İnsan burada sınırla karşılaşır acıyla eksiklikle ihtiyaçla yüzleşir. Bu yüzleşme insandaki tanrılık vehmini törpüler. İnsan bilerek değil yaşayarak öğrenir. Ruhsal tekamül bilgi birikimi değil şahitlik birikimidir. İnsan bu süreçten geçerek Tanrıya geri döner. Dönüş noktası ihtiyaçsızlık halidir. İhtiyaç bittiğinde istenç sona erer. İstenç sona erdiğinde çatışma biter. Bu da mutlak huzur halidir. Bu çerçevede simülasyon bir ceza değil eğitim alanıdır.

Ahlakın tesis edilmesi

Bu sistemde simülasyon ahlaksızlığı meşrulaştırmaz aksine ahlakı kaçınılmaz kılar. Çünkü simülasyon tek seferlik değildir. Katmanlıdır süreklidir ve geri dönüşlüdür. Yapılan hiçbir eylem sistemden düşmez. İyilik de kötülük de simülasyonun hafızasında kayıtlıdır. Kötülük yapan insan bu kötülüğün karşılığıyla yalnızca teorik olarak değil deneyimleyerek yüzleşir. İyilik de aynı şekilde karşılık bulur. Burada ceza yoktur öğrenme vardır.

her eylem bir sonraki simülasyon katmanında failine geri döner. Bu mekanik bir karma öğretisi değil bilincin kendini deneyim yoluyla eğitmesidir. Ahlak bu yüzden zorunlu değildir ama kaçınılmazdır. İnsan kötülük yapabilir fakat kötülüğün ne olduğunu öğrenmeden sistemden çıkamaz. İyiliğin iyi olduğunu ancak iyiliği yaşayarak ve sonuçlarını görerek idrak eder.

Bu yapı insanı sorumsuzlaştırmaz mutlak sorumluluk altına sokar. Çünkü kaçış yoktur erteleme yoktur dışsal af yoktur. Öğrenilmeden geçiş yoktur. İnsan yapıp ettiği şeylerin neticesini bu sistem içinde yüzleşerek öğrenecek ve tekamülünü tamamlayınca da rabbinin huzuruna sonsuz saadet yurduna dönecek hiç biri anlamsız ve boşuna değildir ve sorumluktan kaçış yoktur

bu bir hakikate değil bir anlam arayışı ürünü insan zihni tasavvurudur burada tüm sorular cevaplanmış olmuyor daha cevapsız bir çok soru var ve bu kurguda başka soruların doğmasına neden oluyor bu kurgu hiç bir dini inkar etmeyi inançları aşağılamayı onları küçük görmeyi düşünmez bu sadece bir metafizik kurgudur


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir