İbni sina Mantık

https://cdnuploads.aa.com.tr/uploads/InfoGraphic/2022/06/21/aec6b481b4dd9462466c1571ef3eb676.jpg

İbn Sina mantığa şu soruyla başlar. İnsan ne zaman gerçekten bilir. Her doğru sanılan şey bilgi midir. Her ikna edici şey zorunlu mudur. Burada çok kritik bir ayrım yapar. Bilgi ile zan ayrımı. İsağoci kavramı temizler ama insan hâlâ zanna düşebilir. İbn Sina der ki asıl hedef zan değil yakindir.

Yakini basit bir örnekle açalım. Güneş doğacaktır dediğinde bu güçlü bir beklentidir ama mantıksal zorunluluk değildir. Üçgenin iç açılarının toplamı yüz seksen derecedir dediğinde ise zorunlu bir bilgidir. İbn Sina mantığının hedefi işte bu ikinci tür bilgidir. Yani başka türlü olması mümkün olmayan bilgi.

Bu yüzden İbn Sina mantığı üç temel aşamada ilerler. Kavram aşaması. Hüküm aşaması. Burhan aşaması. Kavram aşamasını zaten İsağoci ile öğrendik. Cins tür fasıl hassa araz. İbn Sina burada durmaz. Der ki kavram temiz olabilir ama hüküm yanlış kurulabilir. Hüküm doğru olabilir ama burhan olmayabilir.

İkinci aşama hüküm yani önerme aşamasıdır. Burada İbn Sina şunu sorar. Bir cümle ne zaman anlamlıdır. Ne zaman doğru ya da yanlış olabilir. Mesela Tanrı vardır cümlesi bir hükümdür. Ama bu hüküm zorunlu mudur yoksa iddia mıdır. Mantık burada devreye girer.

İbn Sina önermeleri zihnin dış dünyayla kurduğu bağ olarak görür. Ama her bağ eşit değildir. Bazı önermeler tanıma dayanır. Bazıları gözleme. Bazıları alışkanlığa. Bazıları otoriteye. Mantık açısından yalnızca tanıma dayanan ve zorunlu bağ kuran önermeler burhana girebilir.

Basit bir örnekle farkı görelim. İnsan ölümlüdür önermesi tanıma dayanır. Çünkü insan canlıdır ve canlılık bozunmayı içerir. Ama kuşlar uçar önermesi her zaman doğru değildir. Bazı kuşlar uçamaz. Bu yüzden biri zorunlu diğeri yaygındır. İbn Sina mantığı bu ayrımı çok titiz yapar.

Üçüncü aşama burhan aşamasıdır. Burhan İbn Sina’ya göre ilmin kalbidir. Burhan tanımı bilinen şeylerden zorunlu olarak bilinmeyen bir sonuca gitmektir. Burada kıyas vardır ama her kıyas burhan değildir. Burhanın öncülleri zorunlu doğru olmak zorundadır.

Bunu çok sade bir örnekle düşünelim. Her insan ölümlüdür. Sokrates insandır. O halde Sokrates ölümlüdür. Bu bir burhandır. Çünkü öncüller zorunludur. Ama herkes ölür. Ali de ölecek demek bir burhan değildir. Çünkü herkes ölür ifadesi alışkanlığa dayanır.

İbn Sina mantığının ayırt edici yönü burada ortaya çıkar. Mantık yalnızca şekil öğretmez. Bilginin derecelerini öğretir. Zan. Kanaat. Yakın. Burhan. İnsan çoğu zaman zanla yaşar ama burhanla konuşur gibi yapar. İbn Sina mantığı bu yanılsamayı dağıtır.

Bu birinci dersin sonunda şu netleşmiş olur. İbn Sina mantığı İsağoci’nin üzerine kurulur. Kavram temizliği olmadan hüküm olmaz. Hüküm temiz olmadan burhan olmaz. Burhan olmadan ilim olmaz. İbn Sina mantığı bu zinciri kopmaz hale getirmeye çalışır.

2.DERS

İnsan zihninde bilgi nasıl oluşur. Burada yine zemin olarak İbn Sina düşüncesini adım adım takip ediyoruz.

İbn Sina bilgi sürecini iki ana aşamaya ayırır. Tasavvur ve tasdik. Bu ayrım onun mantığının bel kemiğidir. Tasavvur bir şeyin ne olduğunu zihinde kavramaktır. Tasdik ise bu kavramlar arasında bir bağ kurup hüküm vermektir. Mantık çoğu zaman bu ikisi karıştırıldığı için bozulur.

Önce tasavvuru sade bir örnekle düşünelim. Elma kelimesini duyduğunda zihninde bir şekil oluşur. Kırmızı yuvarlak tatlı bir şey. İşte bu tasavvurdur. Burada henüz doğru ya da yanlış yoktur. Elma vardır ya da yoktur demiyorsun. Sadece elma nedir sorusuna zihinsel bir karşılık oluşuyor. Tasavvurda hata olmaz. Çünkü tasavvur yargı içermez.

Şimdi tasdike geçelim. Elma tatlıdır dediğinde artık bir hüküm kurmuş olursun. Bu doğru da olabilir yanlış da olabilir. Çünkü bazı elmalar ekşidir. İşte doğru ve yanlış yalnızca tasdikte ortaya çıkar. İbn Sina burada çok net bir ilke koyar. Mantık tasavvuru berraklaştırır. Ama asıl sınav tasdiktedir.

Bu ayrımı Tanrı bilgisine bağlayarak düşünelim. Tanrı kavramını düşünmek tasavvurdur. Tanrı vardır demek tasdiktir. Tanrı cisim değildir demek tasdiktir. O halde Tanrı hakkında yapılan tartışmaların çoğu tasavvurla tasdikin birbirine karıştırılmasından doğar. Birisi tasavvur düzeyinde konuşur diğeri tasdik düzeyinde cevap verir.

İbn Sina bilgi sürecini biraz daha geriye alır ve sorar. Tasavvur nereden gelir. İnsan kavramları nasıl elde eder. Burada duyular devreye girer. İnsan önce görür duyar dokunur. Bu veriler hayal gücünde birleşir. Sonra akıl bu görüntülerden ortak olanı soyutlar. İşte insan kavramı böyle oluşur. Bu noktada ilmi husuli devrededir. Bilgi zihinde bir suret olarak vardır.

Ama İbn Sina burada durmaz. Der ki her bilgi duyuya dayanmaz. Bazı kavramlar vardır ki duyuyla gelmez. Varlık birlik zorunluluk mümkünlük gibi. Bunlar aklın doğrudan kavradığı kavramlardır. Mesela bir şeyin hem var hem yok olamayacağını duyuyla öğrenmezsin. Akıl bunu kendiliğinden kavrar. Bu tür bilgiler zorunludur.

Şimdi çok önemli bir ayrım yapıyoruz. Zorunlu bilgi ile mümkün bilgi ayrımı. Zorunlu bilgi başka türlü olması mümkün olmayan bilgidir. Üçgenin iç açılarının toplamı yüz seksen derecedir gibi. Mümkün bilgi ise böyle de olabilir başka türlü de olabilir. Hava yarın yağmurlu olacak gibi. İbn Sina mantığı yalnızca zorunlu bilgiyi ilim sayar.

Bu ayrımı günlük hayatta çok net görebiliriz. Ateş yakar dediğimizde bu zorunlu bir bilgidir. Ateş bazen yakmaz diyemeyiz. Ama Ali yarın gelecek dediğimizde bu mümkündür ama zorunlu değildir. Mantık açısından bu ikisi aynı değerde değildir. İbn Sina bu farkı sürekli vurgular.

Buradan tasdikin kalitesine geliyoruz. Her tasdik aynı güçte değildir. Bazısı alışkanlığa dayanır. Bazısı çoğunluğa. Bazısı otoriteye. Bazısı ise tanıma ve zorunlu bağa dayanır. Mantık yalnızca sonuncusuyla ilgilenir. Çünkü ilim ancak orada mümkündür.

Zor bir noktayı örnekle açalım. Herkes ölür dediğimizde bu çok güçlü bir kanaattir. Ama mantıksal zorunluluk değildir. Çünkü herkes kelimesi deneyime dayanır. Buna karşılık insan ölümlüdür dediğimizde bu tanıma dayanır. Canlılık bozunmayı içerir. Bu yüzden bu hüküm zorunludur. İbn Sina burada dili inceltir.

Bu dersin sonunda şu zihinsel alışkanlık kazanılır. Bir cümle duyduğunda hemen doğru mu yanlış mı demek yerine şu soruyu sorarsın. Bu cümle tasavvur mu tasdik mi. Tasdikse hangi türden. Zorunlu mu mümkün mü. Tanıma mı dayanıyor alışkanlığa mı. Bu sorular sorulmadan burhana gidilemez.

3.DERS

kronolojik olarak İbn Sina mantığının tam merkezine giriyoruz. Burada artık hedef nettir. Zorunlu bilgiye nasıl ulaşılır. Bu noktada İbn Sina mantığı Aristoteles’ten aldığı kıyası yeniden inşa eder ve burhan kavramını sistemin kalbine yerleştirir.

İbn Sina’ya göre her kıyas bilgi vermez. Kıyas yalnızca bir çıkarım biçimidir. Ama burhan özel bir kıyastır. Burhanın farkı şuradadır. Önermeleri zorunlu doğrudur ve sonuç da zorunlu olarak doğrudur. Eğer öncüllerden biri zanni ise sonuç ikna edici olabilir ama ilmi olmaz.

Önce kıyası sade bir örnekle hatırlayalım. Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrates insandır. O halde Sokrates ölümlüdür. Bu bir kıyastır. Ama aynı zamanda bir burhandır. Çünkü bütün insanlar ölümlüdür önermesi tanıma dayanır. İnsan canlıdır ve canlılık bozunmayı içerir. Burada alışkanlık değil mahiyet konuşur.

Şimdi burhan olmayan bir kıyasa bakalım. Bütün kuşlar uçar. Penguen kuştur. O halde penguen uçar. Şekil doğru bir kıyastır ama bilgi yanlıştır. Hata kıyas biçiminde değil öncüldedir. Bütün kuşlar uçar önermesi zorunlu değildir. Deneyime ve genellemeye dayanır. İbn Sina burada çok net bir çizgi çeker. Burhanın düşmanı genellemedir.

Burhanın öncülleri hangi türden olabilir sorusu burada çıkar. İbn Sina öncülleri derecelendirir. En güçlü öncüller tanıma dayananlardır. Mesela üçgen üç kenarlı düzlemsel şekildir. Bu bir tanımdır. Tanımdan çıkan her hüküm zorunludur. Tanımdan sonra gelenler ise bedihî öncüllerdir. Yani aklın doğrudan kabul ettiği önermeler. Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz gibi.

Bunu bir örnekle düşünelim. Ateş yakar önermesi deneyime dayanır ama zorunlu kabul edilir. Çünkü ateşin mahiyeti yakıcılıktır. Ama güneş yarın doğacak önermesi deneyime dayanır ama zorunlu değildir. İbn Sina bu iki deneyim türünü ayırır. Birincisi mahiyete bağlanmıştır. İkincisi alışkanlığa.

Burada çok önemli bir aşama daha vardır. Orta terim meselesi. Burhanın kalbi orta terimdir. Orta terim iki uç arasında zorunlu bağı kuran kavramdır. İnsan ölümlüdür kıyasında orta terim canlı olmaktır. İnsan canlıdır. Canlı bozunur. Bozunan ölümlüdür. Bu bağ kurulmadan burhan olmaz.

Bunu yavaşça açalım. Eğer orta terim mahiyete ait değilse burhan çöker. Mesela insanlar çok çalışır. Çok çalışanlar yorulur. O halde insanlar yorulur. Bu bir kıyas olabilir ama burhan değildir. Çünkü çok çalışmak insanın mahiyetine ait değildir. Arazdır. Arazdan burhan çıkmaz.

İbn Sina’nın burada yaptığı şey İsağoci’nin beş tümelini burhana bağlamaktır. Cins ve fasıl mahiyeti verir. Mahiyet zorunlu bağ kurar. Zorunlu bağ burhan doğurur. Hassa ve araz burhana girmez. Çünkü zorunlu değildir. Böylece İsağoci ile burhan arasında kopmaz bir hat kurulur.

Şimdi Tanrı bilgisine kısa bir temas yapalım. Tanrı vardır önermesi burhan olabilir mi. İbn Sina burada çok dikkatli davranır. Tanrı’nın mahiyeti bilinmediği için doğrudan tanıma dayalı burhan kurulamaz. Ama varlık üzerinden dolaylı burhan kurulabilir. Mümkün varlıklar vardır. Mümkün varlıklar var olmak için zorunlu bir sebebe muhtaçtır. Bu zorunlu sebep Tanrı’dır. Bu burhan tanım burhanı değil varlık burhanıdır.

Burada önemli bir ayrım daha ortaya çıkar. Burhan her zaman tanımdan çıkmaz. Bazen varlıktan çıkar. Ama her durumda zorunlu bağ şarttır. Eğer bağ zorunlu değilse sonuç ilim olmaz.

Bu dersin sonunda çok net bir ilke kazanılır. Her ikna edici düşünce bilgi değildir. Her mantıklı görünen çıkarım burhan değildir. Bilgi ancak zorunlu bağ ile mümkündür. İbn Sina mantığı insan zihnini en çok bu noktada eğitir. Zan ile ilmi ayırır.

Bir sonraki derste burhanın çeşitlerine geçeceğiz. Niçin burhanı. Varlık burhanı. Sebep burhanı. Burada özellikle Tanrı ve doğa bilgisi açısından hangi burhan türlerinin nerede geçerli olduğunu tek tek örneklerle ele alacağız. Burada artık İbn Sina mantığının metafizikle birleştiği noktaya geleceğiz.

4.DERS

İbn Sina mantığının en ayırt edici kısmını adım adım açıyoruz. Burada konu burhanın çeşitleridir. Bu aşama kronolojik olarak zorunludur. Çünkü artık yalnızca burhan nedir değil hangi burhan nerede kullanılır sorusu gündeme gelir. Bu noktada İbn Sina mantığı metafizik ve doğa bilgisinin eşiğine gelir.

İbn Sina’ya göre burhan tek biçimli değildir. Aynı zorunluluk farklı yönlerden kurulabilir. En temel ayrım niçin burhanı ile nasıl burhanı arasındadır. Bu ayrım anlaşılmadan İbn Sina’nın Tanrı ve doğa düşüncesi doğru okunamaz.

Önce niçin burhanını ele alalım. Niçin burhanı bir şeyin neden öyle olduğunu mahiyeti üzerinden açıklayan burhandır. Burada sebep sonuç ilişkisi özden çıkar. Üçgenin iç açılarının toplamı neden yüz seksen derecedir sorusu buna örnektir. Çünkü üçgenin mahiyeti bunu zorunlu kılar. Başka türlü olamaz. Bu burhan en güçlü burhandır. Çünkü doğrudan tanıma dayanır.

Bunu gündelik bir örnekle düşünelim. Ateş neden yakar. Çünkü ateşin mahiyeti yakıcılıktır. Bu bir alışkanlık bilgisi değildir. Ateşin ne olduğu ile ilgilidir. İşte bu tür açıklamalar niçin burhanıdır. İbn Sina’ya göre gerçek ilim burada başlar.

Şimdi nasıl burhanına geçelim. Nasıl burhanı bir şeyin hangi yolla gerçekleştiğini gösterir ama nedenini mahiyet düzeyinde vermez. Güneş tutulması nasıl olur sorusu buna örnektir. Ay dünya ile güneş arasına girer. Bu doğru bir açıklamadır. Ama güneş tutulmasının neden zorunlu olarak böyle olduğu mahiyet düzeyinde açıklanmış olmaz. Bu burhan bilgi verir ama niçin burhanı kadar derin değildir.

Bunu daha sade bir örnekle açalım. Bir kapı neden açılır. Çünkü anahtar çevrilmiştir. Bu nasıl açıklamasıdır. Ama kapı neden anahtarla açılacak şekilde yapılmıştır sorusu niçin sorusudur. İbn Sina’ya göre bilimlerin çoğu nasıl burhanı ile çalışır. Felsefe ise niçin burhanını arar.

Doğa bilimlerinde çoğu zaman nasıl burhanı yeterlidir. Ama metafizikte nasıl burhanı yetersiz kalır. Tanrı meselesinde bu ayrım hayati hale gelir. Tanrı vardır önermesi nasıl burhanıyla değil niçin burhanıyla temellendirilmek istenir. Çünkü burada mahiyet değil varlık düzeni konuşur.

Şimdi sebep burhanına gelelim. Sebep burhanı bir şeyin varlığını zorunlu bir sebebe bağlar. İbn Sina’nın meşhur mümkün varlık zorunlu varlık ayrımı burada devreye girer. Evren mümkündür. Yani var da olabilir yok da olabilir. Mümkün olan kendi kendine var olamaz. O halde var olmak için zorunlu bir sebebe muhtaçtır. Bu sebep zorunlu varlıktır. Burada burhan mahiyet değil varlık üzerinden kurulur.

Bu noktayı çok sade bir örnekle düşünelim. Bir ev görüyorsun. Bu ev kendi kendine var olamaz. Yapılmış olması gerekir. Yapanı görmesen bile bir yapıcıyı zorunlu olarak kabul edersin. Burada evin ne olduğu değil var olduğu önemlidir. Tanrı burhanı da bu düzlemde kurulur.

İbn Sina burada çok ince bir denge kurar. Tanrı’nın mahiyeti bilinemez. O halde Tanrı hakkında niçin burhanı mahiyet üzerinden kurulamaz. Ama Tanrı’nın varlığı mümkün varlıkların varlığı üzerinden zorunlu olarak gösterilebilir. Bu yüzden Tanrı burhanı varlık burhanıdır.

Burada sık yapılan bir yanlışı da açıkça söylemek gerekir. Tanrı’nın varlığı burhanla gösterildiğinde Tanrı tanımlanmış olmaz. Sadece Tanrı’nın var olması zorunlu bir sonuç olarak ortaya konur. Mantık burada sınır ihlali yapmaz. İbn Sina bu noktada son derece titizdir.

Şimdi burhan ile ikna arasındaki farkı tekrar vurgulayalım. Bir insan kalabalığı ikna edebilirsin. Ama bu bilgi değildir. Burhan ise kişiden bağımsızdır. Aynı öncüllerle düşünen herkes aynı sonuca ulaşır. Bu yüzden burhan evrenseldir. İbn Sina’ya göre ilim kişisel kanaat değil zorunlu ortaklıktır.

5 DERS

Zorunlu mümkün ve imkansız ayrımı. Bu ayrım anlaşılmadan ne Tanrı meselesi ne kader ne özgürlük ne de varlık tartışmaları sağlıklı kurulabilir.

Önce en sade tanımı kuralım. Zorunlu olan başka türlü olması mümkün olmayan şeydir. Mümkün olan var da olabilir yok da olabilir. İmkansız olan ise hiçbir şekilde var olamaz. Mantık bu üçlü ayrımı kavram düzeyinde yapar. Metafizik ise bunu varlık alanına taşır.

Zorunluya bir örnekle başlayalım. Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz. Bu zorunludur. Başka türlü düşünemezsin. Üçgen üç kenarlıdır. Bu da zorunludur. Üçgeni üç kenarsız düşünemezsin. Burada zorunluluk aklın yapısından gelir. Deneyime bağlı değildir.

Mümküne geçelim. Bir ağacın var olması mümkündür. Ama zorunlu değildir. Ağaç olmayabilirdi. Aynı şekilde senin burada olman mümkündür. Ama zorunlu değildir. Bu mümkün varlıkların ortak özelliği şudur. Kendi başlarına var olmak için yeterli değildirler. Varlıkları için bir sebebe muhtaçtırlar.

İmkansız olana bakalım. Kare bir daire imkansızdır. Çünkü kavram kendi içinde çelişkilidir. Kare dört eşit kenar ister. Daire kenarsızdır. Bu ikisini birleştirdiğinde akıl durur. İmkansızlık dış dünyadan değil kavramın kendisinden doğar. Mantık burada çok nettir. İmkansız olan hakkında varlık tartışması yapılamaz.

Şimdi bu üçlüyü Tanrı meselesine bağlayalım. Tanrı mümkün müdür. Eğer Tanrı mümkün olsaydı var da olabilirdi yok da olabilirdi. O zaman varlığı için bir sebebe muhtaç olurdu. Bu da Tanrı kavramını bozar. O halde Tanrı mümkün değildir. İmkansız mıdır. Hayır. Çünkü Tanrı kavramı çelişki içermez. Geriye tek seçenek kalır. Tanrı zorunludur.

Burada çok ince bir nokta vardır. Zorunlu varlık demek her şey yapmak zorundadır demek değildir. Zorunluluk Tanrı’nın varlığıyla ilgilidir. Fiilleriyle değil. Bu ayrım yapılmazsa kader meselesi karışır. İbn Sina bu noktada çok titizdir.

Bunu bir örnekle yumuşatalım. Bir sayının iki olması zorunludur. Ama bu sayının hangi işlemlerde kullanılacağı zorunlu değildir. Varlık zorunluluğu ile fiil zorunluluğu aynı şey değildir. Tanrı vardır demek Tanrı şunu yapmak zorundadır demek değildir.

Şimdi mümkün varlıkların durumuna geri dönelim. Mümkün varlık kendi başına ne varlığı ne yokluğu gerektirir. O halde var olması için bir tercih gerekir. Bu tercih mümkün varlığın içinden gelemez. Çünkü içi eşittir. Var ile yok arasında bir ağırlığı yoktur. O halde bu tercih dışarıdan gelmelidir. İşte bu noktada zorunlu varlık devreye girer.

Bu adımı çok sade bir örnekle düşünelim. Bir terazinin iki kefesi eşit. Bir tarafın ağır basması için dışarıdan bir müdahale gerekir. Mümkün varlık da böyledir. Var olmak için zorunlu bir sebebe ihtiyaç duyar. İbn Sina’nın Tanrı burhanı burada kurulur.

Bu noktada önemli bir ilke ortaya çıkar. Zorunlu varlık bir halkadır ama zincirin içinde değildir. Zinciri ayakta tutandır. Eğer zorunlu varlık da mümkün olsaydı zincir sonsuza giderdi. Bu ise açıklama olmazdı. Mantık burada sonsuz gerilemeyi kabul etmez.

Bu dersin sonunda şu zihinsel yapı netleşir. Varlıklar üçe ayrılır. Zorunlu olan sadece Tanrı’dır. Mümkün olan her şey yaratılmıştır. İmkansız olan ise düşünülebilir gibi görünse bile varlık alanına çıkamaz. Bu ayrım İbn Sina mantığının kilididir.

6.DERS

kader ve özgürlük meselesi. Bu konu zor görünür ama İbn Sina mantığıyla adım adım ilerlediğimizde şaşırtıcı biçimde berraklaşır. Buradaki temel hata zorunluluk ile belirlenmişliği aynı şey sanmaktır. İbn Sina tam olarak bu düğümü çözer.

Önce temel konumu kuralım. İnsan mümkün bir varlıktır. Yani varlığı zorunlu değildir. Ama bu mümkünlük insanın tamamen rastgele olduğu anlamına gelmez. Mümkün olmak var ile yok arasında eşit durmak demektir. Bu eşitlik insan fiilleri için de geçerlidir. İnsan bir işi yapabilir de yapmayabilir de. Bu imkân alanı özgürlüğün kendisidir.

Şimdi zorunluluk kavramını netleştirelim. Zorunluluk bir şeyin başka türlü olamamasıdır. Tanrı’nın varlığı zorunludur. İnsanın varlığı zorunlu değildir. Ama insanın varlığı mümkün olduğu halde bir kez var olduktan sonra bazı sonuçlar zorunlu hale gelir. Buradaki zorunluluk sonradandır. Başlangıçtan değildir.

Bunu basit bir örnekle düşünelim. Bir taşı yukarıdan bırakırsan düşmesi zorunludur. Ama taşı bırakıp bırakmamak zorunlu değildir. Taşı bırakma kararı senindir. İbn Sina’ya göre kader ile özgürlük arasındaki ilişki tam olarak burada yatar. Sonuçlar zorunlu olabilir ama seçim zorunlu değildir.

İnsan fiilleri bu yüzden iki düzeyde ele alınır. Birinci düzey niyet ve tercih düzeyidir. İkinci düzey fiilin gerçekleşme düzeyidir. Niyet alanı insanın özgürlük alanıdır. Fiilin gerçekleşmesi ise doğa düzenine ve ilahi düzene bağlıdır. İbn Sina burada çok net bir ayrım yapar. İnsan seçer. Tanrı yaratır.

Bu noktayı yavaşça açalım. Bir insan yürümeye karar verir. Bu karar onun içindedir. Bu karar zorunlu değildir. Ama yürümek için kasların çalışması sinirlerin iletimi yerçekimi gibi unsurlar devreye girer. Bunlar insanın kontrolünde değildir. Ama kararın kendisi insana aittir. İbn Sina’ya göre sorumluluk burada başlar.

Şimdi kader kavramına gelelim. Kader her şeyin önceden yazılmış olması gibi kaba bir kadercilik değildir. Kader varlık düzeninin bütünüyle bilinmesidir. Tanrı zamanı bizim gibi ardışık yaşamaz. Bizim için gelecek olan Tanrı için hazırdır. Ama bu hazır oluş insanın seçimini zorunlu hale getirmez.

Bunu bir öğretmen örneğiyle düşünelim. Öğretmen öğrencisini çok iyi tanır. Hangi soruda zorlanacağını bilir. Öğrencinin yanlış yapacağını önceden bilir. Ama bu bilgi öğrenciyi zorlamaz. Öğrenci yine kendi seçimini yapar. Tanrı bilgisi de böyledir. Bilgi zorlayıcı değildir.

İbn Sina burada bilmek ile zorlamak arasındaki farkı özellikle vurgular. Tanrı’nın bilmesi huduridir. Yani şeyler Tanrı’ya hazırdır. Ama bu hazır oluş şeyleri zorunlu hale getirmez. Zorunluluk bilginin değil mahiyetin özelliğidir. İnsan fiilleri mahiyet gereği mümkün olduğu için zorunlu değildir.

Burada çok sık yapılan bir hata ortaya çıkar. Tanrı biliyorsa ben mecburum denir. İbn Sina mantığı bu cümleyi tersine çevirir. Sen seçeceğin için Tanrı bilir. Tanrı bildiği için sen seçmezsin. Bilgi sebep değildir. Sebep sonuç ilişkisi burada yanlış kurulmaktadır.

Bu noktada ahlak devreye girer. Eğer insan fiilleri zorunlu olsaydı sorumluluk anlamsız olurdu. Ödül ve ceza temelsiz kalırdı. İbn Sina’ya göre mümkünlük alanı olmasaydı ahlak da olmazdı. Tanrı’nın adaleti de anlamını kaybederdi. Bu yüzden özgürlük Tanrı’ya rağmen değil Tanrı’nın kurduğu düzen içinde mümkündür.

Bir örnekle toparlayalım. Bir yol düşün. Yolun yapısı bellidir. Virajları bellidir. Ama hangi yoldan gideceğini sen seçersin. Yol kaderdir. Yürüyüş senindir. Yolun varlığı yürüyüşü zorunlu kılmaz. Ama yürüyüş yolun dışında gerçekleşmez. İbn Sina özgürlük ile kaderi bu şekilde bağlar.

Bu dersin sonunda şunu net biçimde görüyoruz. Zorunlu olan Tanrı’nın varlığıdır. Mümkün olan insanın fiilleridir. Tanrı’nın bilgisi zorlayıcı değildir. Kader sonuçların düzenidir. Özgürlük tercih alanıdır. Bu ayrım yapıldığında ne kör kadercilik kalır ne de sınırsız bir özgürlük iddiası.

7.DERS

İbn Sina mantığının bilgi zirvesine geliyoruz. Konu akıl türleri. Bu bölüm kronolojik olarak zorunludur çünkü buraya kadar kavramı temizledik hükmü ayırdık burhanı kurduk mümkün ve zorunluyu netleştirdik kader ile özgürlüğü yerli yerine koyduk. Şimdi soru şudur. İnsan aklı bu bilgileri nasıl taşır ve nasıl kemale erer. Burada merkezde İbn Sina vardır.

İbn Sina aklı tek ve sabit bir şey olarak görmez. Akıl gelişen bir yetidir. Tıpkı bir çocuğun konuşmayı öğrenmesi gibi akıl da aşama aşama yetkinleşir. Bu yüzden aklı mertebelere ayırır. Bu ayırma mantıksaldır ontolojik değildir. Yani ayrı ayrı akıllar yoktur. Aynı aklın farklı durumları vardır.

İlk aşama heyulani akıldır. Bu akıl potansiyel akıldır. Bilgi almaya hazırdır ama henüz hiçbir bilgiye sahip değildir. Yeni doğmuş bir çocuk gibidir. Çocuk konuşma yeteneğine sahiptir ama henüz tek kelime bilmez. Heyulani akıl da böyledir. Kavramları alabilecek güçtedir ama henüz kavram sahibi değildir.

Bunu çok basit bir örnekle düşünelim. Boş bir defter. Defter yazı yazma kapasitesine sahiptir ama üzerinde hiçbir şey yoktur. Heyulani akıl bu defter gibidir. Mantık açısından burada hata olmaz çünkü henüz hüküm yoktur. Sadece imkân vardır.

İkinci aşama meleke halindeki akıldır. Bu aşamada akıl artık temel kavramları edinmiştir. İnsan hayvan taş sayı gibi kavramlar yerleşmiştir. Ama bu bilgiler her an aktif değildir. Gerekince çağrılır. Tıpkı okuma yazma bilen ama şu an okumayan bir insan gibi. Bilgi vardır ama fiil halinde değildir.

Günlük bir örnekle açalım. Bisiklet sürmeyi öğrenmiş bir insan düşün. Şu an bisiklete binmiyor olabilir ama binebilir. Bu meleke halidir. Akıl bu aşamada tanımları bilir. Tasavvur düzgündür. Ama burhan her zaman kurulmaz.

Üçüncü aşama bilfiil akıldır. Burada bilgi aktiftir. İnsan düşündüğü anda kavramları kullanır. Hükümler kurar. Kıyas yapar. Burhan üretir. Filozofların ve bilim insanlarının çalışırken içinde bulunduğu hal budur. Bilgi artık sadece sahip olunan değil kullanılan bir şeydir.

Bunu matematik örneğiyle düşünelim. Toplama yapmayı bilen biri sorulduğunda hemen toplama yapıyorsa bu bilfiil akıldır. Bilgi yalnızca bellekte değil zihinsel faaliyettedir. Mantık burada en etkin halindedir.

Dördüncü ve en yüksek aşama müstefad akıldır. Bu aşama genellikle yanlış anlaşılır. Müstefad akıl insan aklının faal akıl ile temas ettiği andır. Yani insanın artık sadece çıkarım yapmadığı hakikati doğrudan kavrar gibi olduğu durumdur. Burada bilgi hızlanır berraklaşır sanki perde kalkar.

Bunu bir örnekle yumuşatalım. Uzun süre bir problemle uğraşırsın. Saatlerce çözemezsin. Sonra bir anda çözüm zihninde belirir. Bu an sadece adım adım çıkarım değildir. Bir kavrayış sıçramasıdır. İbn Sina bu anı müstefad akıl ile açıklar.

Şimdi faal akıl meselesine geliyoruz. Faal akıl insanın bireysel zihni değildir. Evrensel bir akıldır. İnsan aklı kavramları ondan alır. Nasıl göz renkleri ışık sayesinde görürse akıl da kavramları faal akıl sayesinde görür. Işık olmadan göz işe yaramaz. Faal akıl olmadan insan aklı potansiyelde kalır.

Burada çok kritik bir nokta vardır. Faal akıl bilgi vermez. Bilgiyi görünür kılar. Tıpkı güneşin nesneleri yaratmaması ama görünür kılması gibi. İnsan bilgiyi kendi aklıyla kurar ama aydınlanma faal akıl sayesinde olur. Mantık burada metafiziğe bağlanır ama sınırı aşmaz.

Bu noktada peygamberlik meselesi ortaya çıkar. İbn Sina’ya göre peygamberlik müstefad aklın en güçlü halidir. Peygamber faal akılla kesintisiz temas kurar. Filozof temas kurar ama aralıklıdır. Peygamberin bilgisi sezgisel filozofunki akıl yürütmelidir. Ama ikisi de aynı kaynaktan beslenir.

Bir örnekle farkı düşünelim. Bir filozof uzun hesaplarla sonuca ulaşır. Bir peygamber sonucu doğrudan bildirir. Filozof yol alır. Peygamber varış noktasını gösterir. Mantık burada birini iptal etmez. Sadece bilgi türlerini ayırır.

Bu dersin sonunda İbn Sina mantığının tamamı görünür hale gelir. Akıl potansiyelden fiile çıkar. Kavram tasavvurdan tasdike geçer. Burhanla zorunlu bilgi kurulur. Faal akıl ile temas kurulduğunda bilgi kemale erer. Bu sistem ne salt akılcılıktır ne kör sezgicilik. İkisini hiyerarşik olarak birleştirir.

8.DERS

Başlangıç noktamız İsağoci idi. Orada ne öğrendik. Zihin doğrudan şeylerle değil kavramlarla düşünür. Kavramlar rastgele değildir. Cins tür fasıl hassa ve araz olarak düzenlenir. Tanım cins ve fasıl ile yapılır. Araz ve hassa tanıma girmez. Bu aşamada bilgi yoktu. Sadece zemin vardı. Temel kazandık ama henüz bina yoktu.

Sonra İbn Sina devreye girdi. İlk büyük ayrımı yaptı. Tasavvur ve tasdik. Kavramı bilmek ile hüküm vermek aynı şey değildir dedi. Tasavvurda yanlış yoktur. Yanlış tasdikte olur dedi. Bu ayrım yapılmadan düşüncenin her alanı karışır dedi. Böylece kavram zemininden hüküm alanına geçtik.

Ardından daha keskin bir ayrım geldi. Zan ile yakin. Her doğru gibi görünen şey bilgi değildir. Bilgi zorunlu olandır dedi. Burada mantığın yönü değişti. Artık ikna değil zorunluluk arandı. Çoğunluk değil mahiyet konuştu. Alışkanlık değil tanım esas alındı.

Sonra burhan sahneye çıktı. Her kıyas bilgi vermez. Burhan özel bir kıyastır dedi. Orta terimi mahiyete bağladı. Arazdan burhan çıkmaz ilkesini koydu. İsağoci’de öğrendiğimiz beş tümel burada işlev kazandı. Cins ve fasıl burhanın yakıtı oldu. Hassa ve araz dışarıda kaldı.

Buradan varlık alanına geçildi. Zorunlu mümkün imkansız ayrımı geldi. Bu ayrım yalnızca metafizik değil mantıksaldı. İmkansız çelişkiydi. Mümkün eşitlikti. Zorunlu başka türlü olamamaydı. Tanrı bu ayrımda zorunlu olarak konumlandı. Ama tanımlanmadı. Sadece zorunlu olduğu gösterildi.

Sonra kader ve özgürlük meselesi bu çerçevede çözüldü. Zorunluluk ile belirlenmişlik ayrıldı. Tanrı’nın bilgisi zorlayıcı değil kuşatıcı olarak konumlandı. İnsan fiilleri mümkün olduğu için ahlak mümkün oldu. Tanrı bilgisi ile insan sorumluluğu çelişmeden aynı sistem içinde yer aldı.

Ardından akıl türleri geldi. Heyulani akıl potansiyeli gösterdi. Meleke akıl yetkinliği. Bilfiil akıl faaliyeti. Müstefad akıl kemali. Faal akıl ise bütün bu süreci aydınlatan ilke oldu. Böylece bilgi yalnızca mantıksal değil ontolojik bir yolculuk olarak da anlam kazandı.

Şimdi bu bütünlüğü tek bir örnekle düşünelim. Bir insan Tanrı hakkında düşünüyor. Önce kavramları temizliyor. Tanrı cisim değildir diyor. Bu İsağoci. Sonra Tanrı vardır hükmünü kuruyor. Bu tasdik. Ardından bu hükmün zorunlu olup olmadığını sorguluyor. Bu İbn Sina. Mümkün varlıkların varlığından zorunlu varlığa gidiyor. Bu burhan. Tanrı’nın mahiyetini tanımlamıyor ama varlığını zorunlu görüyor. Sonra Tanrı’nın bilgisiyle kendi özgürlüğünü karıştırmıyor. Ahlaki sorumluluğunu koruyor. Bu sistemsel tutarlılıktır.

İbn Sina mantığının gücü burada yatar. Sana ne düşüneceğini söylemez. Nasıl düşüneceğini öğretir. Tanrı’yı tanımlamaz. Tanrı hakkında konuşurken nerede durman gerektiğini öğretir. Bilimi kutsallaştırmaz. Metafiziği bilime indirgemez. Her şeyi kendi yerine koyar.

Bu yüzden İbn Sina mantığı ne kuru bir akılcılıktır ne de saf bir sezgicilik. Akıl ile sezgiyi hiyerarşik olarak bağlar. Kavramdan başlar. Burhana çıkar. Burhandan varlığa dokunur. Ama hiçbir noktada sınır ihlali yapmaz.

Bilim Tanrı ilişkisi.

Bilim neyi sorar. Tanrı neyi açıklar. Bu iki soru birbirine karıştırıldığında çatışma doğar. İbn Sina mantığında bilim nasıl sorusuyla ilgilenir. Yani bir olay hangi düzen içinde gerçekleşiyor. Hangi sebeplerle ortaya çıkıyor. Tanrı meselesi ise niçin sorusuyla ilgilidir. Yani neden böyle bir düzen var. Neden varlık var da yokluk yok.

Yağmur neden yağar. Bilim bu soruya cevap verir. Buharlaşma olur yoğunlaşma olur basınç farkı oluşur yağmur düşer. Bu açıklama doğrudur. Eksiksizdir. Tanrı bu açıklamanın içinde yoktur. Ama bu Tanrı’nın dışlandığı anlamına gelmez. Çünkü bilim burada nasıl yağar sorusunu cevaplamıştır. Neden böyle bir doğa düzeni vardır sorusunu sormamıştır.

İbn Sina mantığı burada çok net bir ilke koyar. Sebep açıklaması Tanrı’yı dışlamaz. Sebep düzeni Tanrı’nın alternatifi değildir. Aksine Tanrı fikri sebep düzenini mümkün kılan şeydir. Bilim sebep zincirini anlatır. Tanrı sebep zincirinin varlığını açıklar.

Bunu bir saat örneğiyle düşünelim. Saatin nasıl çalıştığını dişlileriyle yaylarıyla anlatabilirsin. Bu açıklama doğru olduğu ölçüde ustayı gereksiz kılmaz. Aksine ustanın bilgisini görünür kılar. Bilim saat mekanizmasıdır. Tanrı ustadır. Mekanizma anlatıldıkça usta yok olmaz.

Burada çok yapılan bir hata ortaya çıkar. Bilim açıklıyorsa Tanrı’ya gerek yok denir. Bu mantıksal bir hatadır. Çünkü bilim bir olayın iç düzenini açıklar. Tanrı ise düzenin kendisinin neden var olduğunu açıklar. Biri diğerinin yerine geçmez. İbn Sina bunu mümkün ve zorunlu ayrımıyla temellendirir. Doğa düzeni mümkündür. Başka türlü de olabilirdi. Mümkün olanın açıklaması zorunlu olana dayanır.

Evrim teorisi canlıların nasıl çeşitlendiğini açıklar. Bu açıklama Tanrı fikrine karşı değildir. Çatışma ancak şu iddia ortaya atıldığında başlar. Evrim canlıların neden var olduğunu açıklar. Hayır. Evrim bir süreçtir. Süreç niçin vardır sorusu hâlâ açıktadır. İbn Sina mantığı burada net bir çizgi çeker. Nasıl açıklaması niçin açıklamasını iptal etmez.

Bilim Tanrı’yı açıklamaz. Tanrı bilimi açıklamaz. Her biri kendi alanında konuşur. Problem şu noktada çıkar. Bilim niçin sorusuna cevap vermeye çalıştığında ideolojiye dönüşür. Din nasıl sorusuna cevap vermeye çalıştığında mitolojiye dönüşür. Mantık bu iki alanı ayırır ama düşman etmez.

Tanrı bilimi boşluk doldurmak için kullanılmaz. Bilmediğimiz yerde Tanrı vardır demek İbn Sina mantığına aykırıdır. Çünkü Tanrı bilinmeyenin adı değildir. Zorunlu varlığın adıdır. Bilgi arttıkça Tanrı geri çekilmez. Bilgi arttıkça Tanrı fikri daha rafine hale gelir. İlkel toplumda Tanrı yağmurun yerini alırdı. Olgun düşüncede Tanrı düzenin zemini olur.

Buradan çok kritik bir sonuç çıkar. Bilim Tanrı’yı çürütmez. Tanrı bilimi engellemez. Çatışma kavram hatasından doğar. Tanrı’yı bilimsel bir hipotez gibi düşünmek Tanrı’yı yanlış yere koymaktır. Bilimi metafizik bir açıklama gibi görmek bilimi aşırı yüklemektir. İbn Sina mantığı her ikisini de kendi yerine yerleştirir.

Bu başlığın sonunda şunu netleştirmiş oluyoruz. Bilim Tanrı’ya rakip değildir. Tanrı bilimin konusu değildir. Bilim mümkün olanın düzenini açıklar. Tanrı bu düzenin niçin var olduğunu zorunlu olarak temellendirir. Bu iki açıklama düzeyi karıştırılmadığı sürece çatışma yoktur.

Kötülük problemi.

Tanrı mutlak iyi ve mutlak kudretli ise dünyada kötülük neden vardır. Bu soru ilk bakışta ahlaki gibi görünür ama temelde mantıksal ve metafiziktir. Bu yüzden yine İsağoci ve İbn Sina çizgisinde adım adım ilerleyeceğiz. Merkezde İbn Sina düşüncesi var.

Önce en temel ayrımı kuralım. Kötülük nedir. İbn Sina burada radikal bir hamle yapar. Kötülük bağımsız bir varlık değildir. Kötülük eksikliktir. Yani olması gereken bir iyiliğin yokluğudur. Bu cümle anlaşılmadan bütün tartışma yanlış yerde döner.

Körlük bir şey midir. Körlük bir varlık değildir. Gözün görme yetisinin eksikliğidir. Sağır olmak yeni bir özellik değildir. İşitmenin yokluğudur. Hastalık da böyledir. Sağlığın bozulmasıdır. Yani kötülük pozitif bir şey değil negatif bir durumdur. İbn Sina kötülüğü bu şekilde tanımlar.

Tanrı kötülük yaratmaz. Çünkü kötülük yaratılabilir bir şey değildir. Yaratma varlık vermektir. Kötülük ise varlığın eksilmesidir. Bu yüzden Tanrı’nın yaratması doğrudan kötülüğe yönelmiş değildir.

Madem Tanrı iyidir neden eksikliğe izin verir. Burada mümkün varlık kavramı devreye girer. Mümkün varlık zorunlu değildir. Sınırlıdır. Sınırlı olan eksiklik taşır. Eğer eksiklik taşımıyorsa zaten zorunlu olur. Yani Tanrı dışında her varlık eksik olmak zorundadır.

Bir bıçak düşün. Keskinliği bıçağın iyiliğidir. Ama bıçak aynı zamanda kesme riski taşır. Bıçağı hiç kesmeyecek şekilde yaparsan artık bıçak olmaz. Yani bir şeyin iyiliği aynı zamanda kötülük ihtimalini de taşır. Bu ihtimal kötülük değildir. Ama kötülüğün zemini buradan çıkar.

İbn Sina’ya göre evren mümkün varlıklardan oluştuğu için eksiksiz olamaz. Eksiksiz bir evren zorunlu olurdu. Zorunlu olan yalnızca Tanrı’dır. O halde kötülüğün varlığı Tanrı’nın eksikliğini değil evrenin mümkünlüğünü gösterir.

Burada ahlaki kötülük meselesi ortaya çıkar. Doğal kötülükler hastalık deprem ölüm gibi. Ahlaki kötülükler ise yalan zulüm cinayet gibi. İbn Sina bu ikisini ayırır. Doğal kötülükler varlığın sınırlılığından gelir. Ahlaki kötülükler ise insan iradesinin yanlış kullanımından.

İnsan fiilleri mümkündür. Yapabilir de yapmayabilir de. Bu mümkünlük özgürlüğün şartıdır. Ama aynı zamanda kötülük ihtimalinin de şartıdır. Eğer insan kötülük yapamayacak olsaydı özgür de olmazdı. Özgürlük varsa sorumluluk vardır. Sorumluluk varsa risk vardır.

Bir robot düşün. Yalnızca iyi davranacak şekilde programlanmış olsun. Bu robot kötülük yapmaz ama ahlaki olarak iyi de değildir. Çünkü seçmemiştir. İbn Sina’ya göre ahlak ancak seçimin olduğu yerde mümkündür. Seçim varsa yanlış da mümkündür.

Burada Tanrı neden engellemez sorusu gelir. İbn Sina mantığı burada şunu söyler. Tanrı genel düzeni yaratır. Bu düzen içinde mümkün varlıklar kendi sınırlarıyla hareket eder. Tanrı her kötülüğü engelleseydi düzen bozulurdu. Sebep sonuç ilişkisi ortadan kalkardı. Bu durumda dünya bir imtihan alanı değil bir tiyatro sahnesi olurdu.

Bir öğretmen her hatayı anında engellerse öğrenci öğrenemez. Öğretmen öğrenme düzenini kurar. Yanlış ihtimalini tamamen kaldırmaz. Çünkü öğrenme yanlış üzerinden gerçekleşir. Tanrı ile evren ilişkisi de buna benzer ama elbette birebir aynı değildir.

Burada çok kritik bir denge vardır. Tanrı kötülüğü istemez. Ama kötülük ihtimali olan bir düzeni ister. Çünkü bu düzen iyiliğin anlamlı olduğu tek düzendir. Hiç açlık olmayan bir dünyada paylaşmanın ahlaki değeri olmazdı. Hiç ölüm olmayan bir dünyada hayatın değeri olmazdı.

Kötülük Tanrı’nın yokluğuna değil Tanrı dışındaki her şeyin sınırlılığına delildir. Kötülük Tanrı’nın kötü olduğunu değil evrenin Tanrı olmadığını gösterir. İbn Sina mantığı kötülüğü Tanrı ile savaşan bir güç olmaktan çıkarır. Ontolojik bir eksiklik olarak konumlandırır.

Kötülük problemi Tanrı’nın varlığına mantıksal bir çelişki oluşturmaz. Problem ancak kötülük bağımsız bir varlık gibi düşünüldüğünde ortaya çıkar. Kötülük eksiklik olarak düşünüldüğünde mesele çözülür. Acı ortadan kalkmaz ama anlam kazanır.

Ruhun ölümsüzlüğü. Bu konu İbn Sina sisteminde rastgele bir inanç başlığı değildir. Mantığın bilgi teorisinin ve metafiziğin doğal sonucudur. Yani buraya gelmek için önceki bütün adımları geçmek gerekiyordu. Şimdi o adımların neden bu noktaya bağlandığını tek tek göreceğiz. Merkezde yine İbn Sina vardır.

Ruh nedir. İbn Sina’ya göre ruh beden değildir. Ama bedenle ilişkisi olan bir cevherdir. Burada cevher kelimesi çok önemlidir. Cevher kendi başına var olabilen şey demektir. Araz gibi başkasına muhtaç değildir. Eğer ruh cevherse beden ortadan kalktığında ruhun da zorunlu olarak yok olması gerekmez.

Bu noktada İbn Sina doğrudan bedenden başlar. Beden maddidir. Parçalıdır. Bölünebilir. Değişir. Yaşlanır. Çözülür. Ruh ise bilme fiilini yerine getirir. Bilme fiili maddi bir fiil değildir. Çünkü bilinen şey zihinde maddi olarak bulunmaz. Bir ağacı düşündüğünde zihninde gerçek bir ağaç yer kaplamaz. Ama ağaç bilgisi vardır. İbn Sina buradan şu sonuca gider. Maddi olmayan bir fiil maddi olmayan bir ilke gerektirir. Bu ilke ruhtur.

Bunu çok sade bir örnekle düşünelim. Bir aynaya bakıyorsun. Aynada oda görünür ama oda aynanın içinde değildir. Ayna o görüntüyü taşır ama maddi olarak içermez. Ruh da bilgiyi böyle taşır. Bu taşıma maddi bir kaplama değildir. O halde ruh salt maddi olamaz.

Şimdi İbn Sina’nın meşhur uçan adam düşünce deneyine gelelim. Bu deney ruhun bedenden bağımsız olarak bilinebileceğini göstermek için yapılır. İbn Sina der ki bir insanı düşün. Bu insan boşlukta yaratılmış olsun. Gözleri görmüyor. Kulakları duymuyor. Bedeni hiçbir şeye temas etmiyor. Kendi bedenini bile hissetmiyor. Ama bu insan yine de ben varım der. Çünkü kendiliğinin farkındadır. Bu farkındalık beden bilgisinden gelmez. O halde benlik bilinci bedenden bağımsızdır.

Burada çok kritik bir sonuç çıkar. İnsan kendi varlığını beden aracılığıyla değil doğrudan ruhuyla bilir. Bu bilgi tasavvurla değil huzurla ilgilidir. Yani ilmi huduridir. İnsan kendini aracıya ihtiyaç duymadan bilir. Bu da ruhun bedenin bir fonksiyonu olmadığını gösterir.

Şimdi ölümsüzlük meselesine geçebiliriz. Ruh bedenden bağımsız bir cevherse bedenin bozulması ruhun zorunlu olarak yok olması anlamına gelmez. Ama bu tek başına ölümsüzlüğü ispatlamaz. İbn Sina burada bir adım daha atar. Ruh basittir. Yani parçalardan oluşmaz. Parçalardan oluşmayan bir şey bozulamaz. Çünkü bozulma parçalanma gerektirir.

Bunu bir örnekle düşünelim. Bir masa kırılabilir çünkü parçaları vardır. Bir sayı kırılmaz. İki sayısını ikiye bölemezsin. Ruh sayı gibi basittir der İbn Sina. Basit olan çözülmez. Çözülmeyen yok olmaz. Bu yüzden ruhun tabiatı gereği devamlılığı vardır.

Burada önemli bir ayrım yapalım. Ruhun ölümsüzlüğü ruhun ezeli olduğu anlamına gelmez. İbn Sina’ya göre ruh yaratılmıştır. Bir başlangıcı vardır. Ama sonu yoktur. Bu Tanrı’ya benzetme değildir. Çünkü Tanrı zorunludur. Ruh mümkündür. Ama mümkün olup da devamlı olan bir varlık olabilir.

Şimdi ahlakla bağlantıyı kuralım. Eğer ruh bedensel hayatla sınırlı olsaydı ahlaki sorumluluk büyük ölçüde anlamsızlaşırdı. Çünkü birçok iyilik karşılıksız kalır. Birçok kötülük cezasız kalır. İbn Sina’ya göre ruhun ölümsüzlüğü ahlaki düzenin tamamlayıcı unsurudur. Ama ahlaktan çıkarılmaz. Ahlak onun delili değildir. Mantıksal sonuçlarından biridir.

Bunu bir örnekle düşünelim. Bir insan hayatı boyunca adaletli yaşar ama karşılığını görmez. Eğer ruh sadece bedenle sınırlıysa bu adalet iddiası havada kalır. Ruhun devamlılığı bu adaletin mümkün olduğu alanı açar. Ama bu dini bir vaatten önce mantıksal bir tutarlılıktır.

İbn Sina’da ölüm ruhun yok olması değildir. Bedenle ilişkinin kesilmesidir. Ruh bedeni kullanarak bilgi edinir. Ama beden zorunlu araç değildir. Beden öğrenmenin aracıdır. Öğrenilen bilgi ruhta kalıcıdır. Bu yüzden ruh bedenden ayrıldığında bilgisiz kalmaz. Aksine bedensel engellerden kurtulmuş olur.

Bu noktada cennet ve cehennem tasavvuru da farklılaşır. İbn Sina’ya göre asıl mutluluk bedensel haz değildir. Bilgisel kemaldir. Ruh ne kadar yetkinse mutluluğu o kadar artar. Cehennem ise bilginin kaybı değil eksikliğiyle ilgilidir. Ruh kendi kapasitesini gerçekleştirememiştir. Bu eksiklik azaptır.

Bu başlığın sonunda şunu netleştiriyoruz. Ruh maddi değildir. Bedenin fonksiyonu değildir. Kendini bedensiz olarak bilebilir. Basit olduğu için bozulmaz. Bu yüzden bedenden ayrıldıktan sonra da varlığını sürdürür. Ruhun ölümsüzlüğü İbn Sina’da bir inanç sıçraması değil mantıksal bir sonuçtur.

Ahlakın temeli. Bu nokta bütün önceki adımların doğal sonucudur. Eğer buraya gelmeden ahlak konuşulursa ya kuru buyruklara ya da keyfi tercihlere düşülür. İbn Sina sisteminde ahlak ne sadece Tanrı buyruğudur ne de sadece bireysel tercihtir. Burada dengeyi adım adım kuracağız. Merkezde yine İbn Sina düşüncesi vardır.

Önce en temel soruyu koyalım. İyi nedir. Kötü nedir. İbn Sina’ya göre iyi bir varlığın kendi yetkinliğine uygun olanıdır. Kötü ise bu yetkinliğin eksikliğidir. Bu tanım ahlaki gibi görünür ama aslında ontolojiktir. Çünkü iyi ve kötü önce varlıkla ilgilidir sonra davranışla ilişkilendirilir.

Basit bir örnekle başlayalım. Bir bıçağın iyiliği keskinliğidir. Kör bir bıçak kötü değildir ama eksiktir. Kötülük burada fazlalık değil yoksunluktur. Aynı şekilde insan için iyi olan şey insanın yetkinliğine uygun olandır. İnsan düşünen bir varlıktır. O halde insan için en yüksek iyi aklın yetkinleşmesidir.

Bu noktada ahlak ile mutluluk birleşir. İbn Sina’ya göre ahlakın nihai hedefi mutluluktur. Ama bu mutluluk haz değildir. Yetkinliktir. İnsan yeme içme zevk alabilir ama bu onu insan yapan şey değildir. İnsan düşündüğünde anladığında bildiğinde yetkinleşir. Gerçek mutluluk buradadır.

Şimdi Tanrı ile bağlantıyı kuralım. Tanrı iyiyi emrettiği için iyi değildir. İyi olduğu için emreder. Bu cümle çok kritiktir. Çünkü burada ahlak keyfilikten kurtulur. Eğer iyi yalnızca emir olsaydı yarın tersine çevrilebilirdi. Ama İbn Sina’ya göre iyinin ölçüsü varlığın yapısındadır. Tanrı bu yapıyı bilen ve kuran olduğu için iyiyi emreder.

Bir doktor hastaya ilaç verir. İlacın iyi olması doktorun keyfine bağlı değildir. İlacın bedene uygunluğuna bağlıdır. Doktor uygun olanı söyler. Tanrı ile ahlak ilişkisi de buna benzer. Tanrı iyiyi icat etmez. İyiyi bilir ve bildirir.

Burada aklın rolü ortaya çıkar. İnsan aklı iyi ile kötüyü tamamen kör değildir. Aklın doğal bir ahlak sezgisi vardır. Adaletin iyi olduğunu zulmün kötü olduğunu insan aklı kavrayabilir. Bu yüzden İbn Sina’da ahlak sadece vahye bağlı değildir. Akıl da ahlaki bilgi üretir. Ama akıl sınırlıdır. Her durumda doğruyu tek başına bulamayabilir. Vahiy burada tamamlayıcıdır.

Bu noktada özgürlük tekrar devreye girer. Eğer insan aklıyla iyiyi kavrayabiliyorsa ama yine de kötüyü seçebiliyorsa ahlak anlamlı hale gelir. İyi zorunlu olsaydı erdem olmazdı. Erdem seçimle mümkündür. İbn Sina’da erdem alışkanlıkla kazanılır. İnsan tekrar tekrar iyi olanı seçerek karakterini inşa eder.

Cesaret korkusuzluk değildir. Korkuya rağmen doğru olanı seçmektir. Cömertlik para vermek değildir. Vermekle tutmak arasında denge kurmaktır. Bu erdemler bilgi gerektirir. Ne zaman ne yapılacağını bilmek gerekir. Bu bilgi akla dayanır. Ahlak bu yüzden kör itaat değildir.

Şimdi ruhun ölümsüzlüğüyle bağlantıyı kuralım. Eğer insanın hayatı yalnızca bu dünya ile sınırlı olsaydı ahlak çoğu zaman dezavantaj olurdu. Ama ruhun devamlılığı ile birlikte ahlak anlam kazanır. Çünkü insan yaptığı seçimlerle ruhunu şekillendirir. Ruh yetkinleşirse mutluluk artar. Eksik kalırsa azap oluşur. Bu ödül ve ceza dışsal bir mekanizma değil içsel bir sonuçtur.

İbn Sina’da cennet ve cehennem bu yüzden mekandan çok haldir. Bilgiye yaklaşan ruh huzur bulur. Cehalette kalan ruh sıkıntı çeker. Bu sıkıntı Tanrı’nın keyfi cezalandırması değil ruhun kendi eksikliğiyle yüzleşmesidir. Ahlak burada psikolojik değil ontolojik bir sonuç üretir.

Bilgi aklı yetkinleştirir. Yetkinleşen akıl doğruyu görür. Doğruyu gören irade iyiye yönelir. İyiye yönelen ruh kemale erer. Kemal mutluluk doğurur. Tanrı bu sürecin hem kaynağı hem nihai ufkudur ama aradaki adımlar insana bırakılmıştır.

Ahlak ne kör bir buyruk ne de keyfi bir tercihtir. Ahlak varlığın yapısından çıkan akılla kavranan ve Tanrı tarafından teyit edilen bir düzendir. İnsan bu düzene uymakla Tanrı’ya yaklaşmaz. Kendine yaklaşır. Çünkü insanın özü akıldır. Akla uygun yaşamak insanın kendisiyle barışmasıdır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir