Özerklik

Özerklik kavramı etimolojik olarak Yunanca autos ve nomos kelimelerinden türetilir. Autos kendilik demektir, nomos ise yasa anlamına gelir. Bu birleşim özerkliği, kendi yasasını kendisi koyma durumu olarak tanımlar. Bu nedenle özerklik basitçe serbestlik ya da başına buyrukluk değildir. Bir öznenin dışsal zorlamalara körü körüne tâbi olmaksızın, kendi aklıyla belirlediği ilkelere göre davranabilme kapasitesini ifade eder. Özerklik daima bir normatif çerçeve içerir, yani kişi rastgele değil, gerekçelendirilmiş bir ilkeye dayanarak eylemde bulunur.

Felsefi düzlemde özerklik özellikle ahlak felsefesinin merkez kavramlarından biridir. Bu bağlamda özerk özne, eylemlerinin nedenini dış otoritelerde değil, kendi aklında bulur. Bu anlayışın en sistematik ifadesi Immanuel Kant’ta görülür. Kant’a göre ahlaki değer, eylemin sonucundan değil, eylemi yöneten iradenin ilkesinden doğar. Özerklik burada, aklın kendisine evrensel bir yasa koyabilme yetisidir. İnsan, ahlaki özne olarak, itaat ettiği yasayı başkasından almaz, bizzat kendi rasyonel doğasından üretir. Bu nedenle Kant’ta özerklik ile sorumluluk birbirinden ayrılmaz. Özerk olmayan bir varlık ahlaki olarak sorumlu tutulamaz.

Ancak özerklik kavramı yalnızca Kantçı anlamda saf akla indirgenmez. Antik felsefede, özellikle Aristoteles’te, özerkliğe daha örtük fakat önemli bir zemin vardır. Aristoteles insanı logos sahibi bir varlık olarak tanımlar. Logos, hem akıl hem söz demektir. İnsan, aklı sayesinde eylemlerini tartabilir, amaç ile araç arasındaki ilişkiyi kavrayabilir. Bu yeti, pratik akıl üzerinden belirli bir özerklik alanı açar. Ancak bu özerklik mutlak değildir, çünkü insan tutkularla, alışkanlıklarla ve toplumsal bağlamla şekillenir. Dolayısıyla Aristotelesçi çizgide özerklik, tamamen bağımsız bir irade değil, ölçülü ve erdemli bir yönelim olarak ortaya çıkar.

Modern düşüncede özerklik meselesi giderek daha problematik bir hâl alır. Psikoloji, sosyoloji ve nörobilim, insan davranışlarının büyük ölçüde bilinçdışı dürtüler, biyolojik eğilimler ve toplumsal koşullarla belirlendiğini göstermiştir. Bu durum, insan gerçekten özerk midir sorusunu keskinleştirir. Eğer kararlarımız genetik yapımız, çocukluk deneyimlerimiz, ekonomik şartlarımız ve kültürel kalıplarımız tarafından belirleniyorsa, özerklik ne ölçüde mümkündür.

Bu noktada iki uç yaklaşım ortaya çıkar. Birincisi, katı determinizmdir. Bu görüşe göre insan eylemleri zorunlu neden zincirlerinin sonucudur ve özerklik bir yanılsamadan ibarettir. İkincisi ise mutlak özgür irade anlayışıdır. Bu yaklaşım insanı, koşullardan neredeyse tamamen bağımsız bir fail olarak görür. Felsefi açıdan daha tutarlı görünen yaklaşım ise sınırlı ya da koşullu özerklik anlayışıdır. Buna göre insan mutlak anlamda özerk değildir, fakat tamamen edilgen de değildir. İnsan, belirlenmişlikler içinde belirli bir hareket alanına sahiptir. Bu alan, farkındalık arttıkça genişler.

Somut bir örnekle ifade edersek, bir insan öfkelendiğinde ilk tepkisi bağırmak olabilir. Bu tepki biyolojik ve psikolojik eğilimlerin sonucudur. Ancak kişi bu eğilimin farkına varıp kendini durdurabiliyorsa, işte bu noktada sınırlı bir özerklikten söz edilir. Özerklik burada dürtünün yokluğu değil, dürtü karşısında refleksif bir mesafe koyabilme yetisidir.

Sonuç olarak insan mutlak anlamda özerk bir varlık değildir. Ancak tamamen belirlenmiş bir mekanizma da değildir. İnsan, bilinç, akıl ve öz değerlendirme kapasitesi sayesinde kısmi bir özerklik taşır. Bu özerklik derecelidir, artabilir ya da azalabilir. Eğitim, düşünme disiplini ve farkındalık bu alanı genişletir. Cehalet, korku ve kör inanç ise daraltır. Bu nedenle özerklik, insana verilmiş sabit bir özellikten çok, sürekli inşa edilen bir yeti olarak anlaşılmalıdır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir