Yargı Yetisinin Eleştirisi Immanuel Kantın üç eleştirisinin üçüncüsü olan bu eser saf aklın eleştirisi ile pratik aklın eleştirisi arasında kalan boşluğu doldurmak amacıyla kaleme alınmıştır. Kant bu kitapta insanın bilme yetisi ile isteme yetisi arasında aracı bir fakülte olarak yargı yetisini ele alır ve doğa ile özgürlük alanlarının nasıl olup da aynı özne içinde birlikte düşünülebileceğini araştırır. Kitabın temel problemi doğanın zorunlu yasallığı ile insanın özgürlük iddiasının birbiriyle çelişmeden nasıl temellendirilebileceğidir.
Kant yargı yetisini belirleyici ve yansıtıcı olmak üzere ikiye ayırır. Belirleyici yargıda genel yasa önceden verilidir ve tekil olan bu yasa altına yerleştirilir. Yansıtıcı yargıda ise tekil verilidir fakat onu kapsayacak genel yasa henüz yoktur ve zihin bu yasayı aramak zorundadır. Estetik ve teleolojik yargılar bu ikinci tür yargı alanına girer. Bu ayrım kitabın bütün yapısını belirler çünkü Kant burada bilginin değil anlamlandırmanın nasıl mümkün olduğunu sorgular.
Eserin birinci ana bölümü estetik yargının eleştirisidir. Kant burada güzel ve yüce kavramlarını inceler. Güzel yargısı çıkar gütmeyen bir hazza dayanır. Bir nesneyi güzel bulduğumuzda ondan fayda sağlamayı ya da ona sahip olmayı istemeyiz sadece seyretmekten haz alırız. Bu haz öznel bir duyguya dayanmasına rağmen evrensellik iddiası taşır. Kant bunu kavramsız evrensellik olarak tanımlar. Yani güzel yargısı bir kavrama dayanmaz fakat herkes için geçerli olmasını talep eder. Örneğin bir çiçeği güzel bulduğumuzda bunun kişisel bir keyif değil başkalarının da onaylaması gereken bir yargı olduğunu düşünürüz.
Güzelin temelinde hayal gücü ile anlama yetisinin özgür uyumu bulunur. Nesne zihinde herhangi bir kavrama zorlanmadan fakat düzenli bir uyum hissi yaratarak algılanır. Bu uyum hissi estetik hazzın kaynağıdır. Kant bu noktada sanat ile doğa güzelliğini de ayırır. Doğa güzelliği amaçsız bir amaçlılık izlenimi verirken sanat güzelliği bilinçli bir üretimin ürünü olmasına rağmen doğalmış gibi görünmelidir.
Yüce kavramı ise güzelden farklı olarak uyumdan değil taşkınlıktan doğar. Yüce deneyiminde hayal gücü yetersiz kalır çünkü karşılaşılan büyüklük ya da güç algının sınırlarını aşar. Ancak bu yetersizlik aklın üstünlüğünü fark ettirir. Doğanın büyüklüğü karşısında bedensel olarak güçsüz olduğumuzu hissederiz fakat aklın sınırsızlık fikri sayesinde ahlaki bir yücelik duygusuna ulaşırız. Kant matematiksel yüce ile dinamik yüce ayrımını yapar. Birincisi büyüklük ikincisi güç karşısında yaşanan deneyimi ifade eder.
Kitabın ikinci ana bölümü teleolojik yargının eleştirisidir. Burada Kant doğadaki ereksellik sorununu ele alır. Canlı organizmalar mekanik doğa yasalarıyla tam olarak açıklanamaz gibi görünür çünkü parçalar hem bütün için vardır hem de bütün parçalar sayesinde mümkündür. Kant bu durumu doğal amaç kavramıyla açıklar. Ancak burada dikkatli davranır ve doğanın gerçekten amaçlarla yönetildiğini iddia etmez. Teleolojik yargıyı düzenleyici bir ilke olarak kabul eder. Yani biz doğayı sanki amaçlıymış gibi düşünmek zorundayız çünkü başka türlü anlayamayız fakat bu amaçlılığın nesnel olarak var olduğunu ileri süremeyiz.
Kant bu noktada mekanizm ile teleoloji arasındaki çatışmayı uzlaştırmaya çalışır. Doğa bilimleri mekanik açıklamaları esas almalıdır fakat canlı doğa söz konusu olduğunda teleolojik bakış açısı kaçınılmazdır. Bu iki yaklaşım birbirini dışlamaz çünkü biri belirleyici diğeri yansıtıcı yargı alanına aittir. Böylece Kant hem bilimsel determinizmi hem de özgürlük düşüncesini aynı felsefi çerçevede tutmayı başarır.
Eserin sonuç kısmında Kant estetik ve teleolojik yargıların ahlakla olan dolaylı ilişkisini kurar. Güzel deneyimi insanı doğayla uzlaştırır ve ahlaki dünya tasarımına hazırlık yapar. Yüce deneyimi ise doğrudan ahlaki yasaya saygıyı güçlendirir. Teleolojik yargı ise doğayı ahlaki amaçlara uygun düşecek şekilde düşünmemizi sağlar. Böylece Yargı Yetisinin Eleştirisi insanı hem bilen hem eyleyen hem de anlam veren bir varlık olarak bütüncül biçimde temellendirir.
Bu kitap Kant sisteminde yalnızca estetik ya da biyoloji felsefesi açısından değil aynı zamanda modern özne anlayışının tamamlanması bakımından merkezi bir konuma sahiptir. Saf zorunluluk ile özgürlük arasındaki uçurumu duygu ve anlamlandırma yoluyla aşmayı deneyen bu eser sonraki Alman idealizmi üzerinde derin ve kalıcı bir etki bırakmıştır.
Bir yanıt yazın