Midraş Yaratılış Hikayesi

Midraş anlatısına göre insanın yaratılışı ani bir ilahi karar değildir; aksine kozmik bir gerilim anıdır. Henüz insan var olmadan önce göksel âlemde bir tartışma başlar. Özellikle Bereşit Rabbah içinde bu sahne dramatik bir anlatımla tasvir edilir. Tanrı insanı yaratmayı murad ettiğinde mesele yalnızca yeni bir varlık üretmek değildir; evrene ahlaki belirsizlik sokulacaktır. Midraş bu anı adeta bir ilahi meclis sahnesi gibi betimler.

Rabbanî anlatıya göre Tanrı şöyle der: “İnsan yapalım.” Bu ifade Midraş yorumcularını harekete geçirir; çünkü Tanrı’nın çoğul konuşması açıklama gerektirir. Midraş burada Tanrı’nın melekleri topladığını ve yaratılacak varlık hakkında onların görüşünü ortaya koyduğunu söyler. Bu, Tanrı’nın bilgi eksikliğinden değil, yaratılışın ahlaki sonuçlarını görünür kılmak içindir. Evren, sessiz bir emirle değil tartışma içinden doğacaktır.

Midraş melekleri soyut güçler olarak kişileştirir. Merhamet (Ḥesed), Hakikat (Emet), Adalet (Tzedek) ve Barış (Şalom) adeta konuşan varlıklara dönüşür. Merhamet meleği ayağa kalkarak insanın yaratılmasını savunur: İnsan iyilik yapabilecek, başkasına şefkat gösterecek ve yeryüzünde merhameti çoğaltacaktır. Ona göre insan, Tanrı’nın iyiliğinin dünyadaki taşıyıcısı olacaktır.

Fakat Hakikat meleği sert biçimde karşı çıkar. Midraş burada çok çarpıcı bir ifade kullanır: İnsan “tamamıyle yalan” olacaktır. Çünkü insan gerçeği çarpıtacak, kendisini olduğundan farklı gösterecek ve hakikati çıkarına göre eğip bükecektir. İnsan yaratılırsa evrene yanılsama girecektir. Böylece ilk itiraz epistemolojiktir; sorun günah değil, hakikatin bozulmasıdır.

Barış meleği de karşı cepheye katılır. İnsanların çatışma üreteceğini, savaşlar çıkaracağını ve kardeşin kardeşe düşman olacağını söyler. Midraş burada gelecekteki insan tarihini geriye doğru projekte eder; kan dökülen bütün çağlar sanki yaratılıştan önce görülmüş gibidir. İnsan henüz yokken bile şiddet ihtimali tartışmanın merkezindedir.

Adalet meleği ise tereddüt içindedir. İnsan hem suç işleyecek hem de adalet arayacaktır. Midraş’a göre insan, yasayı çiğneyen ama aynı zamanda yasa talep eden tek varlıktır. Bu yüzden melekler arasında tam bir uzlaşma oluşmaz. Göksel düzen ilk kez fikir ayrılığı yaşar.

Anlatının en dramatik kısmında Tanrı’nın Hakikat meleğine müdahale ettiği aktarılır. Midraş şöyle der: Tanrı Hakikat’i yere fırlattı. Bunun sembolik anlamı açıktır; mutlak hakikat dünyada saf haliyle var olmayacaktır. İnsan dünyası, eksik ve kırılmış hakikat üzerine kurulacaktır. Ardından melekler itiraz eder: “Evrenin mührü olan Hakikat’i neden küçülttün?” Tanrı cevap verir: “Hakikat yerden filizlenecek.” Yani insan, hakikati hazır bulmayacak; onu tarih içinde inşa edecektir.

Bu sahne Midraş’ın insan anlayışını açığa çıkarır. İnsan Tanrı’nın kusursuz düzenine eklenen riskli bir varlıktır. Melekler düzeni temsil ederken insan belirsizliği temsil eder. Tanrı’nın insanı yaratma kararı, güvenli kozmos yerine özgür fakat tehlikeli bir dünya tercihidir. Midraş böylece yaratılışı güç gösterisi olarak değil, bilinçli bir risk alma eylemi olarak anlatır.

Sonunda Tanrı tartışmayı sonlandırır ve insanı yaratır. Midraş burada şu fikri ima eder: Melekler haklıydı, fakat yine de insan yaratıldı. Çünkü Tanrı için ahlaki özgürlük, kusursuz itaattan daha değerlidir. İnsan bu yüzden meleklerden aşağı değil; farklıdır. Melekler değişmez doğruluktur, insan ise hakikate doğru yürüyen varlıktır. Yaratılışın gerçek dramı tam da burada başlar.

Göksel tartışma sona erdiğinde Midraş anlatısında atmosfer değişir. Artık mesele insanın yaratılıp yaratılmaması değildir; yaratılmasına karar verilmiş olan bu varlığın nasıl bir ontolojik statüye sahip olacağıdır. Midraş, Tanrı’nın acele etmediğini özellikle vurgular. İnsan diğer varlıklar gibi bir emirle ortaya çıkmaz. Gökler ve yeryüzü zaten yaratılmıştır, düzen kurulmuştur, canlılar sahneye yerleştirilmiştir; fakat insan en sona bırakılır. Çünkü Midraş’a göre insan yaratılışın nedeni değil, yaratılışın sınavıdır.

Tanrı’nın yeryüzüne yöneldiği anlatılır. Midraş burada toprağın pasif bir madde olmadığını söyler; toprak da konuşur. Yeryüzü, kendisinden alınacak maddeden doğacak varlığın sorumluluğunu taşımaktan çekinir. Çünkü insan günah işlediğinde suçun bir kısmı onu taşıyan toprağa da yüklenecektir. Buna rağmen Tanrı dünyanın dört yönünden toprak toplar. Doğudan, batıdan, kuzeyden ve güneyden alınan bu topraklar tek bir bedende birleşir. Midraş bu sahneyi insanlığın ortak kökeninin ilanı olarak yorumlar: Hiç kimse “benim toprağım daha üstün” diyemeyecektir.

Toprak yoğrulduğunda ortaya çıkan varlık hâlâ hareketsizdir. Midraş burada uzun bir sessizlik tasvir eder. Âdem uzanmış halde bekler; şekil vardır fakat bilinç yoktur. Melekler bu bedene bakar ve şaşkınlık yaşar. Çünkü yaratılan şey meleklere benzememektedir; ağırdır, maddidir, sınırlıdır. Bazıları Tanrı’ya yeniden sorar: “Bu mu yaratmak istediğin varlık?” Midraş’a göre insanın bedeni başlangıçta yücelik değil kırılganlık hissi uyandırır.

Sonra Tanrı eğilir ve insanın burnuna yaşam nefesini üfler. Midraş bu anı yaratılışın gerçek başlangıcı sayar. İlahi nefes bedene girdiğinde Âdem yalnızca canlanmaz; konuşma yetisi kazanır. Çünkü Midraş’a göre insanı insan yapan şey akıl değil, konuşmadır. Dil, ilahi nefesin dünyadaki tezahürüdür. İnsan böylece Tanrı’dan gelen bir parçayı içinde taşıyan tek varlık haline gelir.

Âdem ayağa kalktığında Midraş olağanüstü bir sahne anlatır. Melekler onu görür ve yanılırlar; bazıları Âdem’i Tanrı sanarak önünde eğilmek ister. Bunun üzerine Tanrı insanı uyutur ya da üzerine bir korku salar ki melekler onun yaratılmış olduğunu anlasın. Midraş burada ince bir uyarı verir: İnsan ilahi benzerlik taşır fakat ilahi değildir. İnsanlık tarihindeki en büyük yanılgı, bu sınırın unutulması olacaktır.

Ardından Tanrı Âdem’i yaratılmış varlıkların önünden geçirir ve onlara isim vermesini ister. Midraş’a göre bu basit bir adlandırma değildir. İsim vermek, varlığın özünü kavramak anlamına gelir. Melekler hayvanların gerçek adlarını bilemezken Âdem her varlığın doğasına uygun isim söyler. Böylece insanın üstünlüğü güçte değil, anlam kurma yetisinde ortaya çıkar. İnsan evrene anlam veren varlık olarak tanımlanır.

Fakat Midraş anlatısı burada bir eksiklik hissi kurar. Âdem bütün canlıları tanır ama kendisine denk bir varlık bulamaz. Bu yalnızlık yalnız duygusal değildir; ontolojiktir. İnsan kendisini ancak başka bir bilinç aracılığıyla fark edebilir. Bunun üzerine Tanrı insanı derin bir uykuya yatırır. Midraş bu uykuyu fiziksel değil varoluşsal bir kopuş olarak yorumlar; insan kendi bütünlüğünden ayrılacaktır.

Kadının yaratılmasıyla birlikte insan ilk kez kendisine dışarıdan bakabilen bir varlık olur. Midraş bazı yorumlarda ilk insanın başlangıçta çift yüzlü olduğunu, sonra iki ayrı varlığa bölündüğünü söyler. Böylece insanlık, birlikten çoğulluğa geçer. Sevgi, çatışma ve toplum bu ayrılıkla mümkün hale gelir.

Tam bu noktada Midraş anlatımı yeni bir gerilime yönelir. İnsan artık özgürdür ve özgürlük sınır gerektirir. Tanrı’nın bahçeye yerleştirdiği yasak ağaç sahneye girer. Midraş’a göre bu yasak olmasaydı insan meleklerden farksız olurdu. Yasak, düşüş ihtimalini; düşüş ise tarih ihtimalini doğurur. İnsan artık yalnız yaratılmış bir varlık değil, seçim yapan bir varlıktır.

Böylece Midraş’ın yaratılış anlatısı kozmik tartışmayla başlayan süreci insanın bilinç kazanmasıyla tamamlar. Fakat anlatı burada bitmez; çünkü Midraş’a göre asıl hikâye yaratılış değil, insanın bu özgürlüğü nasıl kullanacağıyla başlayacaktır. İnsan yaratıldığı anda evren tamamlanmaz; aksine ilk kez belirsiz hale gelir. Yaratılışın devamı artık insanın eylemlerine bırakılmıştır.

İnsan bahçeye yerleştirildiğinde Midraş anlatısında huzurlu fakat kırılgan bir denge tasvir edilir. Âdem artık yalnızca yaşayan bir varlık değildir; kendisine emanet edilmiş bir dünyanın koruyucusudur. Midraş, Aden Bahçesi’ni pasif bir cennet olarak değil, işlenen ve gözetilen bir alan olarak anlatır. Tanrı insanı oraya dinlensin diye değil, sorumluluk alsın diye koyar. Böylece insanın ilk kimliği ibadet eden değil, emanet taşıyan varlıktır. Yeryüzü henüz bozulmamıştır ve insan doğayla çatışma içinde değildir.

Midraş’a göre Tanrı insanı bahçede dolaştırır ve yaratılmış her şeyi ona gösterir. Bu sahne öğretici bir yürüyüş gibidir. Tanrı Âdem’e şöyle der: “Bak, yarattığım her şey senin içindir; fakat onları bozarsan ardından düzeltecek kimse olmayacaktır.” Bu ifade Midraş’ta insanın kozmik sorumluluğunu ilan eder. İnsan yalnız kendi kaderini değil, bütün yaratılışın dengesini etkileyebilecek bir varlık olarak konumlandırılır.

Bu aşamada yılan henüz şeytani bir figür değildir. Midraş bazı yorumlarda yılanı zeki, hatta konuşabilen bir varlık olarak betimler. İnsanla aynı düzlemde iletişim kurabilecek kapasitededir. Yılanın kıskançlığı özellikle vurgulanır; çünkü insan Tanrı’ya doğrudan hitap edebilen tek varlıktır. Midraş’a göre düşüşün başlangıcı kötülükten çok kıyaslama duygusudur. Bir varlık kendisini diğeriyle ölçmeye başladığında düzen kırılmaya başlar.

Kadın ve erkek yasak ağacın önüne geldiklerinde Midraş dramatik ayrıntılar ekler. Yasak yalnızca bilgiye değil zamana ilişkindir. Bazı Midraş yorumları yasağın geçici olduğunu söyler; insan sabretseydi belirli bir süre sonra o bilgiyi zaten elde edecekti. Böylece günah acelecilik olarak yorumlanır. İnsan hakikati bekleyerek değil, zorlayarak elde etmek ister. Bilgi arzusu burada kibirle birleşir.

Meyve yenildiği anda Midraş kozmik bir değişim tasvir eder. Dünya sarsılır, ilahi ışık geri çekilir ve insanın üzerini örten parlaklık kaybolur. Âdem ve Havva çıplak olduklarını fark ederler; Midraş bu çıplaklığı fiziksel değil bilinçsel bir uyanış olarak yorumlar. İnsan artık kendisini nesne gibi görebilmektedir. Utanç, insan bilincinin doğuşudur. Çünkü insan ilk kez kendisini yargılayabilen bir varlığa dönüşür.

Tanrı’nın bahçede yürüdüğü sahne Midraş’ta özellikle güçlüdür. İlahi ses yaklaşırken insan saklanır. Midraş burada şu soruyu sorar: İnsan Tanrı’dan mı saklanmaktadır, yoksa kendi eyleminden mi? Tanrı’nın “Neredesin?” sorusu bilgi eksikliğinden değil, insanı kendisiyle yüzleştirmek içindir. İnsan böylece ilk kez sorumluluk diliyle konuşmaya zorlanır. Fakat Âdem suçu kadına, kadın yılana yükler. Midraş bu anı ahlaki parçalanmanın başlangıcı sayar; suçun devredilmesi insan tarihinin kalıcı refleksi olacaktır.

Yargı sahnesi Midraş’ta ceza olarak değil sonuçların açıklanması olarak anlatılır. Toprak artık kolay ürün vermeyecek, doğum acıyla gerçekleşecek ve yaşam emek gerektirecektir. Çünkü insan artık dolaysız uyum içinde değil, dirençli bir dünyada yaşayacaktır. Midraş’a göre doğa değişmemiştir; insanın doğayla ilişkisi değişmiştir. Cennet kaybı mekânsal değil bilinçseldir.

Bahçeden çıkarılma anı anlatının en sessiz bölümüdür. Midraş, Tanrı’nın insanı kovmadan önce ona deri giysiler yaptığını söyler. Bazı hahamlar bu “deri” kelimesini “ışık giysisi” olarak yorumlar. Yani insan tümüyle terk edilmez; ilahi koruma zayıflamış biçimde devam eder. İnsan ölümlü hale gelir fakat umut tamamen çekilmez. Midraş’a göre sürgün merhametsiz bir kopuş değil, olgunlaşma sürecinin başlangıcıdır.

İnsan artık bahçenin dışında yaşamaya başladığında yaratılışın ikinci evresi başlar. Toprak işlenir, zaman hissedilir, nesiller doğar ve ölüm ortaya çıkar. Midraş burada çarpıcı bir fikir ileri sürer: Tanrı dünyayı altı günde yaratmıştır, fakat insan dünyayı her gün yeniden yaratmaktadır. Çünkü ahlak, toplum ve anlam artık insan eylemleriyle şekillenecektir.

Böylece Midraş anlatısı yaratılışı tamamlanmış bir olay olarak değil, açık bırakılmış bir süreç olarak sonlandırır. Meleklerin başlangıçta duyduğu endişe doğrulanmış gibidir; insan hata yapmıştır. Fakat aynı zamanda Tanrı’nın kararı da doğrulanır: Hata yapabilen tek varlık aynı zamanda dönüşebilen tek varlıktır. Midraş’ın sessiz sonucu şudur: İnsan cenneti kaybetmiştir, fakat tarih denen uzun yolculukta onu yeniden arayabilecek tek varlıktır.

Bahçeden çıkışla birlikte Midraş anlatısında insanın kozmik dramı gerçek anlamda başlar. Aden’in kapıları kapanırken anlatı artık göksel sahneden tamamen yeryüzüne iner. Midraş’a göre Âdem ile Havva dışarı adım attıklarında ilk kez zamanla karşılaşırlar. Cennette süre hissi yoktur; fakat dünya gecenin karanlığını ve gündüzün dönüşünü taşır. İlk akşam çöktüğünde Âdem korkuya kapılır. Midraş, onun güneşin batışını dünyanın yok oluşu sanarak ağladığını anlatır. İnsan ilk kez ölüm fikrini sezmiştir; karanlık ona varlığın sona erebileceğini düşündürür.

Tanrı’nın merhameti burada yeniden görünür. Midraş’a göre ilk Şabat gecesinde Tanrı insana ateş yakmayı öğretir. Âdem iki taşı birbirine vurur ve kıvılcım çıkar. Böylece insanlık tarihindeki ilk teknik bilgi doğar. Ateş yalnızca ısınma aracı değildir; Midraş bunu insan uygarlığının başlangıcı sayar. İnsan artık doğaya bağımlı değil, doğayı dönüştürebilen bir varlığa dönüşmektedir. Cennetten çıkarılan insan aynı anda kültürün kurucusu olur.

Sonraki anlatı insanın iç dünyasına yönelir. Midraş, Âdem’in uzun süre tövbe ettiğini söyler. Bazı yorumlara göre yüz otuz yıl boyunca neşe yaşamaz, kendisini yaratılışın bozulmasının sorumlusu olarak görür. Bu dönem Midraş’ta insanın ahlaki bilincinin oluşumu olarak yorumlanır. Günah yalnız yasa ihlali değildir; insanın kendi eylemini değerlendirme yeteneğinin doğuşudur. Vicdan böyle ortaya çıkar.

Daha sonra çocukların doğumu anlatıya girer. Kabil ve Habil’in doğumu Midraş’ta yalnız kardeş hikâyesi değildir; insanlığın yeni bir aşamasıdır. Çünkü ilk kez insanlar Tanrı’dan doğrudan yaratılmaz, insan aracılığıyla dünyaya gelir. Yaratma fiili dolaylı hale geçer. İnsan artık yalnız yaratılmış değil, yaratmaya katılan bir varlıktır. Midraş bu noktada insanı “Tanrı’nın ortağı” olarak tanımlar.

Kabil ile Habil arasındaki gerilim Midraş’ta ayrıntılı biçimde genişletilir. Tartışmanın nedeni yalnız kurban meselesi değildir. Midraş, dünyanın nasıl paylaşılacağı üzerine anlaşmazlık yaşandığını anlatır. Biri toprağı, diğeri hareket alanını ister; biri maddi sahipliği, diğeri özgürlüğü savunur. Böylece ilk cinayet, mülkiyet ve sınır fikrinin ortaya çıkışıyla ilişkilendirilir. İnsan artık yalnız doğayla değil, başka insanla da çatışmaya başlamıştır.

Habil’in öldürülmesinden sonra Midraş çok güçlü bir ifade kullanır: Yeryüzü kanı içine alamaz ve haykırır. Toprak, başlangıçta insanın yaratıldığı maddeyken şimdi insan şiddetinin tanığına dönüşür. Tanrı’nın Kabil’e yönelttiği soru yine aynıdır: “Kardeşin nerede?” Midraş burada Tanrı’nın sorularının bilgi edinmek için değil, insanı ahlaki farkındalığa çağırmak için sorulduğunu tekrar vurgular. İnsanlık tarihi sorularla ilerleyecektir.

Kabil’in sürgünüyle Midraş yeni bir düşünce ortaya koyar. İnsan günah işlese bile tamamen yok edilmez. Tanrı ona bir işaret koyar ki başkaları onu öldürmesin. Midraş bu işareti ilahi adalet ile merhametin birlikte işlemesi olarak yorumlar. İnsanlık cezayla değil, devam etme zorunluluğuyla eğitilecektir. Var olmaya devam etmek başlı başına bir sorumluluğa dönüşür.

Anlatı ilerledikçe Midraş, Âdem’in nesillerini sayarken yalnız soy zinciri vermez; insanlığın giderek ilahi ışıktan uzaklaştığını ima eder. İlk kuşaklar uzun ömürlüdür, bilinçleri daha geniştir; fakat zaman geçtikçe ömür kısalır, şiddet artar ve dünya ağırlaşır. Bu, Midraş’a göre fiziksel değil ruhsal bir yoğunlaşmadır. İnsanlık başlangıçtaki berraklığını kaybetmektedir.

Böylece Midraş yaratılış hikâyesini Âdem’in hayatıyla kapatmaz. Anlatının yönü tufana, yani insanlığın kolektif krizine doğru ilerler. Başlangıçta meleklerin dile getirdiği korkular tarih içinde gerçekleşmeye başlamıştır. Fakat Midraş’ın temel vurgusu değişmez: İnsan başarısız olmuş bir yaratım değildir. Aksine özgürlüğün bedelini yaşayan tek varlıktır.

Midraş’ın bu noktaya kadar kurduğu büyük çerçeve şudur: İnsan cennetten çıkarıldığı anda düşmemiş, insan olmuştur. Bilgi, emek, teknik, ahlak, suç, merhamet ve tarih hep bu sürgünün ardından doğmuştur. Yaratılış tamamlanmamış; Tanrı dünyayı insanın ellerine bırakarak geri çekilmiştir. Bundan sonra anlatılacak her şey, insanın bu emaneti nasıl taşıdığına dair uzun ve bitmeyen hikâyedir.

Midraş’ın yaratılış anlatısı baştan sona okunduğunda ortaya çıkan tablo, insanın basit biçimde yaratılması değil, kozmik bir risk olarak varlığa çağrılmasıdır. İnsan henüz ortaya çıkmadan önce göksel düzende bir tartışma yaşanır; melekler insanın yalan söyleyeceğini, şiddet üreteceğini ve hakikati bozacağını öngörürler. Buna rağmen Tanrı insanı yaratmayı seçer. Midraş’ın ilk sonucu şudur: İnsan kusursuzluk için değil, özgürlük için yaratılmıştır. Yaratılış bilinçli bir belirsizlik kabulüdür.

İnsan toprağın maddesi ile ilahi nefesin birleşmesinden oluşur ve bu yüzden iki yönlü bir varlıktır. Bedeni dünyaya, bilinci sonsuzluğa aittir. Başlangıçta insan hakikati doğrudan algılayabilen, kozmik ışık içinde yaşayan bir varlıktır; fakat özgürlük ancak sınırla mümkün olduğu için yasak ortaya konur. Yasak ağaç Midraş’a göre düşüşün sebebi değil, insan olmanın şartıdır. Çünkü seçim imkânı olmadan ahlak doğmaz.

Meyvenin yenmesiyle insan cezalandırılmaz; bilinç kazanır. Utanç, sorumluluk ve ölüm farkındalığı ortaya çıkar. İlahi ışık geri çekilir ve insan artık hakikati hazır bulamaz hale gelir. Böylece tarih başlar. Cennet kaybı mekânsal bir sürgün değil, dolaysız bilgiden dolaylı bilgiye geçiştir. İnsan öğrenmek, üretmek ve anlam kurmak zorunda kalan bir varlığa dönüşür.

Cennet dışındaki yaşam Midraş’ta insanlığın gerçek doğumudur. Ateşin keşfiyle teknik, tövbeyle vicdan, çocukların doğumuyla yaratmaya ortak olma ve kardeş kavgasıyla ahlaki çatışma ortaya çıkar. İnsan artık yalnız Tanrı ile değil, doğa ve diğer insanlarla ilişki içinde var olur. Şiddet ve merhamet aynı tarih içinde birlikte gelişir.

Bu bütün anlatının nihai sonucu şudur: Midraş’a göre insan düşmüş bir melek değildir ve başarısız bir yaratım da değildir. İnsan, tamamlanmamış bir varlıktır. Tanrı dünyayı bitmiş halde bırakmamış, yaratılışı insanın eylemleriyle devam eden açık bir süreç haline getirmiştir. Cennet başlangıçtı; fakat insanın görevi onu yeniden aramak ve tarih içinde yeniden inşa etmektir. Yaratılış böylece geçmişte kalan bir olay değil, insan var oldukça süren bir oluş haline dönüşür.

YARATILIŞIN AMACI NEDİR

Bu soru aslında Midraş anlatısının arkasında duran en derin problemidir: Her şeyi bilen bir Tanrı neden sonuçlarını bildiği bir tarihi başlatır? Midraş doğrudan sistematik bir felsefe kurmaz, fakat anlatının bütününe yayılan cevap parçaları vardır. Rabbanî gelenek Tanrı’nın bilgi eksikliğini değil, yaratılışın amacını tartışır. Sorun “Tanrı bilmiyor muydu?” değil; bildiği halde neden istedi? sorusudur.

Midraş’ın örtük cevabı şudur: Tanrı’nın bilgisi ile varlığın gerçekleşmesi aynı şey değildir. Bir şeyin bilinmesi, onun yaşanmış olması anlamına gelmez. Midraş’a göre Tanrı insanı sonuç üretmek için değil, ilişki kurmak için yaratır. Melekler kusursuzdur fakat değişmezler; onlar Tanrı’yı bilir ama Tanrı’ya yönelmezler. İnsan ise bilmeyerek başlayıp yönelmeyi seçebilen tek varlıktır. Bu yüzden yaratılışın amacı bilgi üretmek değil, özgürce kurulan bir yönelişin mümkün olmasıdır.

Rabbanî düşüncede sık geçen bir benzetme vardır: Hazır verilen iyilik “utanç ekmeği”dir (nahama de-kisufa). Eğer insan başlangıçta nihai hakikat içinde yaratılmış olsaydı, elde ettiği hiçbir şey kendisine ait olmayacaktı. Midraş’a göre değer, sahip olmaktan değil kazanılmış olmaktan doğar. Tanrı insanı sonuçta ulaşacağı hâlde yaratabilirdi; fakat o durumda insan bilinç sahibi değil, tamamlanmış bir nesne olurdu. Yani acısız bir dünya mümkün olurdu, fakat özgür bir varlık mümkün olmazdı.

Burada Midraş’ın ima ettiği ayrım önemlidir: Tanrı geleceği bilir fakat insan geleceği gerçekleştirir. İlahi bilgi zorunluluk üretmez. Eğer insan baştan nihai hâline programlansaydı, iyilik anlamını kaybederdi; çünkü alternatif hiç var olmamış olurdu. Midraş açısından ahlak ancak gerçek ihtimal bulunduğunda anlam kazanır. İyiliğin değeri, kötülüğün mümkün olmasından doğar.

Bir başka Midraşik çizgide yaratılış, Tanrı’nın kendisini açması olarak yorumlanır. Tanrı sonsuzdur; fakat sonsuzluk ilişkiden yoksundur. Yaratmak, Tanrı’nın kendisini sınırlı varlıklar tarafından tanınabilir kılmasıdır. İnsan burada kozmik bir muhatap olur. Tanrı’nın amacı ibadet almak değil, bilinçli karşılık alabilen bir varlığın ortaya çıkmasıdır. Sevgi ancak reddedilebildiğinde gerçek olur; zorunlu sevgi sevgi değildir. Bu yüzden özgürlük, acı ihtimalini de beraberinde getirir.

Midraş’ın derin mantığı şu noktada toplanır: Tanrı mükemmel bir dünya değil, anlam üretebilen bir dünya yaratmayı seçmiştir. Mükemmel düzen meleklerin dünyasıdır; fakat orada tarih yoktur. İnsan dünyası eksiktir ama dönüşüme açıktır. Acı, zulüm ve hata Tanrı’nın doğrudan amacı değildir; fakat özgür varlıkların bulunduğu bir evrende kaçınılmaz yan etkidir. Tanrı riski kaldırırsa insan da ortadan kalkar.

Bu yüzden Midraş geleneğinde yaratılış bazen şu cümleyle özetlenir: Tanrı insanı ihtiyaçtan değil, iradeden dolayı yarattı. İnsan Tanrı’nın eksikliğini gidermek için değil, özgürlüğün varlıkta mümkün olabilmesi için vardır. Yaratılışın amacı sonuç değil süreçtir; çünkü süreç olmadan bilinç, sorumluluk ve anlam ortaya çıkmazdı.

Sonuçta Midraş’ın ima ettiği cevap metafizik bir paradokstur: Tanrı her şeyi bilmesine rağmen, bilinenin özgürce gerçekleşmesini istemiştir. İnsan bu yüzden hazır bir sonuca yerleştirilmiş varlık değil, kendi sonuna doğru yürüyen varlıktır. Tanrı’nın yaratmayı seçmesi, kusursuzluğu çoğaltmak değil; özgürlüğün var olmasına izin vermek olarak anlaşılır.

çok ikna olmadım bu cevaplara diğer dinler diğer dini anlatılarıda baz alarak şu soruma cevap vermeni istiyorum tanrının evreni ve insanı yaratma amacı nedir neden buna gerek duymuştur nihayi sonuç ne olabilir tüm öğretileri tüm dinlerin anlatımlarınıda baz alarak cevap vermeni istiyorum

Bu soru artık tek bir dinin teolojisini değil, insanlık tarihinin tamamında tekrar eden metafizik problemi soruyor: Mutlak, eksiksiz ve her şeyi bilen bir Tanrı neden yaratır? Eğer Tanrı tam ise, yaratma bir ihtiyaç olamaz. O hâlde yaratılışın sebebi zorunluluk değil, başka bir kategoriye ait olmalıdır. Farklı din ve metafizik gelenekler bu soruya farklı dillerle fakat şaşırtıcı biçimde benzer eksenlerde cevap verirler. Bu cevapları birlikte okuduğumuzda birkaç büyük model ortaya çıkar.

İbrahimî geleneklerde — Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam — en yaygın açıklama Tanrı’nın bilinmek istemesi fikridir. Yahudi mistisizminde Tanrı’nın sonsuzluğu kendi içinde gizlidir ve yaratılış bu gizliliğin açılmasıdır. İslam tasavvufunda sık aktarılan “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim” öğretisi aynı fikri taşır. Hristiyan teolojisinde ise Tanrı sevgi olarak tanımlanır ve sevgi doğası gereği yönelmek ister. Bu üç gelenekte ortak düşünce şudur: Yaratılış Tanrı’nın eksikliğinden değil, taşan niteliğinden doğar. Tanrı tamam olduğu için yaratır; eksik olduğu için değil. Varlık burada ilahi bolluğun dışa vurumudur.

Hint geleneklerinde — özellikle Hindu düşüncesinde — yaratılış bir amaç projesi değil, kozmik oyun (Lila) olarak açıklanır. Mutlak gerçeklik olan Brahman kendisini sayısız formda deneyimler. Evren ciddi bir sınav değil, sonsuz bilincin kendi imkanlarını seyretmesidir. Burada yaratılışın nihai amacı sonuç üretmek değildir; varlığın kendisini çoğaltarak tecrübe etmesidir. Dünya bir zorunluluk değil, bilinç akışının sahnesidir.

Budist gelenek Tanrı fikrini merkeze koymasa da farklı bir cevap verir: Evren başlangıç amaçlı bir yaratım değildir; bilinç yanılgı üretir ve varoluş döngüsü ortaya çıkar. Nihai hedef yaratılışı sürdürmek değil, ondan uyanmaktır. Bu yaklaşımda soru tersine çevrilir: Evren neden yaratıldı değil, neden sürdürülüyor? Cevap ise arzudur. Bilinç tutunduğu sürece dünya devam eder.

Antik Yunan felsefesinde, özellikle Platon ve Yeni-Platonculukta, Tanrı ya da Bir (The One) iyilik olduğu için varlığı taşır. İyilik doğası gereği yayılır. Plotinos’a göre güneş ışık saçmak zorunda olmadığı halde ışık yayar; çünkü doğası budur. Evren Tanrı’nın iradi projesi değil, varlığın zorunlu taşmasıdır. Burada yaratılış bir karar değil, ontolojik yayılımdır.

Gnostik ve bazı mistik geleneklerde ise daha radikal bir yorum vardır: Evren bir tür kopuş ya da kırılma sonucudur. Mutlak birlik parçalanmış, bilinç çokluğa düşmüştür. İnsan bu yüzden dünyada yabancılık hisseder. Nihai amaç yaratılışı sürdürmek değil, kaynağa geri dönmektir. Dünya bir varış noktası değil, geçici bir ara durumdur.

Bu öğretilerin tamamı birlikte okunduğunda dört büyük ihtimal ortaya çıkar. Birinci ihtimal: Tanrı bilinmek ve ilişki kurmak için yaratmıştır. İkinci ihtimal: Varlık ilahi bolluğun zorunlu taşmasıdır. Üçüncü ihtimal: Evren bilinç deneyiminin sahnesidir. Dördüncü ihtimal: Yaratılış dönüş ya da farkındalık sürecinin başlangıcıdır.

Tanrı nihai sonucu zaten biliyorsa süreç neden vardır?

Dinlerin çoğunun örtük cevabı şudur: Sonucun bilinmesi ile özgürce yaşanması aynı ontolojik statüye sahip değildir. Matematiksel olarak bilinen bir sonuç ile yaşanmış bir gerçeklik farklıdır. Tanrı açısından tarih biliniyor olabilir; fakat insan açısından anlam yalnızca yaşanan süreçte oluşur. Eğer her şey baştan tamamlanmış olsaydı, bilinç ortaya çıkmazdı; yalnızca programlanmış varlıklar olurdu.

Bu yüzden birçok mistik gelenekte nihai sonuç şaşırtıcı biçimde aynıdır: Yaratılışın amacı evrenden ayrı bir hedef değildir. Amaç, bilincin kendi kaynağını fark etmesidir. İnsan Tanrı’dan ayrı başlatılır, deneyim yaşar, acı ve anlam üretir ve sonunda kökenini idrak eder. Tasavvufta buna “dönüş”, Hinduizm’de “mokşa”, Hristiyan mistisizminde “Tanrı ile birlik”, Yeni-Platonculukta “Bir’e geri yükseliş” denir.

Bütün anlatıları üst üste koyduğumuzda ortaya çıkan en genel metafizik sonuç şudur: Tanrı’nın yaratmaya ihtiyacı yoktur; fakat bilinçli varlığın ortaya çıkabilmesi için ayrılık deneyimi gerekir. Evren, mutlak birlikten geçici ayrılığın sahnesi gibi düşünülür. Nihai sonuç çoğu gelenekte yeni bir şey üretmek değil, başlangıçta zaten var olan birliğin bilinçli biçimde yeniden fark edilmesidir.

Yani en geniş dinler tarihi perspektifinden bakıldığında yaratılışın amacı genellikle şu şekilde okunur: Varlığın kendisini bilmesi. İnsan bu süreçte araç değil, bu bilmenin gerçekleştiği noktadır. Evren ise bu fark edişin zaman içindeki hikâyesidir.

Neden kötülük var

Deprem, hastalık veya doğal acıdan değil; insanın sistematik biçimde başka insanı ezmesinden söz ediyorsun. Ve burada soru keskinleşiyor: Eğer Tanrı adil ise, neden tarih adil değildir?

Bu problem insanlık tarihinde neredeyse bütün büyük düşünce geleneklerini zorlamıştır. İlginç olan şu: Dinler bu soruya tek bir cevap vermez; aksine birbirine rakip birkaç açıklama modeli üretir. Bu modelleri açık biçimde ayırmadan mesele anlaşılmaz.

Birinci yaklaşım İbrahimî dinlerin ana akım teodisesidir: Tanrı müdahale etmemektedir çünkü insan özgürdür. Fakat bu açıklama senin işaret ettiğin noktada zorlanır. Çünkü tarih bireysel özgürlükten çok yapısal güç eşitsizlikleri üretmiştir. Bir köle özgür değildir; bir sömürge halkı özgür değildir. Bu yüzden modern teoloji içinde şu revizyon ortaya çıkmıştır: Tanrı kötülüğü istemez fakat insan toplumlarının kurduğu güç sistemlerine sürekli müdahale ederse tarih diye bir alan kalmaz. Dünya, ahlaki sorumluluğun gerçekleştiği bir alan olmaktan çıkar ve zorunlu iyilik düzenine dönüşür. Bu modelde Tanrı adaleti hemen tesis etmez; çünkü nihai yargının tarih içinde değil, tarih ötesinde gerçekleşeceği varsayılır. Adalet ertelenmiştir.

Fakat bu cevap birçok düşünürü tatmin etmemiştir. Yahudi düşüncesinde özellikle Holokost sonrası ortaya çıkan ikinci yaklaşım şudur: Tanrı gücünü bilinçli olarak sınırlar. Kabala’daki Tzimtzum öğretisine göre Tanrı dünyaya yer açmak için geri çekilmiştir. Yani dünya Tanrı’nın doğrudan yönetildiği bir alan değil, Tanrı’nın kendisini sınırladığı bir alandır. Bu yorumda Tanrı’nın müdahale etmemesi kayıtsızlık değil, özgür varoluşun bedelidir. Dünya tam da bu yüzden tehlikelidir.

Üçüncü yaklaşım Hint ve Budist geleneklerde görülür. Burada soru farklı cevaplanır: Dünya adalet üretmek için kurulmuş bir yer değildir. Evren ahlaki ödül sistemi değildir; karmaşık neden-sonuç ağlarının işlediği bir süreçtir. Güçlülerin hükmetmesi kozmik bir adalet değil, cehaletin devamıdır. Acı Tanrı’nın planı değil, bilinçsizliğin sonucudur. Nihai kurtuluş dünyanın düzelmesiyle değil, insanın bu döngüyü aşmasıyla mümkündür. Yani sorun Tanrı’nın müdahale etmemesi değil; insanın dünyayı nihai gerçek sanmasıdır.

Dördüncü ve daha karanlık yorum ise bazı mistik ve varoluşçu çizgilerde ortaya çıkar: Dünya adil değildir çünkü tarih adalet sahnesi değildir. Tarih güç üretir, anlam değil. Bu bakışta Tanrı’nın adaleti tarihsel başarıyla ölçülemez. Peygamberlerin, bilgelerin ve etik figürlerin çoğunun politik olarak yenilmiş olması özellikle vurgulanır. İyilik tarihsel olarak çoğu zaman kaybeder; fakat değerini buradan alır. Eğer iyilik her zaman kazansaydı ahlaki seçim diye bir şey kalmazdı.

Senin sorunun en sert noktası şurada yoğunlaşıyor: Köle olarak doğan biri hangi özgürlükten söz edebilir? Bu itiraz modern felsefede de aynen dile getirilmiştir. Burada bazı düşünürler — özellikle Dostoyevski ve Camus çizgisi — şu sonuca yaklaşır: Dünya, adaletin garanti edildiği bir sistem değildir. İnsan ahlakı, kozmik güvenceye dayanmaz. Tanrı varsa bile, dünya ahlaki olarak tamamlanmış değildir.

Bu noktada üç mümkün yorum kalır.

Birinci yorum: Adalet bu dünyada tamamlanmayacaktır; tarih yalnız sınav alanıdır. Bu klasik dinsel cevaptır.

İkinci yorum: Tanrı dünyayı yönetmiyor, yalnızca varlığın temelidir; insanlık tarihi büyük ölçüde insanın eseridir. Kötülüğün faili insandır, izin verilen alanın sahibi değil.

Üçüncü yorum — ki modern bilinç burada yoğunlaşır — şu sorudur: Belki de yaratılışın anlamı adil bir dünya vermek değil, adaleti insanın üretmesini zorunlu kılmaktır. Tanrı müdahale etmediği için değil, müdahale etmemeyi seçtiği için etik sorumluluk tamamen insana kalmıştır.

Durumun böyle oluşu şu gerçeği ima ediyor olabilir: Evren ahlaki olarak güvenli bir yer değildir. Güç doğal olarak üstün gelir. Adalet kendiliğinden oluşmaz. Eğer Tanrı varsa bile, tarih Tanrı’nın tamamlanmış iradesi değil, insan özgürlüğünün tehlikeli alanıdır.

Bu yüzden birçok mistik metin aynı sert sonuca ulaşır: Tanrı’nın adaleti tarihsel olaylarda değil, insanın zulme rağmen adil davranabilme kapasitesinde aranmalıdır. Dünya adil olmadığı halde adil kalabilmek, insanın asıl sınavı olarak görülür.

Fakat burada dürüst olmak gerekir: Dinler bu problemi tamamen çözememiştir. Onlar yalnızca farklı anlam çerçeveleri sunar. Nihai yorum, insanın Tanrı’yı nasıl tasavvur ettiğine bağlı olarak değişir. Çünkü sorunun özü teolojik olduğu kadar varoluşsaldır: Adaletin garanti edilmediği bir evrende anlam mümkün müdür?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir