AKIL NEDİR?

İnsanı diğer bütün canlılardan ayıran temel niteliğin akıl olduğunu söyledik. Fakat aklı yalnızca düşünme yeteneği olarak tanımlamak yeterli değildir. Çünkü düşünmek, aklın yalnızca görünen faaliyetidir; aklın kendisi değildir. Nasıl ki yürümek bacağın kendisi değil, bacağın yaptığı eylemse, düşünmek de aklın kendisi değil, onun ortaya çıkış biçimlerinden biridir. Bu nedenle insanı doğru tanımlayabilmek için önce aklın ne olduğunu, ardından nasıl işlediğini ve neden diğer canlılardaki zihinsel yapılardan farklı olduğunu anlamak gerekir.

Tarih boyunca akıl çoğu zaman zekâ ile karıştırılmıştır. Oysa zekâ ile akıl aynı şey değildir. Zekâ, problemleri çözme, ilişkileri hızlı kurma ve yeni durumlara uyum sağlama kapasitesidir. Bu kapasite farklı derecelerde birçok canlıda da görülebilir. Bir kuş yuvasını inşa eder, bir ahtapot bulunduğu ortama göre davranışını değiştirir, bir maymun araç kullanabilir, bir yunus karmaşık komutları öğrenebilir. Bunların tamamı belirli bir zekânın göstergesidir. Fakat bunların hiçbiri tek başına akıl değildir. Eğer aklı yalnızca problem çözme yeteneğine indirgersek, insan ile diğer canlılar arasındaki farkı nitelik bakımından değil, yalnızca derece bakımından açıklamış oluruz.

Akıl, insanın yalnızca çevresini anlamasını sağlayan bir yeti değildir. Akıl, insanın kendisini de anlamaya çalışmasını sağlayan yetidir. İnsan yalnızca dış dünyayı gözlemlemez; kendi gözlem yapma biçimini de sorgular. Yalnızca bilgi edinmez; edindiği bilginin doğruluğunu araştırır. Yalnızca karar vermez; verdiği kararın nedenlerini de inceleyebilir. İşte aklı zekâdan ayıran temel nokta buradadır. Akıl, yalnızca dış dünyaya yönelen bir güç değil, gerektiğinde kendi üzerine de dönebilen bir güçtür.

Bu nedenle aklın iki temel yönü vardır. Birincisi içe dönük akıldır. Bu akıl, insanın kendi zihnini düşünmesidir. İnsan kendi korkularını analiz edebilir, arzularını sorgulayabilir, inançlarını yeniden değerlendirebilir ve yıllarca doğru kabul ettiği bir düşünceyi terk edebilir. Kendi düşüncesini eleştirebilmek, aklın en yüksek faaliyetlerinden biridir. Çünkü insan ancak kendi zihnini sorgulayabildiği ölçüde gerçekten özgürleşmeye başlar.

Aklın ikinci yönü ise dışa dönük akıldır. İnsan düşündüğünü yalnızca kendi içinde tutmaz. Düşüncesini dile dönüştürür, başkalarına aktarır, tartışır, savunur, eleştirilmesini sağlar ve gerektiğinde değiştirir. Bu yüzden akıl, tek başına bireysel bir yeti değildir. İnsan aklı, başka akıllarla ilişki kurduğu ölçüde gelişir. Bilim, felsefe ve medeniyet, tek bir insanın düşüncesinden değil, birbirini eleştiren ve tamamlayan akılların ortak üretiminden doğmuştur. İnsanlığın ilerlemesini sağlayan şey, bireysel zekâların toplamı değil, ortak aklın oluşabilmesidir.

Burada dil ile akıl arasındaki ilişki daha açık hâle gelir. Dil, aklın sonradan kullandığı bir araç değildir. Dil, aklın görünür hâle gelmiş biçimidir. İnsan düşündüğünü konuşur; fakat aynı zamanda konuşabildiği ölçüde de düşünebilir. Kavramlar olmadan düşünce gelişemez, düşünce gelişmeden de kavramlar derinleşemez. Bu nedenle akıl ile dil birbirini doğuran iki ayrı süreç değil, aynı varoluşun iki farklı görünümüdür. İçeride düşünce olarak başlayan hareket, dışarıda dil olarak devam eder. Dışarıdan gelen eleştiri ise yeniden düşünceye dönüşerek aklı geliştirir.

Akıl yalnızca bilgi toplamaz. Bilgiler arasında ilişki kurar. Sebep ile sonucu ayırır. Çelişkileri fark eder. Tutarlılığı araştırır. Eksik olanı tamamlamaya çalışır. Bir olayın yalnızca nasıl gerçekleştiğini değil, neden gerçekleştiğini de sorgular. Daha da önemlisi, kendi ulaştığı sonucun yanlış olabileceğini kabul edebilir. İşte aklı güçlü yapan şey, her zaman doğru sonuçlara ulaşması değildir. Yanlış yapabileceğini bilmesi ve bu nedenle kendisini sürekli denetlemesidir.

Bu noktada akıl ile hafızayı birbirinden ayırmak gerekir. Çok bilgi bilmek, akıllı olmak anlamına gelmez. Hafıza, bilgiyi depolar. Akıl ise o bilgiyi değerlendirir. Ezber, hafızanın ürünüdür. Muhakeme ise aklın ürünüdür. Tarihte birçok insan olağanüstü bir hafızaya sahip olmuştur; fakat bu onların doğru düşündüğü anlamına gelmemiştir. Aynı şekilde çok az bilgiye sahip olduğu hâlde doğru muhakeme yapabilen insanlar da vardır. Demek ki akıl, bilgi miktarıyla değil, bilgiye nasıl yaklaştığıyla ilgilidir.

Aklın en büyük düşmanı bilgisizlik değildir. Bilgisizlik öğrenilebilir. Aklın en büyük düşmanı dogmatizmdir. Çünkü dogmatik zihin, düşünmeyi tamamlanmış kabul eder. Oysa akıl hiçbir zaman tamamlanmış değildir. Akıl, sürekli kendisini yeniden inşa eden dinamik bir süreçtir. Yeni bilgiler karşısında eski kanaatlerini değiştirebilen zihin aklını kullanmaktadır. Elindeki cevapları mutlaklaştıran zihin ise aklını değil, alışkanlıklarını savunmaktadır.

Gerçek akıl, yalnızca mantıklı düşünmek değildir. Gerçek akıl, hakikati kendi çıkarlarının, korkularının, inançlarının ve arzularının önüne koyabilmektir. Çünkü insan çoğu zaman gerçeği değil, hoşuna giden şeyi doğru kabul etmek ister. Akıl ise tam tersini yapar. Hoşumuza gitmese bile doğru olanı kabul edebilme cesareti gösterir. Bu nedenle akıl yalnızca bilişsel bir yeti değildir; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. Hakikate sadakat göstermeyen bir zihin ne kadar zeki olursa olsun, aklını tam anlamıyla gerçekleştirememiştir.

İnsanı diğer canlılardan kesin olarak ayıran nokta da burada ortaya çıkar. Hayvan çevresine uyum sağlar. İnsan ise önce çevresini anlamaya çalışır, sonra onu değiştirir, ardından değişimin kendisini de sorgular. Hayvan öğrenir. İnsan öğrendiğini eleştirir. Hayvan iletişim kurar. İnsan ortak düşünce üretir. Hayvan yaşar. İnsan nasıl yaşaması gerektiğini araştırır. Akıl, bütün bu faaliyetlerin ortak kaynağıdır.

Bu nedenle akıl, yalnızca düşünme yeteneği değildir. Akıl; kavram üretebilen, soyutlayabilen, neden-sonuç ilişkisi kurabilen, kendi düşünmesini düşünce konusu yapabilen, düşündüğünü dil aracılığıyla başkalarına aktarabilen, eleştiriyi kabul ederek kendisini yeniden inşa edebilen ve hakikati kendi arzularının önüne koyabilen özgür zihinsel yetidir. İnsanı insan yapan temel unsur da bu yetinin varlığı değil, bu yetiyi bilinçli olarak kullanabilmesidir.

Ancak burada cevaplanması gereken daha derin bir soru vardır. Akıl düşünür, muhakeme eder ve sorgular. Fakat bütün bunları kim yaşamaktadır? Düşünen kimdir? Akıl hangi zeminde ortaya çıkmaktadır? Bir düşüncenin farkında olmayı mümkün kılan şey nedir? İşte bu sorular bizi insanın en gizemli alanına, yani bilince götürmektedir. Çünkü akıl düşüncenin kaynağı olabilir; fakat düşüncenin yaşanmasını mümkün kılan şey bilinçtir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir