Tanrısallık ve Kul ilişkisi

İnsan dünyaya mutlak bilgiyle gelmez. Doğduğu anda elinde hazır kavramlar değişmez doğrular veya kendiliğinden oluşmuş tanımlar yoktur. İlk başta yalnızca yaşayan bir organizmadır. Zamanla duyuları aracılığıyla çevresinden veriler toplar. Göz görür kulak işitir deri hisseder zihin ise bütün bu verileri işler. Fakat zihnin yaptığı iş yalnızca bilgi depolamak değildir. Asıl yaptığı şey karşılaştırmaktır. Çünkü insan zihni hiçbir şeyi tek başına bilemez. Bilmek dediğimiz eylem farklılıkları ayırt ederek anlam üretme sürecidir.

Bir çocuğa büyük kavramını anlatamazsınız eğer onun karşısına daha küçük bir nesne koymazsanız. Sertliği anlayabilmesi için yumuşaklığı da bilmesi gerekir. Aydınlığı kavrayabilmesi için karanlığı yaşaması gerekir. Hızlı diyebilmek için yavaş olanı görmesi gerekir. Güzel dediğimiz şey bile çirkin olarak adlandırdığımız başka bir şeyle aynı dünyada var olduğu için anlam kazanır. İnsan zihni mutlak olanı değil ilişkileri kavrar. Kavramlar nesnelerin kendisinden çok nesneler arasındaki farklardan doğar.

Bu nedenle bilgi yalnızca dış dünyadan gelen verilerin toplamı değildir. Bilgi zihnin bu veriler arasında kurduğu ilişkidir. İnsan benzerlikleri ve farklılıkları ayırt ederek kavram üretir. Aslında bildiğini düşündüğü her şey bir kıyasın sonucudur. Kıyas ortadan kalktığında kavram üretimi de ortadan kalkar. Çünkü tanımlamak demek bir şeyi başka şeylerden ayırabilmek demektir.

Peki biz Tanrı’yı nasıl biliyoruz?

Tanrı dediğimizde kullandığımız bütün ifadeler insan zihninin oluşturduğu kavramlardır. Kudret diyoruz. Sonsuz diyoruz. Mutlak diyoruz. Her şeyi bilen diyoruz. Fakat bu kavramların tamamı bizim sınırlı deneyimlerimizden doğmuştur. Kudreti güçsüzlüğü bildiğimiz için anlıyoruz. Sonsuzu sonluyu yaşadığımız için tasavvur ediyoruz. Bilgiyi cehaleti tanıdığımız için tanımlıyoruz. Adaleti haksızlığı gördüğümüz için anlamlandırıyoruz. İnsan zihni hiçbir zaman mutlak olanı doğrudan kavramaz. Mutlakı daima sınırlının üzerinden düşünür.

O halde Tanrı kendi kudretini nasıl bilir?

Eğer bilmek bir niteliği fark etmekse fark etmek de farklılık gerektiriyorsa mutlak olan bir varlık kendisini neye göre tanımlayacaktır? Kudretini kudretsizlikle mi karşılaştıracaktır? Sonsuzluğunu sonlulukla mı ölçecektir? Bilgisini cehaletle mi kıyaslayacaktır? Eğer Tanrı dan başka hiçbir gerçeklik yoksa bu kıyasın yapılabileceği bağımsız bir alan da yoktur. Çünkü kıyasın olmadığı yerde fark yoktur. Farkın olmadığı yerde tanım oluşmaz. Tanımın olmadığı yerde ise ben kudretliyim ben sonsuzum ben her şeyi biliyorum gibi ifadelerin nasıl bir anlam taşıdığı sorgulanmak zorundadır.

Varlık ile bilgiyi birbirine karıştırmamak gerek. Bir şeyin var olması ile o şeyin bilinmesi aynı şey değildir. Bir dağın var olması için onu gören bir insana ihtiyaç yoktur. Fakat dağ kavramının oluşması için onu gören diğer varlıklardan ayıran ve isimlendiren bir bilince ihtiyaç vardır. Varlık ontolojik bir durumdur. Bilinmek ise epistemolojik bir durumdur. Bunlar aynı şey değildir.

Aynı ayrımı Tanrı kavramı için de yapmak gerekir. Mutlak bir varlık elbette düşünülebilir. Fakat Tanrı dediğimiz kavram yalnızca mutlak bir varlığı değil aynı zamanda o varlığı tanımlayan bir bilinci de içerir. Çünkü Tanrı sözcüğü bir varlıktan çok o varlığa yüklenen anlamdır. Anlam ise ilişki olmadan doğmaz.

Öğretmen dediğimiz sıfat ancak öğrencisi olduğu sürece anlam taşır. Hiç öğrencinin olmadığı bir evrende öğretmen sıfatından söz etmek anlamsızlaşır. Komutan dediğimiz kavram emrinde asker olduğu sürece vardır. Hakim ancak yargıladığı insanlar varsa hakemlik yapabilir. Baba kavramı çocukla birlikte ortaya çıkar. Çocuk yoksa biyolojik bir erkek vardır ama baba sıfatı yoktur. Çünkü bazı sıfatlar tek başına değil ilişki içinde var olur.

Benzer şekilde Tanrı kavramı da yalnızca mutlak varlığa ait ontolojik bir sıfat olmayabilir. Aynı zamanda bilen yönelen ve anlam yükleyen bilinçle birlikte ortaya çıkan ilişkisel bir kavram olabilir.

Çünkü ilah dediğimiz şey yalnızca var olan değil kendisine yönelinendir. Rab dediğimiz şey yalnızca güçlü olan değil kendisine kulluk edilendir. Tanrı dediğimiz şey yalnızca mutlak olan değil mutlak olarak bilinen ve tanımlanandır. Bu nedenle bu kavramların tamamı ilişki içerir.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir.

Hiçbir bilinç olmasaydı hiçbir canlı var olmasaydı hiçbir akıl bulunmasaydı hiçbir dil oluşmasaydı Tanrı kavramından söz edebilir miydik?

Belki mutlak bir gerçeklik yine var olacaktı. Fakat o gerçekliğe Tanrı diyen kim olacaktı? Kudretli olduğunu kim bilecekti? Sonsuz olduğunu kim tanımlayacaktı? Mutlak olduğunu kim ifade edecekti?

Çünkü tanımlar nesnelerin değil zihinlerin ürünüdür. Hiç bilen yoksa bilinen kavramı da yoktur. Hiç gören yoksa görünen kavramı da yoktur. Hiç duyan yoksa işitilen kavramı da yoktur. Aynı şekilde hiçbir bilen özne yoksa Tanrı kavramı da oluşamaz. Geriye yalnızca hakkında hiçbir şey söylenemeyen mutlak bir gerçeklik kalır.

İşte bu nedenle ben, mutlak varlık ile Tanrılık kavramını birbirinden ayırıyorum. Mutlak varlık bilinçten bağımsız olarak var olabilir. Fakat Tanrılık bilinçten bağımsız olarak anlam kazanamaz. Çünkü Tanrılık yalnızca ontolojik bir varlık iddiası değil aynı zamanda epistemolojik bir tanımdır. Tanım ise bilen bir özne gerektirir.

Bu yüzden kul Tanrıyı var eden değildir. Fakat kul olmadan Tanrı kavramı da ortaya çıkmaz. Çünkü Tanrılık yalnızca var olmanın değil bilinmenin de adıdır. Bilinmeyen tanımlanmayan ve hakkında hiçbir yüklem kurulamayacak bir gerçeklik için Tanrı demek bile artık mümkün değildir. O yalnızca mutlak bir varlık olarak kalır fakat Tanrılık ancak onu bilen bir bilinçle birlikte anlam kazanır.

Belki de asıl soru hiçbir zaman Tanrı var mı? sorusu değildir. Asıl soru şudur. Tanrılık, mutlak varlığın kendi başına taşıdığı zorunlu bir özellik midir yoksa mutlak varlık ile onu anlamlandıran bilinç arasında kurulan ilişkinin adı mıdır?

Ben ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü bildiğimiz her kavram ilişkiden doğar. İlişkinin olmadığı yerde anlam yoktur. Anlamın olmadığı yerde tanım yoktur. Tanımın olmadığı yerde ise yalnızca sessiz ve isimsiz bir mutlaklık kalır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir