insan, kendisini tanımlamaya çalışan tek varlıktır. Bir taş taş olduğunu bilmez. Bir ağaç ağaç olduğunu düşünmez. Bir kartal kartal olmanın anlamını sorgulamaz. İnsan ise yalnızca var olmakla yetinmez; ne olduğunu, neden var olduğunu ve nasıl yaşaması gerektiğini de araştırır. Bu yüzden insanı tanımlamak, herhangi bir canlı türünü tanımlamak gibi değildir. İnsanı tanımlamak, aynı zamanda düşüncenin, bilincin ve varlığın sınırlarını da araştırmaktır.
Bugüne kadar insan için sayısız tanım yapılmıştır. Kimi onu akıllı canlı olarak tanımlamış, kimi konuşan canlı, kimi toplumsal hayvan, kimi sembol üreten varlık, kimi ahlak sahibi özne, kimi de biyolojik evrimin ulaştığı en gelişmiş organizma olarak görmüştür. Bu tanımların her biri insanın önemli bir yönünü açıklasa da hiçbiri tek başına yeterli değildir. Çünkü insan, tek bir özelliğe indirgenemeyecek kadar çok katmanlı bir varlıktır. Bir özelliği merkeze alıp diğerlerini onun sonucu saymak, insanı anlamaktan çok onu eksiltmek anlamına gelir.
Bir tanımın doğru olabilmesi için yalnızca kapsayıcı olması yetmez. Aynı zamanda sınırlarının da açık olması gerekir. Mantık geleneğinde buna efradını cami, ağyarını mani denilir. Yani tanım, tanımladığı şeyi eksiksiz içine almalı; ona ait olmayan hiçbir şeyi de içine katmamalıdır. İnsan tanımı da aynı ilkeye uymak zorundadır. İnsanı diğer canlılardan kesin olarak ayırabilmeli, fakat insanın yalnızca bir yönünü değil, bütün varoluşunu açıklayabilmelidir.
İnsan her şeyden önce yaşayan bir varlıktır; ancak onu insan yapan yalnızca yaşaması değildir. Çünkü yaşam, bitkilerde de vardır, hayvanlarda da vardır. İnsan hisseder; fakat hissetmek de yalnızca insana özgü değildir. İnsan öğrenir; ancak öğrenme yeteneği birçok canlıda farklı düzeylerde bulunur. İnsan iletişim kurar; fakat iletişim de yalnızca insana ait değildir. O hâlde insanı insan yapan şey, bu özelliklerin herhangi biri değil, bunların üzerinde yükselen daha temel bir yetenektir.
İnsanı diğer bütün canlılardan ayıran en temel özellik, akıldır. Ancak burada akıl denildiğinde yalnızca problem çözme yeteneği veya zekâ anlaşılmamalıdır. Çünkü doğada plan yapabilen, araç kullanabilen, öğrenebilen ve karmaşık davranışlar sergileyebilen birçok canlı bulunmaktadır. Eğer aklı yalnızca hesap yapabilme veya pratik çözüm üretebilme olarak tanımlarsak, insan ile diğer canlılar arasındaki fark derece farkına dönüşür. Oysa insanı insan yapan fark, nicelik değil nitelik farkıdır.
İnsandaki akıl iki ayrı görünümde ortaya çıkar. Birincisi içe dönük akıldır. Bu, insanın yalnızca düşünmesini değil, kendi düşünmesini de düşünmesini sağlayan akıldır. İnsan yalnızca bir problem hakkında düşünmez; neden öyle düşündüğünü de sorgular. İnançlarını, değerlerini, korkularını, arzularını ve hatta kendi benliğini düşüncesinin konusu hâline getirebilir. Kendi zihnini dışarıdan inceleyebilir, kendisini eleştirebilir, kendisini değiştirebilir. İşte refleksiyon denilen bu özellik, insan aklını diğer bütün zihinsel yapılardan ayıran en temel eşiği oluşturur.
Akıl yalnızca içeride kalan bir faaliyet değildir. İnsandaki aklın ikinci görünümü dildir. Dil, düşüncenin dış dünyadaki uzantısıdır. İnsan düşündüğünü yalnızca ifade etmez; düşüncesini dil aracılığıyla nesnelleştirir, başkalarına aktarır, tartışır, geliştirir ve kuşaktan kuşağa devreder. Bu nedenle dil, yalnızca bir iletişim aracı değildir; insan aklının toplumsallaşmış biçimidir. Bir düşünce konuşulabildiği, yazılabildiği ve eleştirilebildiği ölçüde bireysel olmaktan çıkar, insanlığın ortak mirasına dönüşür.
İnsanlık tarihindeki bütün büyük dönüşümler, bu iki yeteneğin birleşmesinden doğmuştur. İnsan önce düşünmüş, sonra düşündüğünü dile aktarmış, ardından başkalarının eleştirileriyle o düşünceyi geliştirmiştir. Bilim, felsefe, hukuk, sanat, teknoloji ve medeniyet bu ortak aklın ürünüdür. İnsan tek başına düşünen bir varlık olduğu için değil, düşüncesini ortaklaştırabilen bir varlık olduğu için uygarlık kurabilmiştir. Hayvanlar çevrelerine uyum sağlar; insan ise düşüncesini biriktirerek çevresini dönüştürür.
Ancak insanı tanımlamak yalnızca aklı açıklamakla tamamlanmaz. Çünkü akıl, kullanılmadığı sürece yalnızca bir imkândır. İnsan olmak, yalnızca düşünebilme yeteneğine sahip olmak değil, o yeteneği özgürce kullanabilmektir. Düşünmesine izin verilmeyen, sorgulaması yasaklanan, iradesi başkalarının buyruğuna teslim edilmiş bir birey biyolojik olarak insan olsa da, felsefi anlamda insan olma imkânını gerçekleştirememiştir. Çünkü insanın gerçek varlığı, ancak özgür aklın faaliyetiyle ortaya çıkar.
Bu nedenle insan, doğuştan tamamlanmış bir varlık değildir. İnsan, düşünme ve özgürleşme süreci içinde kendisini inşa eden bir varlıktır. Doğum yalnızca biyolojik bir başlangıçtır; insanlaşma ise zihinsel ve ahlaki bir yolculuktur. İnsan olmanın ölçüsü yalnızca yaşamak değil, düşünmek; yalnızca düşünmek değil, düşündüğünü sorgulamak; yalnızca sorgulamak değil, ulaştığı sonuçları başkalarıyla paylaşarak ortak hakikat arayışına katılmaktır.
İnsan, yalnızca akıllı bir canlı değildir. İnsan, düşündüğünü düşünebilen, düşündüğünü dile dönüştürebilen, düşüncesini başkalarının eleştirisine açabilen, eleştiriler ışığında kendisini değiştirebilen ve bu süreç sayesinde hem kendisini hem de dünyayı dönüştürebilen bir varlıktır. İnsanı diğer bütün canlılardan kesin olarak ayıran nihai özellik de budur.
Bir yanıt yazın