İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliğin akıl olduğunu söyledik. Ancak bu noktada yeni bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Akıl dediğimiz şey tam olarak nedir? Daha doğru bir ifadeyle, akıl kendisini nasıl ortaya koyar? Çünkü herhangi bir yetenek, ancak faaliyetiyle anlaşılabilir. Görme, gözün faaliyetidir. İşitme, kulağın faaliyetidir. Aynı şekilde düşünmek de aklın faaliyetidir. Bu nedenle aklı tanımlamadan önce düşünmenin ne olduğunu anlamak gerekir. Düşünmeyi anlamadan aklı, aklı anlamadan da insanı anlamak mümkün değildir.
Gündelik hayatta düşünmek kelimesini çok kolay kullanırız. Bir problemi çözmeye çalıştığımızda düşündüğümüzü söyleriz. Gelecekle ilgili plan yaptığımızda düşündüğümüzü söyleriz. Bir karar verirken, bir hesap yaparken ya da geçmişte yaşadığımız bir olayı hatırlarken de aynı kelimeyi kullanırız. Oysa bunların tamamı düşünmenin farklı görünümleridir; düşünmenin kendisi değildir. Bir satranç hamlesi hesaplamakla, hayatın anlamını sorgulamak aynı zihinsel faaliyet değildir. Aynı kelimeyi kullanıyor olmamız, aynı şeyi yaptığımız anlamına gelmez.
Düşünmek, en genel anlamıyla zihnin varlıkla ilişki kurma biçimidir. İnsan, duyuları aracılığıyla dünyadan sürekli veriler alır. Görür, işitir, dokunur, koklar ve tadar. Fakat bu veriler kendi başlarına bilgi değildir. Göz yalnızca ışığı algılar, kulak yalnızca titreşimleri alır. Dış dünyadan gelen bu dağınık verileri anlamlı bir bütün hâline getiren şey düşüncedir. Düşünmek, yalnızca algılamak değil, algılananı anlamlandırmaktır. Çünkü insan dünyayı olduğu gibi değil, zihninin kurduğu anlam düzeni içinde yaşar.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Algı ile düşünce aynı şey değildir. Bir hayvan da çevresini algılar. Tehlikeyi fark eder, avını seçer, yönünü bulur ve deneyimlerinden öğrenebilir. Fakat algı, tek başına düşünce değildir. Düşünce, algılanan şey ile algılayan özne arasında kavramsal bir ilişki kurabilme yeteneğidir. İnsan yalnızca ateşi görmez; ateş kavramını oluşturur. Yalnızca suyu içmez; suyun ne olduğunu, nasıl oluştuğunu ve hangi şartlarda değiştiğini de araştırır. Algı doğrudan yaşanır, düşünce ise algıyı aşarak kavrama dönüşür.
Düşünmenin en önemli özelliği soyutlama yapabilmesidir. Soyutlama, tek tek olayların içinden ortak olanı ayırabilme yeteneğidir. İnsan binlerce farklı ağacı görebilir; fakat onların hepsini kapsayan “ağaç” kavramını oluşturabilir. Binlerce farklı insanla karşılaşabilir; fakat onların ortak özelliklerinden “insan” kavramını üretebilir. İşte kavramlar, düşüncenin en büyük icadıdır. Çünkü kavram olmadan ne bilim mümkündür ne hukuk ne matematik ne de felsefe. İnsan yalnızca nesnelerle değil, kavramlarla yaşayan tek varlıktır.
Ancak düşünmeyi yalnızca kavram üretmek olarak tanımlamak da eksik olur. Düşünmenin ikinci ve daha derin bir boyutu vardır. İnsan yalnızca dünya hakkında düşünmez; kendi düşünmesi hakkında da düşünebilir. Bir fikrinin doğru olup olmadığını sorgulayabilir. Bir inancının neden oluştuğunu araştırabilir. Çocukluğundan beri doğru kabul ettiği bir düşünceyi reddedebilir. Hatta kendi zihninin nasıl çalıştığını bile inceleyebilir. İşte düşüncenin bu kendine yönelme yeteneği, insan aklının en büyük sıçramasını oluşturur.
Bu nedenle düşünmek, yalnızca bilgi üretmek değildir. Düşünmek aynı zamanda kendini düzeltme faaliyetidir. İnsan düşündüğü için değil, düşündüğünü eleştirebildiği için gelişmiştir. Tarihteki bütün bilimsel devrimler, bütün felsefi dönüşümler ve bütün toplumsal değişimler, insanların eski düşüncelerini sorgulama cesareti göstermesiyle başlamıştır. Düşüncenin asıl gücü cevap üretmesinde değil, yanlış cevapları terk edebilmesindedir. Çünkü düşünmeyen bir zihin öğrenemez; fakat düşündüğünü sorgulamayan bir zihin de gelişemez.
Burada düşünmenin dil ile olan ilişkisi ortaya çıkar. İnsan çoğu zaman dili, düşüncenin ardından gelen bir araç olarak görür. Oysa durum bunun tam tersidir. Düşünce ile dil birbirinden ayrılabilecek iki farklı yapı değildir. İnsan büyük ölçüde dili kadar düşünebilir. Çünkü düşünce, kavramlarla çalışır; kavramlar ise dil içinde şekillenir. İnsan zihni, konuşurken olduğu kadar sessiz kaldığında da dil ile düşünür. İç konuşma dediğimiz şey, aslında düşüncenin en temel biçimidir. Bu nedenle dil yalnızca düşüncenin ifade aracı değil, düşüncenin gerçekleşme ortamıdır.
Düşünmenin bir başka özelliği de zamanın sınırlarını aşabilmesidir. İnsan yalnızca içinde bulunduğu anı yaşamaz. Geçmişi yeniden değerlendirebilir, geleceği tasarlayabilir ve henüz gerçekleşmemiş ihtimaller üzerine düşünebilir. Bu sayede yalnızca çevresine uyum sağlayan bir canlı olmaktan çıkar; geleceğini planlayan ve geleceği değiştirmeye çalışan bir varlığa dönüşür. Medeniyet dediğimiz bütün birikim, insanın henüz var olmayanı zihninde kurabilme yeteneğinin ürünüdür.
Fakat düşünmenin en yüksek biçimi, ne hesap yapmaktır ne de bilgi biriktirmektir. Düşünmenin en yüksek biçimi, hakikati kendi arzularından üstün tutabilmektir. Çünkü insanın zihni yalnızca doğruyu üretmez; yanlışı da üretir. Önyargılar, dogmalar, korkular, alışkanlıklar ve çıkarlar düşünceyi kolayca yönlendirebilir. Gerçek düşünme, insanın kendi zihnine karşı da eleştirel olabilmesidir. Kendi inandığı şeyi sorgulayamayan bir zihin, düşünmüyor; yalnızca sahip olduğu düşünceleri tekrar ediyor demektir.
Bu nedenle düşünmek, zihnin rastgele çalışması değildir. Düşünmek, varlığı anlamaya çalışan aklın bilinçli faaliyetidir. Gerçek düşünce, yalnızca cevap aramaz; önce doğru soruyu arar. Çünkü yanlış kurulmuş bir sorunun doğru cevabı olamaz. İnsanı diğer canlılardan ayıran şey de tam burada ortaya çıkar. İnsan yalnızca öğrenen bir varlık değildir. İnsan, sorduğu soruları bile yeniden sorgulayabilen tek varlıktır.
İşte düşüncenin ulaştığı bu nokta bizi kaçınılmaz olarak yeni bir soruya götürmektedir. Eğer düşünmek aklın faaliyeti ise, düşüncenin kaynağı olan akıl nedir? Akıl yalnızca muhakeme yapan biyolojik bir mekanizma mıdır, yoksa insanı insan yapan daha temel bir yeti midir?
Bir yanıt yazın