Ey Varlığın Kaynağı. Ben varlığına birliğine mutlak güç ve kudret sahibi olduğuna inanıyorum, sana bu satırları bir inanan olarak aynı zamanda anlamaya çalışan soru soran sorgulayan bir insan olarak yazdığımı biliyorsun. Şu an geldiğim noktada Bildiğim tek şey, hayatım boyunca bana anlatılanlar ile senin aynı şey olmadığını biliyorum.
Sen de biliyorsun ki ben seni reddetmek için yola çıkmadım. Tam tersine seni bulmak için yola çıktım. Fakat yol boyunca bana seni anlattığını söyleyen inançların öğretilerin birbirleriyle çeliştiğini gördüm. Herkes senin adına konuşuyordu. Herkes seni bildiğini söylüyordu. Herkes hakikatin kendi elinde olduğuna inanıyordu. Ama aynı zamanda herkes birbirini yanlışlamakla meşguldü. O zaman aklıma şu soru geldi. İnsanlar gerçekten seni mi anlatıyor, yoksa kendi zihinlerinde oluşturdukları seni mi anlatıyorlar.
Çocukken bana seni öğrettiler. Seni sevmeyi öğrettiler. Senden korkmayı öğrettiler. Sana dua etmeyi öğrettiler. Fakat zamanla fark ettim ki bana seni öğretirken aslında seni değil kafalarındaki sana dair yorumlarını öğretmişler. İşte o noktadan sonra seni değil, senin hakkında anlatılanları sorgulamaya başladım.
Beni yaratan sensin, bana verdiğin aklı kullanmamı istemiş olmalısın diye düşünüyorum. Sen her şeyi bir hikmet ile yaratansın. Aklı verdiysen ile onu kullanmam için soru sormam için vermişsindir. Bu yüzden soru sordum. Bazen korkarak sordum. Bazen suçluluk duyarak sordum. Bazen yalnız kalarak sordum. Ama yine de sordum. Çünkü cevaplardan emin olamadığım zamanlar oldu. Çünkü bana anlatılanlarla gördüğüm dünya arasında uyuşmayan şeyler gördüm. Çünkü bazen insanların anlattığı Tanrı ile kalbimin hissettiği Tanrı arasında büyük bir mesafe olduğunu düşündüm.
Sen mutlak adilsin, sorularımdan dolayı bana kızmayacağını düşünüyorum. Çünkü adalet anlamaya çalışan insanı cezalandırmak değildir. Sen mutlak merhametlisin, zihnindeki düğümleri çözmeye çalışan bir insanı anlayacağını düşünüyorum. Sen mutlak bilgiye sahipsin, alimsin, benim bilmediklerimi de bildiğini düşünüyorum. Hatta bazen sana kendimi açıklamaya çalışmanın bile gereksiz olduğunu hissediyorum. Çünkü beni benden daha iyi bilen sensin, zaten bütün bu soruların nereden geldiğini de biliyorsun.
Seni sorgulamıyorum, sana dair anlatılanlara sorular soruyorum. Çünkü senin adına konuşanlar var. Senin adına hükümler verenler var. Senin adına savaşanlar var. Senin adına korkutanlar var. Senin adına insanları ayıranlar var. Senin adına insanlar öldürenler de var, senin adına ölenler de var. Fakat bütün bunların arasında çoğu zaman seni göremedim. İnsanların sesini duydum ama senin sesini duyamadım.
Belki yanılan benim. Belki bütün bu soruların cevapları vardı. Belki benim göremediğim daha büyük bir bütünlük vardı. Belki insan aklı gerçekten bazı şeyleri anlamaya yetmiyordu. Buna itiraz etmiyorum. Ben yalnızca anlamadığım şeyi anlamış gibi yapmayı reddediyorum. Bilmediğim şeyi biliyorum demeyi reddediyorum. Emin olmadığım şeylerden eminmiş gibi konuşmayı reddediyorum.
Senden bir mucize istemiyorum. Bir işaret istemiyorum. Bir ses duymayı da beklemiyorum. Çünkü artık anladım ki insan bazen cevaplardan çok dürüstlüğe ihtiyaç duyuyor. Ben yalnızca kendime karşı dürüst olmaya çalışıyorum. İnandığım şeylerde de, şüphe duyduğum şeylerde de.
Belki hayatım boyunca seni tam olarak anlayamayacağım. Belki bütün bu soruların kesin cevaplarına ulaşamayacağım. Ama şunu biliyorum. Seni bulmanın yolu korkudan değil samimiyetten geçmelidir. Ezberlerden değil hakikati aramaktan geçmelidir. Çünkü hakikat senden geliyorsa, ona giden hiçbir dürüst soru beni senden uzaklaştıramaz.
Bu yüzden yolculuğuma devam ediyorum. İnanç ile inkâr arasında değil. Korku ile cesaret arasında değil. Bilmek ile bilmediğini kabul etmek arasında.
Çünkü bana göre insan olmanın anlamı tam da burada başlıyor. Kesin cevaplara sahip olmakta değil, cevap aramaya devam etmekte. Mutlak doğrulara sahip olmakta değil, doğruluğundan emin olmadığın şeyleri sorgulayabilmekte. Kalabalığın peşinden gitmekte değil, gerektiğinde tek başına yürüyebilmekte.
Eğer bir gün sana gerçekten ulaşabilirsem, bunun bana öğretilen cevaplar sayesinde değil, sormaktan vazgeçmediğim sorular sayesinde olacağını düşünüyorum. Çünkü ben bu yolculukta cevaplardan çok soruların dönüştürücü gücünü gördüm. Bazen tek bir soru, yıllarca ezberlenmiş yüz cevaptan daha güçlü olabiliyor.
Beni sorularımla birlikte kabul et. Çünkü sana getirebildiğim en dürüst şey, cevaplarım değil, sorularımdır. Ve eğer bu satırları yazan insan bir gün bu dünyadan ayrılacaksa, ardında kesin doğrular bırakarak değil, dürüstçe sorulmuş sorular bırakarak ayrılmak ister. Çünkü belki de hakikate giden yol, cevapların bittiği yerde değil, insanın soru sormaktan vazgeçmediği yerde başlamaktadır.
Ben kadiri mutlak bir yaratıcının varlığına ve birliğine inanan bir insanım. Bu nedenle bu yazı ateizm ya da deizm savunusu değildir. Tanrı’nın varlığını ya da dinleri inkâr etmek amacıyla yazılmış bir çalışma değildir. Aynı şekilde herhangi bir dini, herhangi bir peygamberi veya herhangi bir inancı aşağılamak, yıkmak, çürütmek ya da değersizleştirmek amacıyla da kaleme alınmamıştır.
Bu çalışmada önce insanı tanımlamaya çalışacağım. Daha sonra Tanrı kavramını ele alacağım. Ardından özellikle İbrahimi gelenekte ortaya konulan Tanrı anlayışını ve tanrının sıfatlarını, peygamberlik kurumunu, vahiy, ilahi mesajlar ve bunların dayandığı temel kabulleri inceleyeceğim. Tanrının sıfatları ile bağdaşan ve çelişen bir durum var mı bunu soru cevap şeklinde açığa çıkarmaya çalışacağım. Bunu yaparken dışarıdan bakan bir inkârcı gibi değil, o inancın içerisine girerek, o inancın kabul ettiği öncülleri kabul ederek ilerlemeye çalışacağım. Tarafsız ve objektif olarak.
Soracağım soruların büyük bölümü, bizzat dinlerin ortaya koyduğu iddialardan hareketle ortaya çıkacaktır. O iddianın doğal sonuçlarını takip edeceğim. Sonra o sonuçlara sorular yönelteceğim. Ardından bu sorulara verilen cevapları değerlendireceğim. Daha sonra o cevaplara gelebilecek itirazları ele alacağım. Gerekirse o itirazlara verilen cevapları da inceleyeceğim. Kısacası bu çalışma bir hüküm verme çalışmasından çok, bir sorgulama ve muhasebe çalışmasıdır.
Zaman zaman aynı konuların tekrarlayacağım. Bazı sorular farklı bölümlerde yeniden karşımıza çıkacak. Bazı itirazlar ve bazı cevaplar tekrar tekrar ele alınacak. Bunun sebebi bir düşünceyi farklı yönleriyle inceleyebilmek ve meseleyi mümkün olduğu kadar açık hale getirebilmektir. Çünkü bazen bir sorunun gerçek ağırlığı, onu farklı açılardan tekrar tekrar değerlendirdiğimizde ortaya çıkar.
Bu yazının amacı “dinler yalandır” demiyorum. “Peygamberler yalandır” demiyorum. “İnsanlar aldatılmıştır” demiyorum. Böyle bir iddiam da olmayacaktır. Ben yalnızca sorular soracağım. Bu soruların doğurduğu sonuçları takip edeceğim. Bir düşüncenin kendi içerisinde ne kadar tutarlı olduğunu anlamaya çalışacağım.
Bu nedenle okuyucudan tek bir ricam vardır. Bu yazıyı bir saldırı metni olarak değil, bir hakikat arayışı olarak okumasıdır. Burada ortaya konulan her soru aynı zamanda benim de kendime sorduğum sorudur. Burada dile getirilen her itiraz benim de üzerinde düşündüğüm itirazdır. Burada verilen her cevap nihai hüküm değil, düşünce yolculuğunun bir durağıdır.
İlk önce insan tanımı ile başlıyoruz
İnsan bu dünyaya geldiğinde kendisini hazır bulur. Hiçbirimiz hangi çağda doğacağımıza karar vermedik. Hangi ülkede, hangi şehirde, hangi ailenin çocuğu olacağımızı seçmedik. Konuşacağımız dili, ait olacağımız kültürü, içine doğacağımız dini, ekonomik şartlarımızı, genetik özelliklerimizi ve hatta karakterimizin önemli bir kısmını belirleyen eğilimleri biz seçmedik. Hayatın içerisine, hakkında hiçbir söz hakkımız olmayan sayısız değişkenin içerisinde bulduk kendimizi.
Bir insan Mekke’de doğar ve Müslüman olur. Bir başkası Roma’da doğar ve Hristiyan olur. Bir başkası Hindistan’da doğar ve Hindu olur. Bir diğeri Çin’de doğar ve Budist olur. Aynı insan farklı bir ailede doğmuş olsaydı bugün inandığı şeylerin büyük kısmına inanmayabilirdi. Hatta bugün uğruna mücadele ettiği düşüncelerin tam tersini savunuyor olabilirdi. Bu durum yalnızca dinler için değil, ahlak anlayışlarımız, siyasi görüşlerimiz, geleneklerimiz ve dünya tasavvurlarımız için de geçerlidir.
Düşüncelerimizi kendimize ait zannediyoruz. Oysa düşünmeye başlamadan önce belirli bir düşünce dünyasının içine doğarız. Çocuk ilk olarak anne babasının doğrularını öğrenir. Sonra çevresinin doğrularını öğrenir. Daha sonra okulun, toplumun ve kültürün doğrularını öğrenir. Bunların büyük kısmı ona sorgulanması gereken bilgiler olarak değil, kabul edilmesi gereken gerçekler olarak sunulur. İnsan çoğu zaman düşünmeye başladığında bile aslında önceden verilmiş cevapların içerisinden düşünmeye başlamaktadır.
Şimdi soruyorum. İnsan gerçekten özgür müdür. Daha doğrusu insanın düşünceleri ve inançları ne kadar özgürdür. Eğer bugün başka bir ülkede doğmuş olsaydım yine aynı şeylere inanır mıydım? Eğer farklı bir dinin içerisinde büyümüş olsaydım bugün savunduğum fikirleri yine savunur muydum? Eğer farklı bir kültürde yetişmiş olsaydım doğru ve yanlış anlayışım aynı kalır mıydı? Bu soruların cevabı basittir. Ama cevap vermek güçtür.
İnsanın akıl sahibi olduğunu ve kendi yolunu seçebileceğini söylenir. Evet İnsan araştırabilir, sorgulayabilir ve içinde büyüdüğü düşünce dünyasını terk edebilir. Tarih boyunca bunu yapan sayısız insan olmuştur. Ancak bu durum başlangıç şartlarının önemini ortadan kaldırmamaktadır.
Çünkü insanın hangi sorularla karşılaşacağı, hangi kaynaklara ulaşacağı ve hangi düşüncelerle tanışacağı da büyük ölçüde doğduğu şartlar tarafından belirlenmektedir. Ancak bir travmatik durum olması lazım bu soruların doğması için.
Bugün dünya üzerindeki dinlerin dağılımına baktığımızda bunun açık izlerini görmek mümkündür. Dinlerin sınırları çoğu zaman coğrafyanın sınırlarıyla örtüşmektedir. İnsanların büyük bölümü araştırarak din değiştirmez, doğduğu toplumun inancını sürdürür. Bu durum bize insanın inanç dünyasının yalnızca bireysel tercihlerden değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel şartlardan da beslendiğini göstermektedir.
Ben bu satırları yazarken herhangi bir inancı aşağılamak veya herhangi bir inancı savunmak amacıyla yola çıkmadım. Benim amacım çok daha temel bir soruyu anlamaya çalışmaktır. İnsanlık tarihinin büyük bölümü bir yaratıcıya inanmıştır.
Ben de evrenin arkasında bir yaratıcı aklın mutlak ve zorunlu olduğuna inanan insanlardan biriyim. Ancak yaratıcıya inanmak ile dinlerin anlattığı sistemi kabul etmek aynı şey değildir. İşte bu yazıyı yazma amacım bu sorulara cevap arayacağım temel mesele de budur.
Amacım dinleri inanç sistemlerini aşağılamak onları çürütmek bunlar yanlış demek değil, zihnimi kemiren bu sorulara cevap arıyorum soru soruyor cevap veriyorum. Bir çıkış yolu bir anlam bulmaya çalışıyorum.
Bu nedenle önce Tanrı kavramını ele alacağım. Daha sonra peygamberlik kurumunu inceleyeceğim. Sonra dinlerin anlattığı vahiy sistemini kendi iç mantığı içerisinde değerlendireceğim.
Bunu yaparken Tanrı’nın var olduğuna inanan bir insan olarak. Bunda şüphem yok ama dinler konusunda aynı inanca sahip değilim. Ama yine de dinleri ve onların anlatımlarını ve peygamberlik kurumunu doğru olarak bunlara inanmış bir varsayım ile hareket ederek. Bu varsayımların bizi hangi sonuçlara götürdüğünü takip edeceğim. Eğer ortaya çıkan sonuçlar kendi içerisinde tutarlıysa bunu kabul edeceğim. Eğer cevap bekleyen sorular ortaya çıkıyorsa o soruları da açıkça soracağım. Çünkü bana göre hakikatin en büyük düşmanı soru sormak değildir. Hakikatin en büyük düşmanı, soru sormaktan korkmaktır. Şimdi ilk soru ile başlıyorum.
Tanrı Nedir
İnsanlık tarihi boyunca milyonlarca insan farklı tanrılara inanmış, farklı kutsal anlatılar üretmiş ve farklı ibadet biçimleri geliştirmiştir. Tanrılar değişmiş, dinler değişmiş, kutsal kabul edilen metinler değişmiş, hatta aynı dinin içerisindeki Tanrı anlayışları bile zamanla farklılaşmıştır. Ancak bütün bu değişimlerin arkasında değişmeden kalan temel bir soru bulunmaktadır. Varlığın kaynağı nedir. Evren neden vardır. Hiçbir şey yokken neden bir şey vardır.
Bu soruların cevabını arayan insanlar tarih boyunca farklı açıklamalar üretmiştir. Kimi evrenin ezeli olduğunu savunmuştur. Kimi evrenin tesadüfen ortaya çıktığını düşünmüştür. Kimi ise bütün varlığın arkasında bilinçli bir yaratıcı bulunduğunu ileri sürmüştür. Ben burada herhangi bir dini merkeze almadan önce, mümkün olduğu kadar genel anlamıyla Tanrı kavramını anlamaya çalışmak istiyorum.
Çünkü dinleri değerlendirebilmek için önce Tanrı’nın ne olduğunu anlamamız gerekir. Dinler Tanrı hakkında konuşurlar. Eğer önce Tanrı kavramını açıklığa kavuşturamazsak, daha sonra dinlerin anlattığı Tanrı’yı değerlendirmemiz de mümkün olmayacaktır.
Tanrı evrenin yaratıcısı olan, varlığını hiçbir şeye dayanmayan ve bütün varlığın kaynağını oluşturan mutlak bir gerçeklik tir. Evrenin içerisinde gördüğümüz her şey başka bir şeye bağlıdır. Her şey bir denet sonuç zinciri ile birbirine bağlıdır. İnsan anne ve babasına bağlıdır. Bitkiler toprağa, suya ve güneşe bağlıdır. Gezegenler yıldızlara bağlıdır. Evrendeki her şey başka şeylerle ilişkili biçimde var olmaktadır. Ancak Tanrı başka hiçbir şeye bağlı olmadan var olmak zorundadır. Çünkü eğer o da başka bir sebebe bağlıysa, o tanrı değildir.
Bu nedenle Tanrı zorunlu varlıktır. Zorunlu varlık, var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan ve var olmaması düşünülemeyen varlık anlamına gelir. Buna karşılık evrendeki bütün varlıklar mümkün varlıklardır. Yani var da olabilirlerdi, hiç var olmayabilirlerdi de. Ben doğmayabilirdim. Siz doğmayabilirdiniz. Dünya oluşmayabilirdi. Güneş hiç meydana gelmeyebilirdi. Ancak Tanrının varlığı böyle değildir. O, varlığını başka bir kaynağa borçlu değildir.
Soru; Neden evrenin kendisi zorunlu varlık olmasın. Neden mutlaka evren dışında bir yaratıcı kabul etmek zorundayız. Cevap; Evren değişmektedir. İçerisindeki her şey doğmakta, gelişmekte ve yok olmaktadır. Yıldızlar oluşmakta ve sönmektedir. Türler ortaya çıkmakta ve yok olmaktadır. İnsan doğmakta ve ölmektedir. Varlığı başka bir neden bağlı olan şey kendi kendini var etmiş olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir.
Var olan her şey onu var eden başka sebeplere nedenlere dayanmaktadır. Bu sebepler sonsuza kadar uzatılamaz. Bu mantıksız ve anlamsızdır. O yüzden varlıkları meydana getiren onları hareket ettiren kendisi hareket etmeyen varlığı başka bir şeye dayanmayan bir var edici mutlak ve zorunludur. Ve biz bu ilk nedene tanrı diyoruz.
Tanrı var dediğimiz anda kaçınılmaz olarak ona bazı özellikler yüklememiz de zorunlu hale gelir. Öncelikle mutlak bilgi sahibi olması gerekir. Çünkü evreni meydana getiren bir varlığın meydana getirdiği şeyler hakkında eksik bilgiye sahip olması düşünülemez. Aynı şekilde mutlak güç sahibi olması gerekir. Çünkü bütün varlığı meydana getiren bir sebebin, meydana getirdiği şeylerden daha güçsüz olması mantıklı görünmez. Bunun yanında mutlak adalet, mutlak merhamet ve mutlak hikmet de geleneksel olarak Tanrı’ya yüklenen temel sıfatlar zorunlu olarak doğmaktadır.
Mutlak bilgi sahibi olmak, olmuş olanı ve olacak olanı bilmek anlamına gelir. Mutlak güç sahibi olmak, hiçbir dış engel tarafından sınırlandırılmamak anlamına gelir. Mutlak adalet sahibi olmak, hiçbir canlıya haksızlık etmemek anlamına gelir. Mutlak merhamet sahibi olmak ise yalnızca cezalandıran değil, aynı zamanda bağışlayan ve koruyan bir varlık olmak anlamına gelir. Hikmet ise bütün fiillerin anlamlı ve amaçlı olması demektir. Çünkü hikmetten yoksun bir güç, yalnızca rastgele hareket eden bir kuvvete dönüşür.
Ancak burada önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir. Tanrı tanımını yapan insan zorunlu olarak Tanrı’yı kendi ölçülerine göre anlamaya çalışır. Kendi öfkelerini Tanrı’nın öfkesi gibi düşünür. Kendi sevgisini Tanrı’nın sevgisi gibi düşünür. Kendi adalet anlayışını Tanrı’nın adaleti gibi düşünür. Oysa Tanrı mutlak bir varlık, onun bilgisi de bizim bilgimize benzemez, onun adaleti de bizim adaletimize benzemez, onun merhameti de bizim merhametimize benzemez. Çünkü sonlu olan ile sonsuz olan arasında kaçınılmaz bir fark bulunmaktadır. Tanrı insan bilgisi insan zihni ile kuşatılamaz.
Bu nedenle tarih boyunca birçok filozof ve ilahiyatçı Tanrı’nın mahiyetinin bilinemez olduğunu söylemiştir. İnsan aklı Tanrı’nın varlığı hakkında çıkarımlar yapabilir. Bazı sıfatlarını anlayabilir. Ancak Tanrı’nın özünü bütünüyle kavrayamaz. Nasıl ki küçük bir bardak okyanusun tamamını içine alamazsa, insan zihni de sonsuz olanı bütünüyle kuşatamaz. Bu durum Tanrı hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimiz anlamına gelmez. Ama her şeyi de asla bilemeyiz. Bileceğimiz şeyler insan zihni insan tecrübesi, insan duyuları ile sınırlıdır.
Buraya kadar olan kısmı kabul ettiğimizde elimizde belirli bir Tanrı tasavvuru oluşmaktadır. Varlığını başka hiçbir şeye borçlu olmayan, mutlak bilgi sahibi, mutlak güç sahibi, mutlak adil, mutlak merhametli ve mutlak hikmet sahibi bir Tanrı.
Şimdi soru şu. Böyle bir Tanrı evreni yarattıktan sonra sessiz mi kalmıştır. Yoksa insanlarla iletişim kurmuş mudur? Eğer iletişim kurmuşsa bunu hangi amaçla ve hangi yöntemle yapmıştır.
Tanrı İnsanlarla İletişim Kurar mı?
Tanrı varlığını başka hiçbir şeye dayanmayan, mutlak bilgi sahibi, mutlak güç sahibi, mutlak adil ve mutlak merhametli olarak tanımladık bu tanımın doğal olarak ortaya çıkardığı yeni bir soruyla karşı karşıyayız. Tanrı vardır mutlaktır ve zorunludur dedik, peki insanlarla iletişim kurmuş olabilir mi.
Çünkü insanı yaratan bir varlığın, yarattığı varlıklarla iletişim kurması mantıksal olarak bir zorunluktur. Bir mühendis yaptığı makineyi bir amaca binaen yapar ve o amaca yönelik kullanır. O halde bütün evrenin yaratıcısı olan varlığın da yarattığı insanlarla iletişim kurması zorunlu gibi düşünülür.
Dinler bu soruya net bir cevap vermektedir. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam başta olmak üzere birçok din Tanrı’nın insanlarla iletişim kurduğunu ileri sürmektedir. Bu iletişim kimi zaman vahiy yoluyla, kimi zaman peygamberler aracılığıyla, kimi zaman da farklı ilahi işaretlerle gerçekleşmiştir. Bu geleneklere göre Tanrı yalnızca evreni yaratıp kenara çekilmiş bir varlık değildir. Aynı zamanda insanlık tarihine müdahale eden, insanlara yol gösteren ve onlarla ilişki kuran bir varlıktır.
Mantıksal olarak. Eğer Tanrı gerçekten insanlarla iletişim kurmuşsa, bunun belirli sonuçları olacaktır. Çünkü iletişim kurmak bir amaç taşımayı gerektirir. Hiç kimse sebepsiz yere konuşmaz. Hiç kimse sebepsiz yere mesaj göndermez. Bir mesaj varsa, o mesajın arkasında bir amaç da vardır. Bu nedenle Tanrı’nın insanlarla iletişim kurduğunu kabul ettiğimiz anda aynı zamanda Tanrı’nın insanlara yönelik belirli bir amacı olduğunu da kabul etmiş oluruz.
İtiraz. Tanrı insanlarla doğrudan iletişim kurmak zorunda değildir. İnsan aklı zaten doğruyu bulabilecek kapasitededir. İnsan doğaya bakarak yaratıcıyı anlayabilir. Vicdanını kullanarak doğruyu ve yanlışı ayırt edebilir. Bu nedenle özel bir vahye veya peygambere ihtiyaç olmayabilir.
Bu itirazın haklı ve zayıf tarafı. Gerçekten de insan aklı birçok şeyi keşfedebilmektedir. Bilim, felsefe ve sanat bunun örnekleriyle doludur.
Ancak aynı zamanda insanlığın tarih boyunca aynı temel sorular üzerinde anlaşamadığı da açıktır. İnsanlar Tanrı’nın varlığı konusunda anlaşamamıştır. Ölümden sonra ne olduğu konusunda anlaşamamıştır. Hayatın nihai amacı konusunda anlaşamamıştır. Bu nedenle bazıları aklın tek başına yeterli olmadığını ve ilahi rehberliğe ihtiyaç bulunduğunu savunmuştur.
Tam da bu noktada peygamberlik fikri ortaya çıkmaktadır. Peygamberlik düşüncesine göre Tanrı insanları tamamen kendi başlarına bırakmamıştır. Onlara yol göstermek için belirli kişiler seçmiş ve onlar aracılığıyla mesaj göndermiştir. Bu kişiler sıradan insanlar değildir. Tanrı tarafından seçilmiş ve özel bir görev verilmiş insanlardır. Dinlerin büyük bölümü insanlık tarihini bu çerçevede okumaktadır.
Şimdi burada önemli bir mantıksal sonuç ortaya çıkmaktadır. Eğer peygamberlik doğruysa ve Tanrı gerçekten insanlara elçiler göndermişse, bu durum Tanrı’nın insanları tamamen başıboş bırakmak istemediği anlamına gelir.
Çünkü elçi göndermek ilgilenmek demektir. Mesaj göndermek yönlendirmek demektir. Uyarıda bulunmak belirli bir sonucun gerçekleşmesini istemek demektir. Dolayısıyla peygamberlik kurumu yalnızca iletişim meselesi değildir. Aynı zamanda Tanrı’nın insanlardan ne beklediği sorusuyla da doğrudan ilişkilidir.
Burada henüz peygamberlerin gerçekten var olup olmadığını tartışmıyoruz. Henüz vahyin doğruluğunu da tartışmıyoruz. Şimdilik yalnızca şu varsayımı kabul ediyorum. Eğer Tanrı insanlarla iletişim kurmuşsa, bunun bir amacı olmak zorundadır. Ve eğer peygamberlik kurumu doğruysa, o zaman bu amaç peygamberlerin getirdiği mesajlarda kendisini gösterecektir.
Şimdi şu soruların cevabını arayacağız. Eğer Tanrı gerçekten insanlarla iletişim kurmuş ve peygamberler göndermişse, bunu neden yapmıştır. İnsanlardan ne istemektedir. Onları neye çağırmaktadır. Ve bu çağrının mutlak bilgi, mutlak adalet ve mutlak merhamet sahibi bir Tanrı anlayışıyla uyumu nedir.
Tanrı Neden Peygamber Göndermek İstesin
Tanrı’nın insanlarla iletişim kurmasının mantıksal olarak zorunlu olduğunu söyledik. Ayrıca peygamberlik kurumunu kabul ettiğimizde bunun Tanrı’nın insanları tamamen kendi hallerine bırakmadığı anlamına geldiğini de söyledik. Ancak şimdi daha önemli bir soruya gelmiş bulunuyoruz. Eğer Tanrı gerçekten peygamberler göndermişse, bunu neden yapmıştır. Böyle bir iletişimin amacı nedir.
Hiç kimse sebepsiz yere konuşmaz. Hiç kimse sebepsiz yere mesaj göndermez. Bir insan bir başkasına mektup yazıyorsa, ona ulaştırmak istediği bir düşünce vardır. Bir devlet vatandaşlarına belirli yasaları vaaz ediyorsa, düzen kurmak istemektedir. Bir öğretmen öğrencilerine bilgi veriyorsa, onların öğrenmesini istemektedir. O halde Tanrı’nın insanlara mesaj göndermesi de belirli bir amaca dayanmak zorundadır.
Dinler bu soruya farklı cevaplar vermektedir. Tanrı’nın insanları doğru yola yönlendirmek istediğini. İnsanların nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmek istediğini. Tanrı’nın kendisini tanıtmak istediğini ifade eder. Bütün bunların yanında insanların sınanmasının amaçlandığını söyler. İlk bakışta bunların tamamı makul görünmektedir. Ancak her biri beraberinde yeni sorular da doğurmaktadır.
Örneğin Tanrı’nın insanları bilgilendirmek istediği söylenebilir. İnsan kendi başına her şeyi bilemez. Nereden geldiğini, neden var olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını kesin olarak öğrenemez. Bu nedenle Tanrı insanlara bilgi vermek istemiş olabilir. Bu açıklama belirli ölçüde mantıklıdır. Ancak burada şu soru ortaya çıkar. Eğer amaç insanları bilgilendirmek ise, neden bu bilgi bütün insanlara aynı açıklıkta ulaşmamıştır. Neden bazı toplumlar sürekli vahiylerle karşılaşırken, bazı toplumlar bu bilgilerden habersiz yaşamıştır.
Bir başka açıklama insanların sınanmasıdır. Dünya bir imtihan alanıdır ve peygamberler bu imtihanın bir parçasıdır denilmektedir. Bu düşünce özellikle İbrahimi dinlerde merkezi bir yere sahiptir. Ancak burada da yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Bir sınavın adil olabilmesi için sınava girenlerin benzer şartlara sahip olması gerekmez mi.
Bir insan peygamberlerin yaşadığı toplumlarda doğarken, başka bir insanın peygamberlerden habersiz yaşaması sınav şartlarını eşit siz olduğunu göstermez mi
Bazı dini yorumlar Tanrı’nın insanları ahlaki olarak geliştirmek istediğini söyler. İnsanların adil olmasını, merhametli olmasını, birbirlerine zarar vermemesini ve daha iyi toplumlar kurmasını amaçladığını ifade eder.
Ancak eğer peygamberlerin temel amacı ahlaki gelişim sağlamak ise, neden peygamberlerin yaşadığı toplumların önemli bir kısmı çatışmalar, bölünmeler ve savaşlarla anılmaktadır. Neden peygamberlerin ortaya çıktığı toplumlarda bile insanlar birbirleriyle mücadele etmeye devam etmiştir.
Genel cevap Tanrı kendisini tanıtmak istemektedir. İnsanların onu bilmesini, tanımasını ve ona yönelmesini istemektedir. Özellikle İbrahimi geleneklerde peygamberlerin temel görevlerinden biri budur. İnsanlara Tanrı’nın varlığını bildirmek ve onları ona çağırmak.
Kaçınılmaz olarak doğan yeni soru. Eğer Tanrı’nın amacı kendisini tanıtmak ise, neden insanı başlangıçtan itibaren bu bilgiyle yaratmamıştır. Mutlak kudret sahibi bir Tanrı’nın bunu yapamayacağını söylemek mümkün değildir.
Bu soruya gelen itiraz. İnsan Tanrı’yı zorunlu olarak bilseydi özgür seçim ortadan kalkardı denilecektir.
Ancak insan zaten hayatının en temel şartlarını seçmeden dünyaya gelmektedir. Doğacağı aileyi seçmez. Doğacağı dili seçmez. Doğacağı kültürü seçmez. O halde özgür irade tam olarak hangi noktada başlamaktadır.
Bir başka açıklama kulluk kavramıdır. Özellikle İbrahimi dinlerde insanın yaratılış amaçlarından birinin Tanrı’ya kulluk etmek olduğu ifade edilir. İnsan Tanrı’yı tanıyacak, ona ibadet edecek ve onun emirlerine uyacaktır. Bu düşünce milyonlarca insan tarafından kabul edilmektedir.
Eğer amaç kulluk ise, neden insan buna direnebilecek şekilde yaratılmıştır. Eğer amaç Tanrı’yı tanımak ise, neden insanların büyük kısmı farklı dinlerin ve farklı inanç sistemlerinin içerisinde yaşamaktadır.
Bu noktada kesin bir sonuca ulaşmış değilim. Ancak şunu görüyorum. Peygamberlik kurumunu kabul ettiğimiz anda yalnızca peygamberleri değil, peygamber gönderme amacını da sorgulamak zorundayız.
İnsanları bilgilendirmek, sınamak, ahlaki gelişim sağlamak, kendisini tanıtmak veya kulluk istemek. Bunların her biri teorik olarak mümkün dür. Ancak her biri beraberinde cevaplanması gereken yeni sorular da üretmektedir.
Tanrı gerçekten insanlara bir mesaj göndermişse, bu mesajın nasıl olması beklenir. Mesajı gönderen varlık mutlak bilgiye, mutlak adalete, mutlak merhamete ve mutlak kudrete sahipse, gönderilen mesajın da bu sıfatlarla uyumlu bazı özellikler taşıması gerekmez mi
Mutlak Bir Tanrı’nın Göndereceği Mesaj Nasıl Olmalıdır
Tanrı’nın varlığını mutlak ve zorunlu olduğuna inanan biri olarak. Tanrı’nın insanlarla iletişim kurmasının mümkün olduğunu da kabul ediyorum. Hatta peygamberlik kurumunu da kabul edip içerden inanmış biri olarak soru soruyorum test ediyorum.
Şimdi çok önemli bir noktaya geliyorum. Eğer gerçekten bir mesaj gönderilmişse, o mesajı gönderen varlığın özellikleri ile mesajın özellikleri arasında bir uyum bulunması gerekmez mi. Çünkü bir esere bakarak onu meydana getiren kişi hakkında belirli çıkarımlar yapabiliyorsak, bir mesaja bakarak da onu gönderen hakkında bazı sonuçlara ulaşabilmemiz gerekir. Eser müessiri işaret eder onu gösterir.
Eğer mesajı gönderen varlık mutlak bilgi sahibi ise ki öyle inanıyorum, öyleyse gönderilen mesajın da açık ve anlaşılır olması beklenir. Çünkü neyi söylemek istediğini en iyi bilen odur. İnsanlık tarihinin en önemli meselesi hakkında konuşan bir mesajın belirsizlikler üretmesi, birbirinden tamamen farklı anlamlara çekilebilmesi veya insanlar arasında bitmek bilmeyen tartışmalar doğurması üzerinde düşünülmesi gereken bir durum değilmi dir.
Elbette her metin farklı şekillerde yorumlanabilir. Ancak insanların kurtuluşunu, hayatın anlamını ve Tanrı’nın insanlardan beklentilerini anlatan bir mesajın mümkün olduğunca açık olması beklenmez mi. Kitap defalarca ap açık olduğunu söyler, anlayasınız diye sizin dilinizde indirdik der.
Mesajı gönderen varlık mutlak kudret sahibi, mesajın insanlara ulaşması konusunda da ciddi bir problem yaşanmaması beklenir. Çünkü burada sıradan bir insanın imkanlarından değil, evrenin yaratıcısından söz ediyoruz. Bir hükümdar bile kendi fermanını ülkesinin her tarafına ulaştırmaya çalışırken, mutlak kudret sahibi bir Tanrı’nın mesajının insanlığın büyük bölümü tarafından bilinmemesi veya hiç duyulmaması nasıl açıklanmalıdır. Bu soru cevap beklemektedir.
Mesajı gönderen varlık mutlak adil, mesajın insanlara ulaşma imkanlarının da adalet ilkesiyle uyumlu olması gerekir. Çünkü insanların bir kısmı vahiylerin, peygamberlerin ve kutsal metinlerin merkezinde doğarken, başka bir kısmı bunlardan tamamen habersiz yaşayabilmektedir.
Bir insan hayatı boyunca onlarca kez dinî eğitim alırken, başka bir insan aynı imkanlara hiç sahip olmadan ölebilmektedir. Eğer bu insanların tamamı aynı ilahi sistem içerisinde değerlendirilecekse, burada adaletin nasıl gerçekleştiği açıklanmak zorundadır.
Bazıları burada şu cevabı verebilir. Tanrı insanları sahip oldukları imkanlara göre yargılayacaktır. Bu cevap belirli ölçüde mantıklı görünmektedir. Ancak bu durumda yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer insanlar zaten sahip oldukları bilgi ve imkanlara göre değerlendirilecekse, peygamber göndermenin zorunluluğu nedir.
Eğer peygamber olmadan da adil bir yargılama mümkünse, neden bazı toplumlar sürekli peygamberlerle karşılaşırken bazı toplumlar karşılaşmamaktadır. Görüldüğü gibi verilen cevap yeni sorular üretmektedir.
Eğer mesajı gönderen varlık mutlak merhamet sahibi ise, gönderdiği mesajın da insanları mümkün olduğunca kuşatması beklenir. Bir annenin bile çocuğunu tehlikeden korumaya çalıştığı bir dünyada, mutlak merhamet sahibi bir Tanrı’nın insanlığın büyük bölümünün karanlıkta kalmasına razı olması nasıl anlaşılmalıdır. Eğer bir mesaj insanları kurtarmak için gönderilmişse, bu mesajın ulaşmadığı milyarlarca insanın durumu ayrıca değerlendirilmelidir.
Bir başka konu da mesajın korunması meselesidir. Eğer gönderilen mesaj insanlığın kaderini belirleyecek kadar önemliyse, bu mesajın bozulmadan korunması beklenmez mi. Çünkü sıradan bir bilgi kaybolduğunda büyük bir problem ortaya çıkmayabilir. Ancak insanın kurtuluşunu, cezasını, ödülünü ve hayatının anlamını belirleyen bir mesajın kaybolması veya değişmesi çok daha ciddi sonuçlar doğuracaktır.
Bu nedenle mutlak bilgi ve mutlak kudret sahibi bir Tanrı’nın gönderdiği mesajın güvenilir biçimde korunması gerektiği düşüncesi son derece makul değilmidir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta daha var. Ben henüz herhangi bir dini veya kutsal kitabı değerlendirmiyorum. Henüz Tevrat’tan, İncil’den veya Kur’an’dan söz etmiyorum. Önce olması gerekeni anlamaya çalışıyorum. Çünkü bir yapıyı değerlendirebilmek için önce o yapının hangi ölçütlere göre değerlendirileceğini belirlemek gerekir.
Bu nedenle şu anda yaptığım şey, mutlak bilgi, mutlak kudret, mutlak adalet ve mutlak merhamet sahibi bir Tanrı’nın göndereceği mesajın hangi özellikleri taşıması gerektiğini araştırmaktır. Bu sorulara cevap arıyorum.
Buraya kadar ulaştığım noktada elimde bazı ölçütler oluşmuş bulunmaktadır. Böyle bir mesajın açık olması gerekir. Evrensel olması gerekir. İnsanlara ulaşabilir olması gerekir. Adalet duygusunu zedelememesi gerekir. İnsanların kaderini belirleyecek kadar önemliyse korunmuş olması gerekir. Ve en önemlisi, göndericisinin sahip olduğu sıfatlarla uyumlu olması gerekir.
Şimdi önümde yeni bir soru bulunmaktadır. Tarih boyunca anlatılan peygamberlik kurumu ve vahiy sistemi bu ölçütlerle ne kadar uyumludur. Eğer Tanrı gerçekten insanlara mesaj göndermişse, bu mesaj neden belirli toplumlarda yoğunlaşmış görünmektedir. Ve bu durum mutlak adalet sahibi bir Tanrı anlayışıyla nasıl ilişkilendirilecektir.
Peygamberlik Kurumu ve İlahi Adalet Problemi
Mutlak bilgi, mutlak kudret, mutlak adalet ve mutlak merhamet sahibi bir Tanrı’nın göndereceği mesajın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini anlamaya çalıştım. Şimdi ise peygamberlik kurumuna daha yakından bakmak istiyorum. Çünkü eğer Tanrı insanlarla iletişim kurmuşsa, bunu peygamberler aracılığıyla yaptığı iddia edilmektedir. Bu durumda yalnızca mesajı değil, mesajı taşıyan sistemi de değerlendirmek gerekir.
İlk dikkat çeken nokta peygamberlerin tarihsel dağılımıdır. Özellikle İbrahimi dinlerin anlattığı peygamberlik tarihine baktığımda, karşımda oldukça sınırlı bir coğrafya görüyorum. Mezopotamya, Filistin, Kenan bölgesi, Mısır ve Arap Yarımadası. İnsanlık tarihinin tamamı düşünüldüğünde bu oldukça küçük bir alandır.
Oysa aynı dönemlerde Çin’de büyük hanedanlıklar kurulmakta, Hindistan’da güçlü felsefi gelenekler gelişmekte, Avrupa’da farklı uygarlıklar ortaya çıkmakta ve Amerika kıtasında büyük medeniyetler yükselmektedir. Buna rağmen vahiy tarihi denildiğinde sürekli aynı coğrafya karşımıza çıkmaktadır.
Bununla da kalmıyor. İbrahim’den sonraki peygamberlerin önemli bir kısmı aynı aile ağacının içerisinde görünmektedir. İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Harun, Davut, Süleyman, Zekeriya, Yahya, İsa ve son olarak Hz. Muhammed.
Peygamberlik kurumu bütün insanlığa eşit dağılmış bir yapıdan çok, belirli bir soy hattı etrafında yoğunlaşmış gibi görünmektedir. Burada beni düşündüren soru şudur. Eğer Tanrı bütün insanlığın Tanrısı ise, ben öyle inanıyorum, neden insanlık tarihinin en önemli görevi olduğu söylenen peygamberlik kurumu belirli bir aile çevresinde yoğunlaşmaktadır.
Bu noktada sıkça karşılaşılan bir itiraz bulunmaktadır. Denilmektedir ki Kuran’da adı geçen peygamberler yalnızca bize bildirilenlerdir. Gerçekte çok daha fazla peygamber vardır. Hatta bazı İslami rivayetlerde yüz yirmi dört bin peygamberden söz edilmektedir. Bu nedenle peygamberlerin yalnızca Orta Doğu’da ortaya çıktığını söylemek doğru değildir. Bu itiraz ilk bakışta makul görünmektedir. Gerçekten de adı bilinmeyen peygamberlerin var olmuş olması teorik olarak mümkündür.
Ancak burada başka bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer tarihin her döneminde ve her toplumunda peygamberler yaşamışsa, bunun tarihsel izleri nerededir. Çünkü peygamberlik sıradan bir olay değildir. Bir peygamber yalnızca bireysel bir mistik deneyim yaşayan kişi değildir. Toplumunu değiştirmeye çalışan, yeni inanç sistemleri oluşturan, ahlaki kurallar getiren ve bazen bütün bir medeniyetin yönünü değiştiren kişidir. Bu ölçekte etkiler bırakan insanların tamamen izsiz kaybolması ne kadar mümkündür.
Bugün Eski Mısır, Sümer, Akad, Babil, Asur, Hitit, Çin, Hint, Pers, Antik Yunan, Maya, Aztek ve İnka uygarlıkları hakkında önemli miktarda bilgiye sahibiz. Yazıları çözülmüş metinlerimiz, arkeolojik bulgularımız ve tarihsel kayıtlarımız bulunmaktadır. Bu toplumların tanrıları, ibadetleri, mitolojileri ve dünya görüşleri hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler biliyoruz.
Ancak bu medeniyetlerin büyük kısmında, İbrahimi geleneklerde anlatılan biçimiyle vahiy alan, tek tanrıcılığı tebliğ eden ve kendisini evrensel ilahi elçi olarak tanımlayan uzun peygamberlik zincirlerine rastlamıyoruz.
Elbette bu durum o toplumlara hiç peygamber gelmediğini kanıtlamaz. Tarihin önemli bir bölümü karanlıkta kalmıştır. Belgeler kaybolmuş olabilir. Kayıtlar yok olmuş olabilir. Ancak aynı şekilde bu durum o toplumlara mutlaka peygamber geldiğini de kanıtlamaz.
Bu nedenle tartışmanın merkezinde artık peygamberlerin gelip gelmediği değil, evrensel olduğu söylenen peygamberlik kurumunun neden tarihsel olarak bu kadar bölgesel görünmesinin yattığını düşünüyorum.
Burada ilahi adalet açısından yeni bir problem ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta yüzlerce yıl boyunca peygamberler, vahiyler ve kutsal metinlerle karşılaşan toplumlar bulunmaktadır. Diğer tarafta ise aynı imkanlara sahip olmayan toplumlar bulunmaktadır.
Eğer peygamberlik insanın kurtuluşu açısından vazgeçilmez bir kurumsa, neden insanlığın büyük kısmı bundan mahrum görünmektedir. Eğer peygamberlik vazgeçilmez değilse, o halde belirli toplumlara sürekli peygamber gönderilmesinin sebebi nedir. Bu sorular henüz cevaplanmış değildir.
Daha da önemlisi burada yalnızca tarihsel bir problem değil, aynı zamanda adalet problemi bulunmaktadır. Çünkü mutlak adalet sahibi Tanrı’nın, insanlara ulaşan bilgi imkanları arasında bu kadar büyük farklılıklar oluşturmasının nasıl anlaşılması gerektiği açıklanmaya muhtaç görünmektedir. Belki bunun bir açıklaması vardır. Belki de benim henüz göremediğim bir yön bulunmaktadır. Ancak ortada cevap bekleyen ciddi sorular olduğu da açıktır.
Fakat peygamberlik kurumunu değerlendirirken karşıma çıkan tek problem bu değildir. Tarihe baktığımda peygamberlerin yaşadığı toplumlarda dikkat çekici başka bir durum daha görüyorum. Peygamberlerin ortaya çıkışı çoğu zaman huzur, birlik ve uzlaşma getirmemiştir. Aksine çatışmalar, bölünmeler, reddedilişler, sürgünler, savaşlar ve hatta toplu helak anlatılarıyla birlikte anılmıştır.
Bu durum beni yeni bir soruya götürmektedir. Mutlak bilgi sahibi bir Tanrı neden toplumların büyük kısmı tarafından reddedileceğini bildiği elçiler seçmiştir. Ve neden peygamberlik tarihi bu kadar yoğun biçimde çatışma tarihiyle iç içe görünmektedir.
Peygamberlik Kurumu ve İlahi Başarı Problemi
Şimdi buraya kadar peygamberlik kurumunun tarihsel dağılımını ve bunun ilahi adalet açısından doğurduğu soruları ele aldım. Ancak peygamberlik kurumuna biraz daha yakından baktığımda dikkatimi çeken başka bir durum ortaya çıkmaktadır.
Dinlerin anlattığı peygamberlik tarihi incelendiğinde, peygamberlerin büyük çoğunluğunun kendi toplumları tarafından reddedildiği görülmektedir. Hatta birçok peygamber hayatı boyunca çok az insan tarafından kabul edilmiş görünmektedir.
Bu durum beni yeni bir soruyla karşı karşıya bırakmaktadır. Mutlak bilgi sahibi olan bir Tanrı neden toplumların büyük kısmının kabul etmeyeceği kişileri elçi olarak seçmiştir.
Nuh örneği bunun en bilinen örneklerinden biridir. Geleneksel anlatıma göre Nuh uzun yıllar boyunca toplumunu uyarmış, ancak çok az kişi ona inanmıştır. Sonunda büyük tufan gerçekleşmiş ve toplumun geri kalan kısmı yok olmuştur. Benzer durum Hud ve Salih anlatılarında da görülmektedir.
Peygamberler toplumlarını uyarmış, toplumlar onları reddetmiş ve sonuç olarak helak edilmişlerdir. Lut anlatısında da benzer bir tablo vardır. Peygamber vardır, uyarı vardır, reddediş vardır ve ardından toplu yok oluş anlatısı gelmektedir.
Burada durup düşünmek gerektiğine inanıyorum. Eğer bir öğretmen sınıfındaki öğrencilerin büyük kısmına yıllarca ders anlatıyor ve sonunda öğrencilerin tamamına yakını başarısız oluyorsa, ilk sorulardan biri öğretmenin yönteminin sorgulanması olur. Eğer bir doktor hastalarının büyük kısmını tedavi edemiyorsa, tedavi yöntemi sorgulanır. Eğer bir elçi gönderiliyor ve gönderildiği toplumların büyük bölümü onu kabul etmiyorsa, burada da bazı sorular ortaya çıkmaktadır. Sorun insanlarda mı, mesajda mı, yöntemde mi, yoksa benim henüz göremediğim başka bir noktada mı bulunmaktadır.
Bazıları burada şu cevabı verecektir. Tanrı’nın amacı insanları zorla inandırmak değildir. İnsanlara seçim hakkı vermektir. Bu nedenle insanların peygamberleri reddetmesi doğal bir durumdur.
Bu cevap belirli ölçüde anlamlı görünmektedir. Gerçekten de özgür irade kabul edildiğinde insanların inanma veya inanmama hakkı bulunmalıdır. Ancak burada yeni bir soru ortaya çıkmaktadır.
Eğer amaç insanlara özgür seçim hakkı vermekse, neden birçok anlatıda peygamberi reddeden toplumların tamamı yok edilmektedir. Özgürce verilen bir kararın ardından gelen toplu cezalandırmalar nasıl anlaşılmalıdır.
Daha da dikkat çekici olan nokta şudur. Dinî metinlerde anlatılan birçok büyük felaketin merkezinde peygamberler bulunmaktadır. Tufan anlatısı, Ad kavmi, Semud kavmi, Lut kavmi, Firavun ve benzeri örneklerde peygamber ile toplum arasındaki çatışmanın sonunda büyük yıkımlar ortaya çıkmaktadır.
Elbette burada inanan biri şöyle diyebilir. Helakin sebebi peygamber değil, insanların inkârıdır. Bu itiraz kendi içerisinde tutarlıdır. Ancak yine de şu soru ortada kalmaktadır. Mutlak bilgi sahibi olan Tanrı, insanların büyük kısmının bu çağrıyı reddedeceğini zaten bilmiyor muydu? Eğer biliyorduysa, neden sonucu baştan belli görünen bir süreç tercih edilmiştir.
Belki de burada daha temel bir soru sormak gerekir. Peygamber göndermenin amacı nedir. Eğer amaç insanları kurtarmak ise, neden anlatıların büyük kısmı kurtuluştan çok cezalandırmayla sonuçlanmaktadır.
Eğer amaç insanları ikna etmek ise, neden peygamberlerin büyük bölümü kendi toplumları tarafından reddedilmektedir. Eğer amaç insanlara gerçeği göstermek ise, neden bu gerçeğin kabul oranı çoğu zaman oldukça düşük görünmektedir.
Bir başka dikkat çekici husus da şudur. Peygamberlerin hayat hikayeleri incelendiğinde, çoğu zaman toplumlarını ikiye böldükleri görülmektedir. Bir tarafta inananlar, diğer tarafta inanmayanlar oluşmaktadır.
Aileler parçalanmakta, kabileler bölünmekte, toplum içerisinde yeni ayrımlar ortaya çıkmaktadır. Bu durum beni şu soruya götürmektedir. Eğer peygamberlik kurumu ilahi bir rehberlik sistemi ise, neden tarihsel olarak çoğu zaman birlikten çok ayrışmayla birlikte görünmektedir.
Elbette hakikatin ortaya çıkması bazı ayrışmaları beraberinde getirebilir. Ancak bu ayrışmaların boyutu ve sonuçları yine de sorgulanmaya açıktır.
Buna şöyle bir itiraz gelecektir. Hakikat insanların kabul edip etmemesine göre değerlendirilmez. İnsanların çoğunluğunun reddetmesi, mesajın yanlış olduğunu göstermez.
Bu itirazın önemli bir doğruluk payı vardır. Tarih boyunca birçok doğru fikir başlangıçta az kişi tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla bir peygamberin az takipçiye sahip olması tek başına onun yanlış olduğunu göstermez.
Benim sorguladığım nokta da bu değildir. Benim sorguladığım nokta, mutlak bilgi ve mutlak kudret sahibi bir Tanrı’nın neden bu kadar yüksek oranda reddedileceğini bildiği bir yöntemi tercih ettiğidir.
Bu soruların kesin cevaplarını henüz bilmiyorum. Ancak şunu görüyorum. Peygamberlik tarihi anlatıldığı şekliyle incelendiğinde, karşımıza sürekli olarak reddedilen peygamberler, bölünen toplumlar, gerçekleşen helakler ve bitmeyen çatışmalar çıkmaktadır.
Bu tabloyu mutlak bilgi, mutlak adalet ve mutlak merhamet sahibi bir Tanrı anlayışıyla nasıl bağdaştırmam gerektiği konusunda zihnimde hâlâ cevap bekleyen sorular bulunmaktadır.
Peygamberlik tarihini incelerken karşıma çıkan sorun yalnızca başarısızlık veya reddediliş değildir. Çok daha zor bir soru. Peygamberlerin veya onların takipçilerinin inanmayanlara karşı savaşlara katılması, inanmayanlarla mücadele etmesi ve bazı durumlarda insanları belirli inançlara çağırırken güç kılıç kullanması nasıl açıklanmalıdır. Eğer inanç kalbin ve vicdanın meselesiyse, hakikat neden bazen siyasi güç ve savaşlarla iç içe görünmektedir.
Peygamberlik ve Zorlama Problemi
Buraya kadar peygamberlik tarihinin neden bu kadar yoğun biçimde çatışmalar, reddedilişler ve cezalandırmalarla birlikte anıldığını sorguladım. Ancak bu sorgulama beni daha zor bir soruya götürmektedir.
Eğer Tanrı insanlardan özgürce inanmasını istiyorsa, inanç ile güç arasındaki ilişki nasıl açıklanmalıdır. Çünkü dinler tarihine baktığımda yalnızca tebliğ eden peygamberler değil, aynı zamanda savaşan peygamberler ve siyasi otorite kuran dinî hareketler de görüyorum.
İnanç dediğimiz şey insanın zihniyle ve vicdanıyla ilgili bir meseledir. Bir insan korktuğu için boyun eğebilir. Güçlü olanın yanında durabilir. Cezadan çekinebilir. Ancak bütün bunlar gerçek anlamda inanmak ile aynı şey değildir. İnsan bir fikre zorla bağlı hale getirilebilir ama bir fikrin doğru olduğuna zorla ikna edilemez. Bu nedenle tarih boyunca birçok düşünür gerçek inancın ancak özgür irade ile mümkün olabileceğini savunmuştur.
Tam da bu nedenle şu soru ortay çıkar. Eğer Tanrı insanların özgürce inanmasını istiyorsa, neden dinler tarihinde zaman zaman siyasi güç, savaş ve cezalandırma yöntemleri görülmektedir. Burada yalnızca İslam’dan değil, Yahudilikten ve Hristiyanlıktan da söz ediyorum. Tarih boyunca dinî kimlikler çoğu zaman siyasi kimliklerle birleşmiş, inanç mücadeleleri aynı zamanda iktidar mücadelelerine dönüşmüştür. Bu durumun ilahi plan içerisindeki yeri nedir.
Bu soruya verilen klasik cevap şu dur. Peygamberlerin yaptığı savaşlar insanları inandırmak için değil, kendilerini savunmak için yapılmıştır.
Gerçekten de birçok tarihsel olay bu şekilde yorumlanmaktadır. Bu açıklama bazı örnekler için makul görünebilir. Ancak yine de cevap bekleyen sorular bulunmaktadır. Çünkü savunma amacıyla başlayan birçok mücadele zamanla siyasi egemenlik mücadelelerine dönüşmüş, dinî topluluklar güç kazandıkça farklı hukuk sistemleri ve farklı yaptırımlar ortaya çıkmıştır. Bu süreçlerin tamamı yalnızca savunma kavramı ile açıklanabilir mi.
Daha da önemlisi, kutsal metinlerde inanmayanların cezalandırılmasına ilişkin çok sayıda anlatı bulunmaktadır. Kimi zaman bu ceza doğrudan Tanrı tarafından verilmektedir. Kimi zaman da tarihsel süreç içerisinde inanan topluluklar tarafından uygulanmaktadır.
Burada ister istemez şu soru doğar. Eğer Tanrı mutlak merhamet sahibi ise, insanları ikna etmek yerine cezalandırmayı merkeze alan yöntemler neden bu kadar sık karşımıza çıkmaktadır. Eğer amaç insanları hakikate ulaştırmak ise, korku ne ölçüde meşru bir araçtır.
Buna gelecek itiraz şöyle olacaktır. Devletlerin de kanunları vardır. Kanunların da cezaları vardır. Ceza bulunmayan yerde düzen kurulamaz. Bu itirazın yerinde bir itirazdır. Gerçekten de toplumsal düzen belirli yaptırımları gerektirebilir.
Ancak burada söz konusu olan şey yalnızca toplumsal düzen değildir. Burada insanın Tanrı ile kurduğu ilişki bulunmaktadır. Bir insanın kalbinde oluşacak inanç ile devletin uyguladığı hukuk aynı şey değildir. Bu nedenle ikisi arasındaki sınırın nerede başladığı ve nerede bittiği sorusu önem kazanmaktadır.
Bir başka husus. Dinî metinlerde sık sık hakikatin apaçık olduğu ifade edilmektedir. Eğer hakikat gerçekten apaçık ise, insanların onu kabul etmesi için neden bu kadar yoğun mücadelelere ihtiyaç duyulmuştur. Eğer hakikat yeterince açık değilse, insanların reddetmesi neden bu kadar ağır sonuçlara bağlanmıştır. Bu iki ihtimal arasında da cevap bekleyen sorular bulunmaktadır.
Belki de burada daha temel bir soru sormak gerekir. Mutlak bilgi sahibi olan bir Tanrı insanların hangi şartlarda ikna olacağını da bilmektedir. Mutlak kudret sahibi olan bir Tanrı insanların anlayabileceği yolları da yaratabilecek güçtedir.
O halde neden insanlık tarihi boyunca inanç ile güç, vahiy ile savaş, tebliğ ile mücadele bu kadar sık iç içe görünmektedir. Bunun ilahi hikmet içerisindeki yeri nedir. Bu soruya verilecek cevap yalnızca din anlayışımızı değil, Tanrı anlayışımızı da doğrudan etkilemektedir.
Burada benim dikkat çekmek istediğim başka bir nokta daha var. İbrahimi geleneklerde anlatılan birçok helak kıssasında, toplumların yok oluşu peygamberlerin reddedilmesine bağlanmaktadır.
Nuh’un kavmi, Ad kavmi, Semud kavmi ve Lut kavmi buna örnek olarak gösterilmektedir. Dikkat çekici olan şey şudur. Bu anlatılarda toplumların başında bir peygamber bulunmaktadır. Yani Tanrı insanlarla iletişim kurmuş, onlara bir elçi göndermiş ve ardından insanlar o elçiyi kabul etmedikleri için cezalandırılmıştır.
Bu durumda şu soru ortaya çıkar. Mutlak bilgi sahibi olan Tanrı, insanların önemli bir kısmının ikna olmayacağını biliyorsa neden baştan bu sonucu doğuracak bir yöntem tercih etmiştir.
Daha da önemlisi, eğer peygamberlerin amacı insanları kurtarmak ise neden peygamberlik tarihi çoğu zaman huzur ve uzlaşmadan çok çatışma ve ayrışma ile birlikte görünmektedir.
Elbette hakikatin ortaya çıkması bazı çatışmaları beraberinde getirebilir. Ancak mutlak bilgi sahibi bir Tanrı’nın seçeceği yöntemin insanların önemli bir kısmını kuşkuya düşürmesi, reddedilmesi ve sonunda büyük yıkımlara yol açması üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Şimdiye kadar herhangi bir sonuca ulaşmaya çalışmadım. Sadece şu noktaya dikkat çekmek istedim. İnanç özgür iradeye dayanıyorsa, zorlama ile inanç arasındaki ilişki açıklanmaya muhtaçtır.
Hakikat gerçekten apaçık ise, onu kabul etmeyenlerin neden bu kadar yoğun biçimde cezalandırıldığı açıklanmaya muhtaçtır.
Ve mutlak merhamet sahibi bir Tanrı tasavvuru kabul ediliyorsa, dinler tarihindeki savaşların, çatışmaların ve toplu cezalandırmaların bu tasavvurla nasıl uyumlu olduğu açıklanmaya muhtaçtır.
Ancak bütün bu soruların ötesinde soru soruyu doğurmakta ve daha temel bir soru doğmakta. Belki de asıl mesele peygamberlerin nasıl gönderildiği değildir. Belki asıl mesele, neden gönderilmek zorunda olduklarıdır.
Eğer Tanrı insanlardan kendisini bilmesini, tanımasını ve kendisine yönelmesini istiyorsa, neden bugün sessiz görünmektedir. Neden geçmişte peygamberlerle konuştuğu söylenen Tanrı, bugün milyarlarca insanın yaşadığı dünyada aynı açıklıkta konuşmamaktadır.
Tanrı’nın Sessizliği Problemi
Buraya kadar yaptığımız sorgulamalar boyunca hep geçmişte yaşadığı söylenen peygamberlerden ve vahiylerden söz ettik. Ancak şimdi kendime çok daha basit bir soru soruyorum.
Eğer Tanrı geçmişte insanlarla konuşmuşsa, bugün neden konuşmuyor. Eğer Tanrı Musa ile iletişim kurmuşsa, bugün neden milyarlarca insan aynı açıklıkta bir iletişim kuramamaktadır. Eğer Tanrı geçmişte insanlara kendisini duyurmak istemişse, bugün neden sessiz görünmektedir.
Dinlerin anlattığı tarihe baktığımda Tanrı’nın insanlık tarihine doğrudan müdahale ettiği anlatılmaktadır. Peygamberler seçilmiş, vahiyler gönderilmiş, mucizeler gösterilmiş, toplumlar uyarılmıştır. Ancak günümüzde yaşayan insanın deneyimi oldukça farklı görünmektedir. Bugün insanlar kutsal metinleri okumakta, geçmişte yaşandığı söylenen olaylara inanmaya çalışmakta ve binlerce yıl önce yaşamış insanların tanıklıklarına güvenmektedir. Fakat aynı insanlar çoğu zaman doğrudan bir ilahi iletişim deneyimi yaşamamaktadır.
Dinlerin anlattığı tarih ile günümüzdeki insanın yaşadığı tecrübe arasında büyük bir fark vardır. Geçmişte Tanrı’nın konuştuğu, vahiy gönderdiği ve peygamberlerle iletişim kurduğu anlatılmaktadır.
Ancak bugün yaşayan insan için durum farklıdır. Bugün hiçbir insan Musa gibi Tur Dağı’nda bir vahiy deneyimi yaşamamaktadır. Hiçbir insan İbrahim gibi doğrudan bir hitaba muhatap olduğunu kesin olarak gösterememektedir. İnsanlar geçmişte yaşandığı söylenen olaylara inanmakta, fakat aynı olayları kendi hayatlarında tecrübe etmemektedir.
Bu soruya verilen klasik cevap şudur. Vahiy dönemi sona ermiştir. Son peygamber gönderilmiş ve mesaj tamamlanmıştır. Bu cevap özellikle İslam açısından kendi içerisinde tutarlı görünür.
Ancak burada yeni bir soru ortaya çıkar. Eğer insanlığın en çok bilgiye, en çok rehberliğe ve en çok açıklamaya ihtiyaç duyduğu çağlardan birinde yaşıyorsak, neden ilahi iletişim sona ermiştir. Neden geçmiş toplumlar peygamberlerle karşılaşırken, günümüz insanı yalnızca tarihsel anlatılarla karşılaşmaktadır.
Bir başka cevap ise Tanrı’nın zaten sessiz olmadığıdır. Tanrı doğada konuşmaktadır, vicdanda konuşmaktadır, akılda konuşmaktadır denilmektedir. Bu düşünce belirli ölçüde anlamlıdır.
Gerçekten de birçok insan evrenin düzeninde, doğanın işleyişinde veya vicdanının derinliklerinde ilahi bir işaret gördüğünü söylemektedir.
Ancak burada da yeni bir sorun ortaya çıkmaktadır. Çünkü insanlar doğaya baktıklarında farklı sonuçlara ulaşmaktadır. Aynı evrene bakan bir insan yaratıcıyı görürken, başka bir insan yalnızca doğal süreçleri görmektedir. Aynı vicdana başvuran insanlar birbirinden farklı sonuçlara ulaşabilmektedir.
Eğer Tanrı gerçekten insanların kendisini tanımasını istiyorsa, neden bu kadar büyük bir epistemik mesafe bulunmaktadır. Neden insanlar inanmak ile inanmamak arasında sürekli bir belirsizlik içerisinde yaşamaktadır. Neden hakikati arayan samimi insanlar bile birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşabilmektedir. Eğer Tanrı’nın amacı kendisini duyurmak ise, sessizlik neden yöntemin bir parçası haline gelmiştir.
Bunu imtihan kavramı ile açıklamaya çalışılır. Denilir ki Tanrı kendisini açıkça göstermemektedir çünkü amaç insanları sınamaktır. Eğer Tanrı bütün açıklığıyla görünseydi, insanlar mecburen inanırdı. Bu cevap ilk bakışta mantıklı dır.
Ancak burada şu soru ortaya çıkar. Bir insanın sınanabilmesi için önce neyin sınandığını bilmesi gerekmez mi. Eğer insanların önemli bir kısmı Tanrı’nın varlığı konusunda bile ciddi kuşkular taşıyorsa, sınavın şartları tam olarak nedir.
Daha da dikkat çekici olan şey şudur. Günlük hayatta önemli kararlar verirken güçlü deliller aramaktayız. Bir doktor teşhis koyarken delil ister. Bir hâkim karar verirken delil ister. Bir bilim insanı sonuç çıkarırken delil ister.
Fakat konu Tanrı olduğunda birçok insan delilin yerini imanın aldığını söylemektedir. Bu durum beni şu soruya götürmektedir. İnsan hayatındaki en önemli meselelerden biri için neden en açık deliller değil de en büyük belirsizlikler bulunmaktadır.
Burada sıkça verilen başka bir cevap da özgür iradedir. Eğer Tanrı kendisini açık biçimde gösterseydi insanlar inanmak zorunda kalırdı denilmektedir. Ancak bu cevap beni tam olarak ikna etmemektedir.
Çünkü bir şeyin varlığını bilmek ile ona yönelmek aynı şey değildir. İnsanlar ölümün varlığını bilmektedir ama ölümü istememektedir. İnsanlar yasaların varlığını bilmektedir ama yine de onları ihlal edebilmektedir. Bilmek ile itaat etmek arasında hâlâ özgür bir alan bulunmaktadır.
Eğer Tanrı gerçekten mutlak merhamet sahibi ise, kendisini samimiyetle arayan insanların büyük bir kısmının belirsizlik içerisinde kalmasına neden izin vermektedir. Eğer mutlak adil ise, insanların farklı derecelerde bilgiye sahip olması nasıl açıklanacaktır. Eğer mutlak kudret sahibi ise, kendisini arayan insanların anlayabileceği daha açık yollar neden bulunmaz.
Belki sorun Tanrı’nın sessizliği değildir. Belki sorun insanın sınırlılığıdır. Belki insan aklı sonsuz olanı tam olarak kavrayamamaktadır. Bu ihtimali dışlamıyorum. Ancak yine de şu soru ortada durmaktadır. İnsanları yaratan da aynı Tanrı ise, onların sınırlılıklarını en iyi bilen de odur. O halde bu sınırlılıklarla hakikate ulaşma arasındaki ilişki nasıl kurulmuştur.
Bu sorunun kesin cevabını bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum. İnsanlık tarihinin en büyük tartışmalarından biri Tanrı’nın var olup olmadığı değil, neden bu kadar sessiz göründüğüdür.
Çünkü bazen insanı inançtan uzaklaştıran şey kötülük değildir, cehennem değildir, hatta dinler arasındaki çatışmalar da değildir. Bazen insanı en çok zorlayan şey, kendisini aradığına inandığı Tanrı’nın neden bulunması bu kadar zor görünen bir varlık olduğudur.
Eğer Tanrı geçmişte gerçekten konuşmuşsa, bunu nasıl bileceğiz. Musa’nın, İsa’nın veya başka peygamberlerin gerçekten Tanrı tarafından gönderildiğini nasıl anlayacağız. Dinlerin verdiği cevap genellikle aynıdır. Tanrı elçilerini mucizelerle desteklemiştir. O halde şimdi mucize kavramına daha yakından bakalım.
Mucize Problemi
Dinlerin peygamberlik iddialarını desteklemek için başvurdukları en önemli kavramlardan biri mucizedir. Çünkü bir insanın gerçekten Tanrı tarafından gönderildiğini iddia etmesi tek başına yeterli değildir. Tarih boyunca binlerce insan kendisinin seçilmiş olduğunu, ilahi bilgi aldığını veya özel bir göreve sahip olduğunu ileri sürmüştür.
Bu nedenle peygamberlik iddiasının doğrulanması için sıradan insanların yapamayacağı olağanüstü olayların gerçekleştiği anlatılmıştır. İşte mucize kavramı tam bu noktada ortaya çıkmaktadır.
İbrahimi dinlerde peygamberlerin çoğu mucizelerle birlikte anlatılmaktadır. Musa’nın denizi yarması, İsa’nın hastaları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi, İbrahim’in ateşte yanmaması ve diğer olağanüstü olaylar bunun örnekleridir.
Bu anlatılara göre Tanrı peygamberlerini desteklemek ve onların gerçekten kendisi tarafından gönderildiğini göstermek için olağanüstü olaylar meydana getirmiştir.
İlk bakışta bu durum mantıklı görünmektedir. Eğer Tanrı insanlara bir elçi gönderiyorsa, o elçinin gerçekten Tanrı tarafından gönderildiğini gösterecek işaretler vermesi anlaşılabilir bir durumdur.
Ancak burada başka bir soru ortaya çıkıyor. Eğer mucizeler gerçekten gerçekleşmişse, neden onları yalnızca belirli insanlar görmüştür. Neden bugün yaşayan milyarlarca insan bu olaylara doğrudan tanıklık edememektedir.
Bugün yaşayan bir insan Musa’nın denizi yardığını görmemiştir. İsa’nın hastaları iyileştirdiğine tanıklık etmemiştir. Nuh’un tufanını yaşamamıştır. İnsanların büyük çoğunluğu bu olayları yalnızca kendilerine aktarılan anlatılar üzerinden bilmektedir.
Bu durumda şu soruyu sormak gerekmez mi. Mucizeler gerçekten peygamberleri doğrulamak için gönderilmişse, neden yalnızca onları gören nesiller avantajlı görünmektedir.
Bu soruya gelecek itiraz şöyledir. Mucizeler zaten o dönemde yaşayan insanlar içindi. Sonraki nesiller ise güvenilir aktarımlar üzerinden bilgi sahibi olmaktadır. Bu cevap belirli ölçüde anlaşılabilir görünmektedir.
Ancak burada yeni bir problem ortaya çıkmaktadır. Çünkü farklı dinler de kendi mucizelerini anlatmaktadır. Hristiyanlık kendi mucizelerini anlatmaktadır. Hindu gelenekleri kendi mucizelerinden söz etmektedir. Budist geleneklerde de olağanüstü olay anlatıları bulunmaktadır. Bu durumda hangi mucizenin doğru olduğunu nasıl belirleyeceğiz.
Daha da önemlisi, mucize kavramının kendisi belirli bir çelişki doğurmaktadır. Eğer amaç insanları ikna etmek ise, neden mucizeler evrensel değildir. Neden her çağda ve her toplumda aynı açıklıkla ortaya çıkmamaktadır. Neden insanlar binlerce yıl önce yaşadığı söylenen olaylara inanmak zorunda bırakılmaktadır. Mutlak kudret sahibi bir Tanrı için her nesle aynı açıklıkta işaretler göstermek imkânsız değildir.
Bu soruya verilen klasik cevap. Eğer mucizeler sürekli gerçekleşseydi, iman ortadan kalkardı. İnsanlar mecburen inanırdı denilmektedir. Bu cevap makul gelebilir.
Ancak yeni bir soru ortaya çıkıyor. Dinlerin kendi anlatımlarına göre bile mucize görmek her zaman inanç doğurmamaktadır. Musa’nın kavmi mucizeler gördüğü halde isyan etmektedir. İsa’nın mucizelerine tanıklık eden insanların tamamı ona inanmamaktadır. Demek ki mucize görmek ile inanmak aynı şey değildir. O halde neden günümüz insanı bu imkândan mahrum bırakılmıştır.
Başka bir konu başka bir soru. Bir olay ne kadar olağanüstü ise, onun doğrulanması için de o kadar güçlü delillere ihtiyaç vardır. Eğer bir insan bana bugün sıradan bir olay anlatsa ona inanabilirim. Ancak biri bana denizin ikiye ayrıldığını veya bir ölünün dirildiğini söylese çok daha güçlü kanıtlar ararım. Bu nedenle mucizeler peygamberliği doğrulamak için anlatılırken, aynı zamanda doğrulanması en zor olaylar haline de gelmektedir.
Bazıları burada mucizelerin zaten tarihsel kanıtlarla değil, güvenilir rivayetlerle bilinebileceğini söylemektedir. Ancak burada da başka bir sorun ortaya çıkıyor. Çünkü farklı dinlerin mensupları da kendi rivayetlerini güvenilir kabul etmektedir.
Eğer herkes kendi geleneğinin aktardığı mucizeleri doğru kabul ediyorsa, dışarıdan bakan bir insan hangi ölçüte göre karar verecektir. Bu durumda mucizeler hakikati kanıtlamaktan çok, zaten inanılmış olan bir sistemin içerisinde anlam kazanmaya başlamaktadır.
Belki mucizeler gerçekten yaşanmıştır. Belki de anlatılanlardan farklı şekilde gerçekleşmiştir. Belki bazıları tarihsel gerçeklik taşırken bazıları sembolik anlatımlardır. Bu konuda kesin bir sonuca ulaşmış değilim.
Ancak şu soruyu sormadan da geçemiyorum. Eğer Tanrı insanları ikna etmek için mucize gönderiyorsa, neden bu mucizeler tarihin derinliklerinde kalmış görünmektedir. Ve eğer bugün yaşayan insanların da aynı derecede ikna olmaları isteniyorsa, neden aynı açıklıkta işaretler görmemektedirler.
Bu soru beni başka bir probleme götürmektedir. Çünkü dinlerin anlattığı sistem yalnızca peygamberlik ve mucize meselesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda insanın yaratılış amacıyla da ilgilidir.
Eğer Tanrı insanlardan kendisini tanımasını ve ona yönelmesini istiyorsa, neden insanı en baştan bu bilgiyle yaratmamıştır. Mutlak kudret sahibi bir Tanrı neden dolaylı yollar seçmiş, neden peygamberler, mucizeler ve uzun tarihsel süreçler kullanmıştır.
Tanrı İnsanları Başka Türlü Yaratamaz mıydı
Buraya kadar yaptığım sorgulamalar boyunca hep peygamberlik kurumunu, vahyi ve dinlerin anlattığı sistemi inceledim. Ancak şimdi bir adım daha geriye gitmek istiyorum. Çünkü bazen bir sistemin sonuçlarını tartışmak yerine, o sistemin neden kurulduğunu sormak daha temel sorulara ulaşmamızı sağlar. Belki de asıl soru peygamberlerin kim olduğu veya hangi mesajı getirdiği değildir. Belki asıl soru, neden peygamberlere ihtiyaç duyulduğudur.
İbrahimi dinlere göre Tanrı insanı yaratmış, sonra peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, emirler ve yasaklar koymuş, insanları uyarmış ve sonunda onları yaptıklarından dolayı yargılayacağını bildirmiştir. Bu anlatı kendi içerisinde belirli bir mantığa sahip ve gayet anlaşılır ve makul görünmekte. Ancak burada yeni sorular doğmakta. Sürekli her açıklama yeni bir soruya kapı aralamakta.
Eğer bütün bu süreçlerin amacı insanın Tanrı’yı tanıması ise, neden insan başlangıçtan itibaren bu bilgiyle yaratılmamıştır.
Mutlak kudret sahibi bir Tanrı için böyle bir şey imkânsız değildir. İnsan doğduğu anda annesini tanıyabilmektedir. Acıktığında açlığını hissedebilmektedir. Susadığında susuzluğunu fark edebilmektedir. Bunlar insanın yaratılışına yerleştirilmiş özelliklerdir. Eğer Tanrı’nın amacı insanların kendisini bilmesi ise, bu bilgi de insanın yaratılışına aynı açıklıkta yerleştirilemez miydi. İnsan neden hayatı boyunca şüphe, tereddüt, inanç, inkâr ve arayış arasında gidip gelen bir varlık olarak yaratılmıştır.
Denilir ki insan Tanrı’yı zorunlu olarak bilseydi özgürlük ortadan kalkardı. İnsan inanmayı seçemezdi. Bu cevap ikna edici gelebilir. Ancak biraz daha yakından bakıldığında yeni sorular ortaya çıkmaktadır. İnsan zaten birçok konuda seçim yapmadan yaratılmaktadır. Hangi ailede doğacağını seçmez. Hangi bedene sahip olacağını seçmez. Hangi dönemde yaşayacağını seçmez.
Eğer özgür irade her şeyden önemliyse, neden insan hayatının en belirleyici şartları özgür iradenin dışında bırakılmıştır.
Daha da ilginç olan. Eğer Tanrı insanların kendisini özgürce bulmasını istiyorsa, neden insanların büyük kısmı hayatı boyunca farklı dinlerin, farklı kültürlerin ve farklı geleneklerin etkisi altında kalmaktadır.
Bir çocuk Müslüman bir ailede doğduğunda İslam’a yönelmektedir. Bir çocuk Hindu bir ailede doğduğunda Hinduizm’e yönelmektedir. Bir çocuk Hristiyan bir ailede doğduğunda Hristiyanlığa yönelmektedir. Bu durum bize insanın inanç dünyasının büyük ölçüde doğduğu şartlar tarafından şekillendirildiğini göstermektedir.
O halde özgür seçim tam olarak hangi noktada başlamaktadır.
Bazıları şöyle diyebilir. Tanrı insanları doğrudan inanan varlıklar olarak yaratabilirdi ama o zaman imtihanın anlamı kalmazdı. Peki İmtihan neden gereklidir. Mutlak bilgi sahibi olan bir Tanrı zaten sonucu bilmektedir. Kimin ne yapacağını, hangi tercihi yapacağını ve hayatını nasıl yaşayacağını baştan bilmektedir.
Eğer sonuç zaten biliniyorsa, bu kadar uzun ve karmaşık bir sürecin amacı nedir. Bu soru tarih boyunca birçok düşünürü meşgul etmiştir.
Bir başka açıklama ise Tanrı’nın kulluk istemesidir. İnsanların Tanrı’yı tanıması, sevmesi ve ona yönelmesi amaçlanmaktadır. Ancak eğer amaç kulluk ise, neden insan buna direnebilecek şekilde yaratılmıştır.
Eğer amaç Tanrı’yı tanımak ise, neden insanların büyük kısmı farklı tanrı anlayışlarıyla veya farklı dinlerle yaşamaktadır. Eğer amaç insanın doğruyu bulması ise, neden doğruya ulaşma şartları insanlar arasında bu kadar farklıdır.
Ben burada Tanrı’nın bunu yapamayacağını söylemiyorum. Tam tersine, mutlak kudret sahibi bir Tanrı’nın her şeyi yapabileceğini kabul ediyorum. Tam da bu yüzden şu soruyu soruyorum.
Sonsuz kudret sahibi bir varlık neden en dolaylı yolu seçmiştir. Neden peygamberler göndermiştir. Neden kitaplar indirmiştir. Neden farklı diller kullanmıştır. Neden insanlar arasında binlerce yıl süren tartışmaların ortaya çıkmasına izin vermiştir. Neden insanı önce arayan, sonra şüphe eden, sonra inanan veya inkâr eden bir varlık olarak yaratmıştır.
Eğer Tanrı’nın amacı insanların kendisine kulluk etmesi ise, insanı doğrudan bu eğilimle yaratabilirdi. İnsan nasıl açlığa, susuzluğa veya yaşama içgüdüsüne sahipse, aynı şekilde güçlü ve tartışılmaz bir kulluk içgüdüsüyle de yaratılabilirdi.
Böyle bir durumda peygamberlere, kutsal kitaplara, uzun tebliğ süreçlerine ve sayısız dinî tartışmaya ihtiyaç kalmayabilirdi. O halde neden daha karmaşık ve daha fazla belirsizlik içeren bir yol tercih edilmiştir.
Belki bütün bunların arkasında benim henüz kavrayamadığım bir hikmet vardır. Belki de insanın özgürlüğü, arayışı ve sorgulaması bu planın ayrılmaz bir parçasıdır.
Ancak yine de şu soru ortada durmaktadır. Eğer Tanrı’nın amacı insanların kendisini tanıması ve ona yönelmesi ise, neden bunu doğrudan değil de dolaylı yollarla gerçekleştirmeyi tercih etmiştir.
Bu soru yalnızca peygamberlik kurumunu değil, bütün dinî sistemi anlamaya çalışırken karşıma çıkan en temel sorulardan biri olarak durmaktadır.
Buraya kadar yaptığım sorgulamalar beni başka bir sonuca daha yaklaştırmaktadır. İnsanların inançları yalnızca kendi seçimlerinin sonucu değildir. İnsanlar farklı başlangıç noktalarından hayata başlamaktadır. Kimileri vahyin merkezinde doğmakta, kimileri vahiyden habersiz yaşamaktadır. Kimileri belirli bir dinin içerisinde büyümekte, kimileri bambaşka bir dünyanın içerisinde yetişmektedir.
İlahi adalet, ile bu farklı başlangıçların nasıl değerlendirildiği sorusu hala cevapsızdır. İlahi adalet ile nasıl bağdaştırabiliriz bu durumu.
İlahi Adalet ve Eşitsiz Başlangıçlar Problemi
Şimdiye kadar soru cevap şeklinde ilerlerlerken sürekli olarak mutlak adalet kavramından söz ettim. Çünkü Tanrı’yı tanımlarken ona yüklenen en temel sıfatlardan biri budur. Tanrı mutlak adildir. Hiç kimseye haksızlık etmez. Hiç kimsenin hakkını yemez. Hiç kimseyi hak etmediği bir sonuca mahkûm etmez. Tanrı inancı bunu gerektirir, o zaman insan hayatına da bu gözle bakmak zorundayım. İşte tam bu noktada karşıma çıkan en büyük sorulardan biri eşitsiz başlangıçlar problemidir.
İnsanlar dünyaya eşit şartlarda gelmemektedir. Bu yalnızca ekonomik bir eşitsizlik değildir. Aynı zamanda bilgi, kültür, eğitim, sağlık, aile yapısı ve inanç dünyası açısından da geçerlidir.
Bir insan doğduğu anda sevgi dolu bir aileye sahip olurken, başka bir insan savaşın ortasında dünyaya gelebilmektedir. Bir insan iyi bir eğitim alırken, başka bir insan hayatı boyunca okuma yazma öğrenemeden yaşamaktadır. Bir insan dünyanın en gelişmiş şehirlerinden birinde doğarken, başka bir insan dış dünyayla neredeyse hiç bağlantısı olmayan bir bölgede büyümektedir.
Bu durum din meselesinde daha da belirgin hale gelmektedir. Bir çocuk doğduğu anda hangi dine mensup olacağını belirlemiş gibidir. Türkiye’de doğan bir çocuğun Müslüman olma ihtimali yüksektir. Hindistan’da doğan bir çocuğun Hindu olma ihtimali yüksektir. Latin Amerika’da doğan bir çocuğun Hristiyan olma ihtimali yüksektir.
Bu insanların hiçbiri doğacakları aileyi seçmemiştir. Hiçbiri hangi dinin içerisinde büyüyeceğine karar vermemiştir. Buna rağmen hayatlarının en önemli inanç tercihleri çoğu zaman bu başlangıç şartlarının içerisinde şekillenmektedir.
Dini söylem insanın akıl sahibi olduğunu ve sonradan araştırarak doğruyu bulabileceğini söylemektedir. Bu açıklama ikna edici olabilir. Gerçekten de insanlar inançlarını değiştirebilir, araştırabilir ve farklı sonuçlara ulaşabilir.
Ancak burada şu soru kaçınılmazdır. Her insan aynı araştırma imkanlarına sahip değildir. Her insan aynı eğitim seviyesine sahip değildir. Her insan aynı kaynaklara ulaşamamaktadır. Dolayısıyla teorik olarak mümkün olan şey, pratik olarak herkes için eşit derecede mümkün değildir.
Daha da önemlisi, insanların yalnızca bilgi imkanları değil zihinsel ve psikolojik imkanları da eşit değildir. Bazı insanlar eleştirel düşünmeye teşvik edilen ortamlarda büyürken, bazı insanlar soru sormanın yasaklandığı ortamlarda büyümektedir. Bazı insanlar farklı fikirlerle tanışma fırsatı bulurken, bazı insanlar hayatları boyunca tek bir düşünce dünyasının içerisinde yaşamaktadır.
Eğer insanlardan aynı sonuca ulaşmaları bekleniyorsa, bu farklılıkların nasıl değerlendirileceği önemli bir mesele hatta imansıza yakın bir durum değilmidir.
Dini söylem Tanrı herkesi kendi şartlarına göre yargılayacaktır.
Bu cevap ikna edici görünür. Çünkü eşitsizlik problemini önemli ölçüde hafifletmektedir. Eğer gerçekten herkes sahip olduğu imkanlara göre değerlendirilecekse, o zaman doğuştan gelen farklılıklar adalet açısından daha anlaşılabilir hale gelebilir.
Ancak burada da yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer insanlar zaten kendi şartlarına göre değerlendirilecekse, dinlerin kurtuluş ve hidayet anlatılarının kapsamı tam olarak nasıl anlaşılmalıdır. Dinlerin varlığı anlamını yitirmektedir. O zaman dine ne gerek vardı peygambere ne gerek vardı sonucu doğar.
Çünkü tarih boyunca birçok din belirli inançları kurtuluşun şartı olarak sunmuştur. Eğer kurtuluş belirli inançlara bağlıysa, insanların o inançlara ulaşma imkanları arasındaki eşitsizlik ciddi bir problem oluşturmaktadır.
Eğer kurtuluş insanların samimiyetine ve imkanlarına göre değerlendiriliyorsa, o zaman belirli inanç sistemlerinin zorunluluğu yeniden tartışılmaya açılmaktadır. Görüldüğü gibi bir problemi çözmeye çalışırken başka sorular ortaya çıkmaktadır.
Başka bir soru ve sorun. İnsanların yalnızca dış şartları değil, iç dünyaları da eşit değildir. Bir insan güçlü bir hafızaya sahip olabilir. Başka bir insan zihinsel engellerle doğabilir. Bir insan son derece analitik düşünebilir. Başka bir insan aynı kapasiteye sahip olmayabilir.
Eğer insanın sorumluluğu sahip olduğu imkanlarla ilişkiliyse, bu farklılıkların da hesaba katılması gerekir. Aksi halde mutlak adalet kavramını anlamlandırmak zorlaşmaktadır.
Burada şu soru giderek daha önemli hale gelmektedir. Eğer Tanrı mutlak adil ise, insanları değerlendirirken yalnızca sonuçlara mı bakacaktır, yoksa o sonuçlara ulaşırken sahip oldukları bütün şartları da dikkate alacak mıdır. Bana göre mutlak adalet kavramı ikinci ihtimali gerektirmektedir. Çünkü aynı sonucu üretmeyen insanların başlangıç noktaları da aynı değildir.
Belki de insanlığın büyük kısmı adalet kavramını tam olarak bu nedenle önemsemektedir. Çünkü insanlar içgüdüsel olarak aynı şartlara sahip olmayan insanların aynı şekilde yargılanmasının problemli olduğunu hissetmektedir. Eğer bu duygu insanın içerisinde varsa ve Tanrı mutlak adalet sahibi ise, ilahi adaletin de insanın düşündüğünden çok daha kapsamlı olması beklenir.
Fakat burada yeni ve daha zor bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer insanlar farklı şartlarda doğuyor, farklı imkanlarla yaşıyor ve sınırlı bilgiye sahip bulunuyorsa, sonsuz ödül ve sonsuz ceza fikri nasıl anlaşılmalıdır. Özellikle de sonsuz cehennem düşüncesi, mutlak adalet ve mutlak merhamet kavramlarıyla nasıl bağdaştırılacaktır.
Cehennem Problemi
Şimdiye kadar sürekli olarak mutlak adalet ve mutlak merhamet kavramlarından söz ettim. Çünkü Tanrı’yı tanımlarken ona yüklenen en temel sıfatlardan ikisi bunlardır. Tanrı mutlak adildir. Tanrı mutlak merhametlidir. Bu iki sıfat yalnızca teorik kavramlar değildir. Dinlerin anlattığı bütün sistemin temelinde yer almaktadır.
Ancak tam da bu noktada başka sorulardan biri ortaya çıkmaktadır. Sonsuz cehennem fikri gerçekten mutlak adalet ve mutlak merhamet ile uyumlu mudur.
İbrahimi dinlerin önemli bir bölümünde cehennem yalnızca geçici bir ceza olarak anlatılmaz. Özellikle bazı yorumlara göre belirli insanlar sonsuza kadar cehennemde kalacaktır.
Burada dikkatimi çeken ilk şey cezanın süresi ile suçun süresi arasındaki ilişkidir. İnsan sınırlı bir ömür yaşamaktadır. Yetmiş yıl, seksen yıl, yüz yıl veya biraz daha fazla. İnsan ne yaparsa yapsın sonlu bir hayat yaşamaktadır. Buna karşılık cehennem sonsuz olarak tasvir edilmektedir. Sonlu bir hayatın sonucunda sonsuz bir cezanın ortaya çıkması adalet açısından değerlendirilmeye muhtaç görünmektedir.
Buna verilen cevap. Suçun büyüklüğü süreyle değil, kime karşı işlendiğiyle ilgilidir. Sonsuz büyüklükteki Tanrı’ya karşı işlenen suçun karşılığı da sonsuz olabilir denilmektedir.
Ancak burada yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer Tanrı mutlak merhamet sahibi ise, sonsuz cezalandırma neden gerekmektedir. Çünkü merhametin en temel özelliklerinden biri affetme imkanını içinde barındırmasıdır.
Bir başka açıklama da şudur. Cehennem bir ceza değil, insanın kendi tercihinin sonucudur. İnsan Tanrı’dan uzaklaşmayı seçmiştir ve cehennem bu tercihin doğal sonucudur denilmektedir.
Bu açıklama ilk bakışta oldukça güçlü görünmektedir. Çünkü sorumluluğu doğrudan insanın tercihine bağlamaktadır.
Ancak burada da şu soru ortaya çıkmaktadır. İnsanların tercihleri gerçekten ne kadar özgürdür. Daha önce gördüğümüz gibi insanlar farklı kültürlerde, farklı dinlerde ve farklı bilgi imkanlarıyla dünyaya gelmektedir. O halde herkesin aynı ölçüde sorumlu olduğu nasıl söylenebilir.
Daha da önemlisi, insanların büyük çoğunluğu kötülük yapmak amacıyla inanmamaktadır. Bir Hindu Hindu olduğu için cehenneme gidecekse, o kişi çoğu zaman doğduğu kültürün içerisinde yaşamaktadır. Bir Hristiyan Hristiyan olduğu için cezalandırılacaksa, o kişi de çoğu zaman çocukluğundan itibaren bu dünyanın içerisinde büyümüştür. Bu durumda ceza yalnızca tercihin sonucu mudur, yoksa doğuştan gelen şartların da bunda payı var mıdır. Bu soru ilahi adalet açısından oldukça önemlidir.
Bazıları burada Tanrı’nın herkesi kendi imkanlarına göre yargılayacağını söylemektedir. Eğer durum gerçekten buysa, bu açıklama birçok problemi hafifletmektedir. Ancak bu durumda da başka bir soru ortaya çıkmaktadır.
Eğer insanlar zaten kendi şartlarına göre değerlendirilecekse, sonsuz cehennem fikrinin kapsamı ne kadar geniş kalmaktadır. Tarih boyunca yaşamış milyarlarca insanın büyük bölümü farklı dinlerin içerisinde doğmuşken, onların durumu nasıl açıklanacaktır.
Bir anne veya baba, çocuğu ne kadar büyük hata yaparsa yapsın onun sonsuza kadar acı çekmesini istemez. İnsan merhameti bile böyleyken, mutlak merhamet sahibi olduğu söylenen bir Tanrı’nın sonsuz azabı nasıl anlamalıyız.
Elbette insan merhameti ile Tanrı’nın merhameti aynı şey değildir. Ancak merhamet kavramını tamamen tersine çevirdiğimizde de kavramın anlamı ortadan kalkmaya başlamaktadır.
Burada sıkça duyduğum başka bir cevap da ilahi hikmettir. İnsan aklı her şeyi kavrayamaz denilmektedir. Bu itiraz belirli ölçüde doğrudur. İnsan aklı sınırlıdır. Ancak aynı zamanda Tanrı’nın adil ve merhametli olduğunu da yine insan aklıyla anlamaya çalışıyoruz.
Eğer adalet ve merhamet kavramları tamamen anlaşılmaz hale gelirse, Tanrı’nın adil veya merhametli olduğunu söylemenin de anlamı zayıflamaktadır.
Bazıları burada cehennemin sonsuz olmayabileceğini de ileri sürmektedir. Tarih boyunca bazı ilahiyatçılar ve düşünürler cezanın bir noktada sona erebileceğini, bazıları ise cehennemin arındırıcı bir süreç olduğunu savunmuştur.
Bu görüşler çoğunluk tarafından kabul edilmiş olmasa da, tartışmanın yalnızca tek bir yorumdan ibaret olmadığını göstermektedir. Bu durum da aslında sorunun ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır.
Belki cehennem anlatıları semboliktir. Belki bizim anladığımızdan farklıdır. Belki ilahi adaletin işleyişi bugün tasavvur ettiğimizden çok daha karmaşıktır. Bütün bunlar mümkündür.
Ancak yine de şu soru ortada durmaktadır. Sınırlı bir ömür yaşayan, sınırlı bilgiye sahip olan ve eşit olmayan şartlarda dünyaya gelen insanlara sonsuz ceza verilmesi, mutlak adalet ve mutlak merhamet kavramlarıyla nasıl bağdaştırılacaktır.
Dinlerin Birbirini Çürütme Problemi
Buraya kadar Tanrı’yı, peygamberliği, vahyi, ilahi adaleti anlamaya çalıştım. Ancak bütün bu sorgulamalar sırasında karşıma çıkan başka bir problem daha bulunmaktadır. Tarih boyunca yalnızca bir din ortaya çıkmamıştır. İnsanlık tarihi farklı dinlerin, farklı kutsal metinlerin, farklı peygamberlerin ve farklı hakikat iddialarının tarihidir. İşte tam da bu noktada cevap bekleyen önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer Tanrı insanlarla gerçekten iletişim kurmuşsa, neden ortaya birbirini reddeden bu kadar çok din çıkmıştır.
Yahudilik kendi vahyinin doğru olduğunu söylerken İsa’yı kabul etmemektedir. Hristiyanlık İsa’yı merkeze koyarken Hz. Muhammed’i kabul etmemektedir. İslam ise hem Yahudiliğin hem de Hristiyanlığın bazı yönlerden bozulduğunu ileri sürmektedir. Bunun dışında Hinduizm, Budizm, Zerdüştlük ve diğer büyük inanç sistemleri de kendi dünya görüşlerini savunmaktadır. Bu durumda sıradan bir insanın karşısında yalnızca bir hakikat iddiası değil, birbirleriyle yarışan birçok hakikat iddiası bulunmaktadır.
İlk bakışta şu cevap verilebilir. Bunlardan yalnızca biri doğrudur, diğerleri yanlıştır. Bu cevap mantıksal olarak mümkündür.
Çünkü birbirine zıt iddiaların tamamı aynı anda doğru olamaz. Ancak burada yeni bir soru ortaya çıkmaktadır.
Eğer yalnızca biri doğruysa, insan bunu nasıl anlayacaktır. Çünkü her din kendi kutsal metnine, kendi peygamberine ve kendi tarihine dayanarak haklı olduğunu savunmaktadır. Dışarıdan bakan bir insan ise bütün bu iddiaların ortasında kalmaktadır.
Daha da dikkat çekici olan şey, insanların büyük kısmının hangi dinin doğru olduğuna dair kararlarını araştırmalar sonucunda değil, doğdukları çevrenin etkisiyle vermeleridir. Bir Müslüman çoğunlukla Müslüman bir ailede doğmaktadır. Bir Hristiyan çoğunlukla Hristiyan bir ailede doğmaktadır. Bir Hindu çoğunlukla Hindu bir toplumda büyümektedir.
Bu durum beni şu soruya götürmektedir. İnsanların inançları hakikatin sonucu mudur, yoksa çoğu zaman coğrafyanın sonucu mudur.
Bazıları burada şöyle diyecektir. Samimi bir insan araştırır ve sonunda doğru dini bulur. Bu düşünce belirli ölçüde anlamlı görünmektedir. Ancak burada da başka bir problem ortaya çıkmaktadır.
Dünyada milyonlarca samimi insan bulunmaktadır. Bu insanların bir kısmı Müslüman olarak kalmaktadır. Bir kısmı Hristiyan olmaktadır. Bir kısmı ateist olmaktadır. Bir kısmı başka dinlere yönelmektedir. Eğer samimiyet tek başına yeterli olsaydı, neden bu kadar farklı sonuç ortaya çıkmaktadır.
Birçok din kendi doğruluğunu kanıtlamak için başka dinlerin yanlışlarını göstermeye çalışmaktadır. Yahudilik başka sistemleri eleştirmektedir. Hristiyanlık Yahudiliği aşmaya çalışmaktadır. İslam hem Yahudilik hem Hristiyanlık hakkında eleştiriler getirmektedir.
Başka dinler de benzer şekilde kendi doğrularını savunmaktadır. Böylece ortaya ilginç bir tablo çıkmaktadır. Her din diğerinin yanlış olduğunu söylerken, dışarıdan bakan bir insan hepsinin aynı yöntemi kullandığını görmektedir.
Burada şu soru önem kazanmaktadır. Eğer Tanrı gerçekten insanlarla iletişim kurmuşsa, neden insanlık tarihi boyunca bu kadar büyük bir dinî karmaşa ortaya çıkmıştır. Mutlak bilgi sahibi bir Tanrı insanların hangi noktada yanılacağını da bilmektedir. Mutlak kudret sahibi bir Tanrı daha açık yollar da oluşturabilirdi. O halde neden insanlık birbirini reddeden onlarca büyük inanç sistemi arasında bölünmüş görünmektedir.
Bir başka cevap da insanların zaman içerisinde vahyi bozduğu yönündedir. Bu açıklama özellikle İbrahimi geleneklerde sıkça kullanılmaktadır. Buna göre başlangıçta hakikat tektir, ancak insanlar zamanla onu değiştirmiştir.
Bu açıklama teorik olarak mümkündür. Ancak burada da yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer insanlar sürekli olarak vahyi bozuyorsa, neden aynı süreç tekrar tekrar yaşanmaktadır. Ve mutlak kudret sahibi bir Tanrı bu sürecin önüne neden geçmemektedir.
Burada ayrıca sadece dinler yalnızca birbirleriyle çelişmemektedir. Aynı dinin kendi içerisinde de çok sayıda mezhep, yorum ve anlayış ortaya çıkmaktadır. Yahudilik kendi içerisinde farklı ekollere ayrılmıştır. Hristiyanlık Katolik, Ortodoks ve Protestan gelenekleri üretmiştir. İslam da Sünni, Şii ve çok sayıda farklı mezhep ve yorum ortaya çıkarmıştır. Eğer sorun yalnızca farklı dinlerin varlığı olsaydı, bunu insanlığın farklı tarihsel tecrübeleriyle açıklamak mümkün olabilirdi.
Ancak aynı vahiy iddiasını paylaşan insanlar arasında bile bu kadar büyük yorum farklılıklarının ortaya çıkması ayrıca açıklanması gereken bir durumdur.
Belki de burada asıl problem dinlerin varlığı değildir. Belki asıl problem insanların kendi yorumlarını mutlaklaştırmasıdır. Tarih boyunca insanlar yalnızca din üretmemiş, aynı zamanda mezhepler, tarikatlar, yorumlar ve ideolojiler de üretmiştir.
Çoğu zaman Tanrı adına konuşanlar aslında kendi yorumları adına konuşmuşlardır. Bu nedenle dinler arasındaki çatışmaların bir kısmı gerçekten Tanrı’dan değil, insanlardan kaynaklanıyor olabilir.
Eğer hakikat gerçekten bir ise, neden ona ulaşan yollar bu kadar farklı görünmektedir. Eğer Tanrı insanlara kendisini tanıtmak istemişse, neden insanlık tarihi boyunca birbirini dışlayan bu kadar çok inanç sistemi ortaya çıkmıştır. Ve eğer bütün bunların bir açıklaması varsa, bu açıklama mutlak adalet, mutlak merhamet ve mutlak hikmet ile nasıl uyumlu hale getirilecektir.
Şimdi burada yeni bir soru doğuyor. Belki de sorun yalnızca dinlerin çokluğu değildir. Belki asıl sorun, Tanrı’nın kendisini arayan insanlar için neden bu kadar ulaşılması güç görünmesidir. Eğer Tanrı gerçekten bilinmek istiyorsa, neden onu arayan insanlar birbirinden bu kadar farklı sonuçlara ulaşmaktadır.
Tanrı’nın Gizlenmesi Problemi
Peygamberliği sorguladım. Vahyi sorguladım. Mucizeleri sorguladım. Cehennemi, adaleti ve dinleri sorguladım. Ancak bütün bu soruların altında yatan daha temel bir soru daha var. Eğer Tanrı gerçekten insanın kendisini bulmasını istiyorsa, neden kendisini bu kadar gizlemektedir.
Bugün dünya üzerinde milyarlarca insan yaşamaktadır. Bunların önemli bir kısmı Tanrı’ya inanmaktadır. Bir kısmı farklı Tanrılara inanmaktadır. Bir kısmı hiçbir Tanrı’ya inanmamaktadır. Daha ilginç olan ise şudur. Bu insanların önemli bir bölümü kendi pozisyonlarına samimi biçimde ulaşmıştır. İnananların da önemli bir kısmı samimidir. İnanmayanların da önemli bir kısmı samimidir. İnsanların büyük bölümü bilinçli olarak hakikatten kaçtığını düşünmemektedir. Tam tersine, kendi ulaştığı sonucun doğru olduğuna inanmaktadır.
İşte tam bu noktada şu soru doğuyor. Eğer Tanrı gerçekten insanların kendisini bilmesini istiyorsa, neden bu kadar büyük bir belirsizlik bulunmaktadır. Neden aynı samimiyetle araştıran insanlar birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşmaktadır. Neden bazı insanlar Tanrı’nın varlığını apaçık görürken, bazı insanlar aynı açıklığı görememektedir.
Klasik cevap imtihan denilecek. Tanrı kendisini açıkça göstermemektedir çünkü amaç insanları sınamaktır denilmektedir. Bu cevap mantıklı gelebilir. Ancak burada yeni bir soru doğar. Bir insanın sınanabilmesi için önce neyin sınandığını bilmesi gerekmez mi. Eğer insanlar Tanrı’nın varlığı konusunda bile büyük bir belirsizlik içerisinde bulunuyorsa, sınavın şartları tam olarak nedir.
Daha da dikkat çekici olan şey şudur. Günlük hayatta önemli kararlar verirken güçlü deliller aramaktayız. Bir doktor teşhis koyarken delil ister. Bir hâkim karar verirken delil ister. Bir bilim insanı sonuç çıkarırken delil ister.
Fakat konu Tanrı olduğunda birçok insan delilin yerini imanın aldığını söylemektedir. Bu durum şu soruyu doğurur. İnsan hayatındaki en önemli meselelerden biri için neden en açık deliller değil de en büyük belirsizlikler bulunmaktadır.
Burada sıkça verilen başka bir cevap da özgür iradedir. Eğer Tanrı kendisini açık biçimde gösterseydi insanlar inanmak zorunda kalırdı denilmektedir. Ancak bu cevap beni tam olarak ikna etmiyor.
Çünkü bir şeyin varlığını bilmek ile onu sevmek aynı şey değildir. İnsanlar güneşin varlığını bilmektedir ama güneşe tapmamaktadır. İnsanlar ölümün varlığını bilmektedir ama ölümü sevmemektedir. Bilmek ile yönelmek arasında hâlâ özgür bir alan bulunmaktadır.
Daha önce mucizeler bölümünde de benzer bir soruyla karşılaşmıştık. Dinlerin kendi anlatımlarına göre bile mucize gören insanların tamamı inanmamıştır. Musa’nın kavmi mucizeler gördüğü halde isyan etmiştir. İsa’nın mucizelerine tanıklık eden insanların tamamı ona bağlanmamıştır.
Demek ki açık delil ile özgür irade birbirini zorunlu olarak ortadan kaldırmamaktadır. Eğer durum buysa, Tanrı’nın kendisini daha açık biçimde göstermesi neden özgürlüğü yok etsin sorusu önem kazanmaktadır.
Başka bir nokta şudur. Eğer Tanrı gerçekten mutlak merhamet sahibi ise, kendisini samimiyetle arayan insanların büyük bir kısmının belirsizlik içerisinde kalmasına neden izin vermektedir. Eğer mutlak adil ise, insanların farklı derecelerde bilgiye sahip olması nasıl açıklanacaktır. Eğer mutlak kudret sahibi ise, kendisini arayan insanların anlayabileceği daha açık yollar neden bulunmamaktadır.
Bazıları burada insanın sınırlılığını hatırlatmaktadır. Sonsuz olanın sonlu olan tarafından bütünüyle kavranamayacağını söylemektedir. Bu itirazın önemli bir doğruluk payı vardır. Gerçekten de insan aklı sınırlıdır. Ancak burada dikkat çekici bir nokta bulunmaktadır.
İnsanın sınırlı olduğunu bilen de aynı Tanrı’dır. İnsanları bu kapasiteyle yaratan da odur. O halde insanın anlayabileceği ölçüde daha açık bir iletişim neden mümkün olmamıştır sorusu hâlâ varlığını korumaktadır.
Belki de sorun Tanrı’nın gizlenmesi değildir. Belki sorun insanın beklentileridir. Belki insanlar Tanrı’yı görmek istemekte, oysa Tanrı kendisini farklı yollarla göstermektedir. Bu ihtimali tamamen dışlamıyorum. Ancak burada da yeni bir soru ortaya çıkmaktadır.
Eğer Tanrı farklı yollarla kendisini gösteriyorsa, neden bu yollar insanlar arasında bu kadar farklı yorumlara yol açmaktadır. Neden aynı doğaya bakan insanlar birbirine zıt sonuçlara ulaşmaktadır.
Bu nedenle Tanrı’nın gizlenmesi problemi yalnızca bir inanç problemi değildir. Aynı zamanda bir bilgi problemidir. İnsan neyi bilmektedir. Ne kadarını bilmektedir. Ve bildiğini düşündüğü şeylerden ne kadar emin olabilir. Bu sorular yalnızca dinleri değil, insanın kendi bilgi sınırlarını da ilgilendirmektedir.
Belki insanlık tarihinin en büyük sorularından biri Tanrı’nın var olup olmadığı değildir. Belki daha büyük soru şudur. Tanrı, neden kendisini bu kadar zor bulunur bir biçimde ortaya koymuştur. Çünkü bazen insanı inançtan uzaklaştıran şey kötülük değildir. Sessizlik değildir. Cehennem değildir. Bazen insanı en çok zorlayan şey, kendisini aradığına inandığı Tanrı’nın neden bu kadar uzakta görünmesidir.
Ancak burada başka bir soru daha ortaya çıkmaktadır. Diyelim ki Tanrı insanlarla gerçekten iletişim kurdu. Peygamberler gönderdi. Kitaplar indirdi. O halde bu mesajların günümüze kadar doğru şekilde ulaştığını nasıl bileceğiz. Eğer insanlığın kaderini belirleyecek kadar önemli bir mesaj gönderilmişse, o mesajın korunmuş olması gerekmez mi.
Mesajın Korunması Problemi
Tanrı’nın insanlarla iletişim kurup kurmadığını anlamaya çalıştım. Peygamberlik kurumunu, vahyi, mucizeleri ve ilahi adalet meselesini sorguladım. Ancak bütün bunlardan önce cevaplanması gereken başka bir soru daha bulunmaktadır. Eğer Tanrı gerçekten insanlara bir mesaj göndermişse, bu mesaj günümüze kadar doğru şekilde ulaşmış mıdır.
Bu soru son derece önemlidir. Çünkü gönderilen mesajın içeriğini tartışabilmek için önce elimizdeki metnin gerçekten o mesaj olup olmadığını bilmemiz gerekir. Bir mektubun içeriğini değerlendirmeden önce onun değiştirilip değiştirilmediğini araştırırız. Bir tarihi belgeyi yorumlamadan önce onun güvenilirliğini sorgularız. İnsanlığın kaderini belirlediği söylenen ilahi mesajlar söz konusu olduğunda bu sorgulamanın çok daha önemli olması gerekir.
Dinlerin büyük kısmı kutsal metinlere dayanır. Yahudilik için Tevrat, Hristiyanlık için İncil, İslam için Kur’an merkezi öneme sahiptir. Ancak dikkat çekici olan nokta şudur. Bu metinlerin tamamı belirli tarihsel süreçlerden geçerek günümüze ulaşmıştır. Yazılmış, çoğaltılmış, aktarılmış, korunmuş ve yorumlanmıştır. Dolayısıyla burada yalnızca vahiy meselesi değil, aynı zamanda tarih meselesi de bulunmaktadır.
Özellikle Yahudilik ve Hristiyanlık söz konusu olduğunda kutsal metinlerin tarihsel gelişimi oldukça karmaşık görünmektedir. Farklı nüshalar, farklı kanonlar ve farklı metin gelenekleri bulunmaktadır. Bu nedenle birçok din mensubu bile metinlerin hangi ölçüde korunduğu konusunda farklı görüşlere sahiptir. İslam ise bu noktada farklı bir iddiada bulunmaktadır. Kur’an’ın ilahi koruma altında olduğunu ve bozulmadan günümüze ulaştığını ileri sürmektedir.
Burada benim dikkat çekmek istediğim şey belirli bir dini eleştirmek değildir. Daha temel bir soru sormaktır. Eğer Tanrı insanlığın kurtuluşu açısından hayati öneme sahip bir mesaj göndermişse, bu mesajın korunması neden insanların tarihsel çabalarına bırakılmış görünmektedir. Mutlak kudret sahibi bir Tanrı için mesajın hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde korunması mümkün değil miydi.
Bazıları burada zaten bunun gerçekleştiğini söyleyecektir. Özellikle Kur’an söz konusu olduğunda milyonlarca insanın metni ezberlediği, çok erken dönem nüshaların bulunduğu ve metnin korunduğu ileri sürülmektedir. Bu iddia kendi içerisinde değerlendirilebilir. Ancak burada bile başka bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer mesaj gerçekten korunmuşsa, neden onu anlayan insanlar arasında bu kadar büyük yorum farklılıkları bulunmaktadır.
Çünkü korunması gereken yalnızca kelimeler değildir. Anlam da önemlidir. Aynı metni okuyan insanlar bazen birbirine tamamen zıt sonuçlara ulaşabilmektedir. Aynı ayetlerden farklı mezhepler, farklı hukuk sistemleri ve farklı teolojik anlayışlar çıkarılabilmektedir. Bu durumda şu soru ortaya çıkmaktadır. Mesaj yalnızca lafız olarak mı korunmalıdır, yoksa anlam bakımından da korunması gerekmez mi.
Burada sıkça verilen cevaplardan biri insanın özgürlüğüdür. Metin korunmuştur ancak yorum insanlara bırakılmıştır denilmektedir. Bu açıklama belirli ölçüde anlamlı görünmektedir. Fakat bu durumda da yeni bir problem ortaya çıkmaktadır.
Eğer insanların kurtuluşu doğru anlamaya bağlıysa, yorum farklılıklarının doğurduğu sonuçlar nasıl değerlendirilecektir. Aynı metni samimiyetle okuyup farklı sonuçlara ulaşan insanların durumu ne olacaktır.
Bir başka dikkat çekici nokta da şudur. Tarih boyunca yalnızca kutsal metinler değil, kutsal metinlerin açıklamaları da otorite haline gelmiştir. Hadisler, tefsirler, kilise gelenekleri, haham yorumları ve sayısız dinî açıklama ortaya çıkmıştır.
Çoğu insan kutsal metinle doğrudan değil, bu yorumlar aracılığıyla ilişki kurmaktadır. Bu durumda insanın inandığı şey gerçekten ilahi mesaj mıdır, yoksa ilahi mesajın tarih boyunca oluşmuş yorumları mıdır. Bu soru son derece önemlidir.
Daha da önemlisi, eğer Tanrı insanlara kendisini tanıtmak istiyorsa, mesajın yalnızca korunması değil aynı zamanda anlaşılabilir olması da gerekir. Çünkü teknik olarak korunmuş ama pratikte anlaşılamayan bir mesajın amacı tam olarak gerçekleşmiş sayılabilir mi.
Eğer insanlar aynı metinden birbirine zıt sonuçlar çıkarıyorsa, burada yalnızca yorum farklılığı mı vardır, yoksa daha temel bir problem mi bulunmaktadır.
Belki mesaj gerçekten korunmuştur. Belki de insan yorumları kaçınılmaz olarak farklılaşmaktadır. Bu ihtimali tamamen dışlamıyorum. Ancak yine de şu soru ortada durmaktadır.
Mutlak bilgi ve mutlak kudret sahibi bir Tanrı’nın gönderdiği mesaj neden bu kadar yoğun yorum farklılıkları üretmektedir. Ve insanlığın en önemli meselesi olduğu söylenen bir konuda neden bu kadar büyük bir belirsizlik bulunmaktadır.
Bu noktada artık en başta yaptığım Tanrı tanımına geri dönmek zorundayım. Çünkü şimdiye kadar sorduğum bütün sorular aynı noktada birleşmektedir. Dinlerin anlattığı Tanrı ile başlangıçta tanımladığım mutlak bilgi sahibi, mutlak adil ve mutlak merhametli Tanrı gerçekten aynı varlık mıdır.
Dinlerin Tanrı Tasavvuru ile Tanrı Tanımı Arasında Uyum Var mı
Bu yazının en başında mümkün olduğu kadar genel ve felsefi bir Tanrı tanımı yapmaya çalıştım. Varlığını başka hiçbir şeye borçlu olmayan, mutlak bilgi sahibi, mutlak kudret sahibi, mutlak adil, mutlak merhametli ve mutlak hikmet sahibi bir Tanrı tasavvurundan söz ettim. Daha sonra peygamberlik kurumunu, vahyi, mucizeleri, cehennemi, ahlakı ve dinleri bu tanım ışığında değerlendirmeye çalıştım. Şimdi ise bütün bu sorgulamaların sonunda yeniden başlangıç noktasına dönmek istiyorum.
Çünkü bana göre asıl soru dinlerin doğru olup olmadığı değildir. Asıl soru, dinlerin anlattığı Tanrı ile başlangıçta tanımladığımız Tanrı’nın aynı varlık olup olmadığıdır. Eğer arada ciddi bir uyumsuzluk varsa, o zaman problem yalnızca belirli bir dinin doğruluğu değil, Tanrı hakkında kurduğumuz bütün düşünce sistemidir.
Tanrı’yı mutlak adil olarak tanımlıyoruz. Ancak daha sonra insanların farklı şartlarda doğduğunu görüyoruz. Kimileri peygamberlerin merkezinde dünyaya geliyor, kimileri onlardan habersiz yaşıyor. Kimileri güçlü eğitim imkanlarına sahip oluyor, kimileri olmuyor. Sonra bu insanların aynı ilahi sistem içerisinde değerlendirileceği söyleniyor. Burada şu soru ortaya çıkıyor. Dinlerin anlattığı adalet ile başlangıçta kabul ettiğimiz mutlak adalet anlayışı gerçekten aynı şey midir.
Tanrı’yı mutlak merhamet sahibi olarak tanımlıyoruz. Daha sonra sonsuz cehennem anlatılarıyla karşılaşıyoruz. Sınırlı ömür yaşayan insanların sonsuz cezalarla karşılaşabileceği söyleniyor. Burada da aynı soru ortaya çıkıyor. Dinlerin anlattığı merhamet ile başlangıçta kabul ettiğimiz mutlak merhamet anlayışı gerçekten aynı şey midir.
Tanrı’yı mutlak bilgi sahibi olarak tanımlıyoruz. Daha sonra tarih boyunca ortaya çıkan binlerce dinî yorumla karşılaşıyoruz. Aynı metinden farklı sonuçlar çıkaran mezhepler, tarikatlar ve teolojik sistemler görüyoruz. Burada da şu soru ortaya çıkıyor. Eğer mesajın kaynağı mutlak bilgi ise, neden sonuçta bu kadar büyük bilgi karmaşası ortaya çıkmaktadır.
Tanrı’yı mutlak kudret sahibi olarak tanımlıyoruz. Daha sonra vahyin belirli coğrafyalarda yoğunlaştığını görüyoruz. İnsanlığın büyük bölümü peygamberlerden habersiz yaşamış görünmektedir. Burada da aynı soru ortaya çıkıyor. Mutlak kudret sahibi bir Tanrı neden insanlığın tamamına aynı açıklıkta ulaşan bir sistem kurmamıştır.
Bazıları burada önemli bir itiraz ileri sürecektir. İnsan aklı Tanrı’yı bütünüyle kavrayamaz. Bu nedenle insanın adalet anlayışı ile Tanrı’nın adaleti aynı olmak zorunda değildir. İnsanın merhamet anlayışı ile Tanrı’nın merhameti aynı olmak zorunda değildir. Bu itirazın önemli bir doğruluk payı bulunmaktadır. Gerçekten de sonlu olan bir varlığın sonsuz olanı bütünüyle anlaması mümkün değildir.
Ancak burada dikkat çekici bir problem ortaya çıkmaktadır. Eğer Tanrı’nın adaleti insanın anladığı adaletle hiçbir ortak noktaya sahip değilse, Tanrı’nın adil olduğunu nasıl söyleyebiliriz. Eğer Tanrı’nın merhameti insanın anladığı merhametle hiçbir ortak noktaya sahip değilse, Tanrı’nın merhametli olduğunu nasıl söyleyebiliriz. Çünkü bir kavramı kullanabilmemiz için en azından o kavramın anlamına dair ortak bir zeminin bulunması gerekir.
Dinler bir yandan Tanrı’nın adil olduğunu söylemektedir. Öte yandan insanın adalet anlayışının Tanrı’yı anlamaya yetmeyeceğini söylemektedir. Dinler bir yandan Tanrı’nın merhametli olduğunu söylemektedir. Öte yandan insanın merhamet anlayışının yetersiz olduğunu söylemektedir. Bu durum zaman zaman kavramların anlamını belirsiz hale getirmektedir.
Buraya kadar yaptığım sorgulamalar boyunca kesin bir sonuca ulaşmaya çalışmadım. Benim amacım hüküm vermek değil, sorular sormaktı. Ancak geldiğim noktada şunu söyleyebilirim. Dinlerin anlattığı Tanrı ile felsefi olarak tanımlanan mutlak Tanrı arasında en azından incelenmeye değer ciddi gerilimler bulunmaktadır. Bu gerilimler bazen adalet konusunda ortaya çıkmaktadır. Bazen merhamet konusunda ortaya çıkmaktadır. Bazen vahiy ve peygamberlik konusunda ortaya çıkmaktadır.
Belki bu gerilimlerin tamamının cevapları vardır. Belki de insanlar yüzyıllardır bu cevapları vermeye çalışmaktadır. Ancak benim dikkat çekmek istediğim nokta şudur. Bir insanın dinleri sorgulaması her zaman Tanrı’yı sorgulaması anlamına gelmez. Bazen insanın sorguladığı şey Tanrı’nın kendisi değil, insanlar tarafından kurulmuş Tanrı tasavvurlarıdır.
Acaba tarih boyunca insanlar Tanrı’yı olduğu gibi mi anlamaya çalıştılar. Yoksa çoğu zaman kendi korkularını, arzularını, kültürlerini ve beklentilerini Tanrı’nın üzerine mi yansıttılar.
Tanrı’nın İnsan Biçiminde Tasarlanması Problemi
Tanrı’yı anlamaya çalışıyorum. Ancak İnsanlar Tanrı’yı anlatırken çoğu zaman kendilerini anlatıyor gibiydiler. Kutsal metinleri, dinî gelenekleri ve teolojik tartışmaları inceledikçe, bazen karşıma evrenin yaratıcısından çok insan toplumlarının büyütülmüş bir yansıması çıkıyordu.
Dinlerin anlattığı Tanrı çoğu zaman öfkeleniyor, seviyor, kızıyor, affediyor, cezalandırıyor, taraf tutuyor, savaş ilan ediyor, ödüllendiriyor ve insanlarla konuşuyor gibi görünmektedir. Elbette bütün bunlar mecazi anlatımlar olarak yorumlanabilir. Ancak yine de şu soru ortaya çıkmaktadır. Sonsuz ve aşkın olduğu söylenen bir varlığı anlamaya çalışırken, ona ne kadar insan özellikleri yüklemekteyiz.
Aslında bu durum yalnızca İbrahimi dinlere özgü değildir. Tarih boyunca insanlar tanrılarını çoğu zaman kendi toplumlarının özelliklerine göre tasarlamıştır. Savaşçı toplumların savaşçı tanrıları olmuştur. Tarım toplumlarının bereket tanrıları olmuştur. Krallıkların göksel kralları olmuştur. İnsan hangi dünyada yaşıyorsa, tanrısını da çoğu zaman o dünyanın diliyle anlatmıştır.
Burada bazıları şu itirazı yapabilir. İnsan başka türlü konuşamaz. İnsan sonsuz olanı anlatırken kendi dilini kullanmak zorundadır. Bu itiraz son derece güçlüdür. Gerçekten de insan zihni ve dili sınırlıdır. Sonsuz olanı anlatırken kaçınılmaz olarak kendi kavramlarımıza başvururuz. Ancak burada da yeni bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer kullandığımız bütün kavramlar insani ise, Tanrı hakkında bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin ne kadarı gerçekten Tanrı’ya, ne kadarı bize aittir.
Dinlerin anlattığı Tanrı çoğu zaman insanların önem verdiği şeylere önem vermektedir. İnsanların kurduğu toplumları desteklemekte, insanların savaşlarına müdahale etmekte, insanların hukuk sistemleri hakkında hükümler vermekte ve insanların gündelik hayatlarıyla ilgilenmektedir. Bu durum bir yandan anlaşılır görünmektedir. Çünkü vahiy insanlara hitap etmektedir. Ancak diğer yandan şu soruyu da doğurmaktadır. Sonsuz evrenin yaratıcısı olan bir varlığın öncelikleri gerçekten bunlar mıdır.
Bugün milyarlarca galaksinin bulunduğunu biliyoruz. Trilyonlarca yıldızın varlığını biliyoruz. İnsanlık bütün bu kozmik ölçekte neredeyse görünmez bir noktada bulunmaktadır. Buna rağmen dinlerin anlattığı hikâyelerin büyük kısmı küçük insan toplulukları etrafında dönmektedir. Bu durum beni şu soruya götürmektedir. Acaba dinler Tanrı’nın insana bakışını mı anlatmaktadır, yoksa insanın Tanrı’ya bakışını mı.
Bir başka dikkat çekici nokta da şudur. İnsanlar çoğu zaman kendi ahlak anlayışlarını, kendi siyasal görüşlerini ve kendi kültürel değerlerini de Tanrı adına konuşuyormuş gibi sunmaktadır. Tarih boyunca birbirine tamamen zıt fikirleri savunan insanlar aynı Tanrı adına konuşmuştur. Köleliği savunanlar da Tanrı adına konuşmuştur, köleliğe karşı çıkanlar da. Savaş çağrısı yapanlar da Tanrı adına konuşmuştur, barışı savunanlar da. Bu nedenle bazen Tanrı’nın sesi ile insanın sesini birbirinden ayırmak son derece zor hale gelmektedir.
Kadiri mutlak Tanrı nasıl olurda belirli bir kavmin, belirli bir dilin, belirli bir kültürün veya belirli bir tarihsel dönemin sınırları içerisinde tasvir edilmesi ne kadar doğrudur. Çünkü tarih boyunca her toplum kendi kültürel dünyası içerisinde Tanrı’yı yeniden yorumlamıştır. Bu durum bazen Tanrı’nın değiştiğini değil, insanların Tanrı hakkındaki tasavvurlarının değiştiğini düşündürmektedir.
Belki de insanlık tarihinin en büyük problemlerinden biri budur. İnsanlar Tanrı’yı ararken çoğu zaman kendi yansımalarıyla karşılaşmaktadır. Kendi korkularını Tanrı’nın gazabı olarak yorumlamakta, kendi arzularını Tanrı’nın isteği olarak sunmakta ve kendi düşüncelerini ilahi hakikat gibi göstermektedir. Eğer böyleyse, hakikate ulaşmanın önündeki en büyük engel Tanrı’nın gizlenmesi değil, insanın kendi gölgesini Tanrı’nın üzerine düşürmesidir.
En başta sorduğum soruya yeniden dönüyorum. İnsanların anlattığı Tanrı gerçekten Tanrı mı. Yoksa insanlık tarihinin büyük bölümü boyunca insanlar, kendi suretlerinde bir Tanrı mı inşa ettiler. Bu sorunun kesin cevabını bilmiyorum. Ancak bütün yolculuğum boyunca ulaştığım en önemli şüphelerden biri tam olarak budur.
Buraya kadar anlattıklarımın tamamı dinlere, kutsal metinlere ve Tanrı tasavvurlarına ilişkin sorgulamalardı. Fakat artık bu sorgulamaların merkezindeki kişiye dönme zamanı geldi. Çünkü bu yazının amacı yalnızca dinlerin hikâyesi değildir. Aynı zamanda benim hikâyemdir. bütün bu soruların beni nasıl değiştirdiğini, nereden başlayıp nereye geldiğimi ve bugün neden hâlâ bir yaratıcıya inanırken dinlere inanmadığımı anlatacağım.
Son Hesaplaşma
Bunları yazarken amacım herhangi bir insanın inancını elinden almak olmadı. Hiç kimseye neye inanması veya neye inanmaması gerektiğini söylemek istemedim. Çünkü biliyorum ki insanlar inançlarını çoğu zaman kötü niyetle değil, kendilerine öğretilen dünyanın içerisinde samimiyetle yaşamaya çalışarak benimserler. Bu nedenle benim mücadelem hiçbir zaman insanlarla olmadı. Benim mücadelem kendi zihnimdeki sorularla oldu.
Ben de bir zamanlar bana öğretilenleri sorgulamadan kabul eden insanlardan biriydim. Doğduğum toplumun inançlarını benimsedim. Bana anlatılan Tanrı’yı doğru kabul ettim. Bana anlatılan peygamberleri doğru kabul ettim. Bana anlatılan kutsal tarihi doğru kabul ettim. Uzun yıllar boyunca bunları sorgulama ihtiyacı da hissetmedim. Çünkü insan kendisini hangi dünyanın içerisinde bulursa, o dünyanın doğrularını doğal kabul etmeye eğilimlidir.
Ancak zamanla fark ettiğim bir şey oldu. İnsan bazen cevap bulamadığı için değil, soru sormaktan korktuğu için rahatsız olur. Benim yolculuğum da tam olarak burada başladı. Önce küçük sorular sordum. Sonra daha büyük sorular sordum. Her cevap yeni sorular doğurdu. Her açıklama başka açıklamalara ihtiyaç duydu. Bir noktadan sonra artık cevapları değil, soruların kendisini takip etmeye başladım.
Dikkatimi çeken en önemli şey şuydu. İnsanlar çoğu zaman Tanrı’yı değil, Tanrı hakkında öğrendikleri şeyi savunuyorlardı. Birçok insan için Tanrı ile din, Tanrı ile kutsal kitap, Tanrı ile mezhep, Tanrı ile gelenek aynı şey haline gelmişti. Oysa bunların aynı şey olmak zorunda olmadığını fark ettim. Bir insan yanlış bir Tanrı tasavvurunu reddettiğinde Tanrı’yı reddetmiş olmaz. Aynı şekilde belirli bir dini kabul etmiş olması da gerçeği bulduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle benim sorgulamam hiçbir zaman yaratıcı fikrine yönelik olmadı. Evrene baktığımda, varlığa baktığımda, bilincin ortaya çıkışına baktığımda ve doğanın işleyişini gördüğümde bir yaratıcı olduğuna iman ediyorum. Fakat aynı zamanda dinlerin anlattığı sistemleri incelediğimde zihnimde cevap bulamadığım sorular oluşmaya başladı. İşte bu yazı o soruların izini sürme çabasıdır.
Ben burada kesin hükümler vermedim. Çünkü dürüst olmak gerekirse kesin bildiğimi iddia edebileceğim çok az şey bulunmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca insanlar uğruna savaştıkları birçok şeyin yanlış olduğunu sonradan öğrendiler. Kutsal kabul ettikleri birçok düşünce zamanla değişti. Tartışılmaz dedikleri birçok fikir çöktü. Bu nedenle artık kesin cevaplardan çok doğru sorularla ilgileniyorum.
Bu yazı boyunca Tanrı’nın var olmadığını göstermeye çalışmadım. Dinlerin mutlaka yanlış olduğunu da göstermeye çalışmadım. Yapmaya çalıştığım şey çok daha sınırlıydı. Dinlerin anlattığı Tanrı ile mutlak bilgi sahibi, mutlak adil ve mutlak merhametli olduğunu söylediğimiz Tanrı arasında ortaya çıkan gerilimleri görünür hale getirmeye çalıştım. Çünkü bana göre bir düşünce sisteminin gücü, sorulara verdiği cevaplar kadar cevap veremediği sorularla da ölçülür.
Bugün geldiğim noktada kendimi bir inanan ile bir inkârcı arasında görmüyorum. Kendimi bir arayışın içerisinde görüyorum. Bilmediğini kabul eden, anlamaya çalışan, sorgulayan ve öğrenmeye devam eden bir insan olarak görüyorum. Çünkü bana göre hakikat, ona sahip olduğunu iddia edenlerin değil, onu aramaya devam edenlerin yolculuğunda ortaya çıkar.
Belki yanılıyorum. Belki göremediğim şeyler var. Belki bugün sorduğum bazı soruların yarın farklı cevaplarını bulacağım. Bundan korkmuyorum. Çünkü düşünmenin bedeli değişebilme ihtimalini kabul etmektir. Eğer insan hiçbir zaman fikrini değiştirmeyecekse, aslında düşünmüyor demektir. Sadece ezberlerini tekrar ediyor demektir.
Bu yazının sonunda ulaştığım yer bir inkâr değildir. Bir kesinlik de değildir. Ulaştığım yer daha çok bir farkındalıktır. İnsanların anlattığı Tanrı ile gerçek Tanrı’nın aynı şey olmak zorunda olmadığını fark etmek. Dinlerin anlattığı sistem ile yaratıcının kendisinin aynı şey olmadığını fark etmek. Ve en önemlisi, soru sormanın inancın düşmanı değil, hakikat arayışının başlangıcı olduğunu fark etmek.
Benim yolculuğum o sorularla başladı. Ve görünen o ki, o sorularla devam edecek.
Ve son bölümde artık felsefi tartışmaları bir kenara bırakacağım. Ne bir din adına konuşacağım ne bir düşünce adına. Sadece bir insan olarak konuşacağım. Belki de bütün bu yazının en samimi bölümü orası olacak. Çünkü bazen insanın Tanrı hakkında söyleyebileceği en dürüst şey, bütün cevaplarını geride bırakıp yalnızca kendi sorularıyla konuşmasıdır.
Tanrıya Mektubum
Ey Varlığın Kaynağı. Ben varlığına birliğine mutlak güç ve kudret sahibi olduğuna inanıyorum, sana bu satırları bir inanan olarak aynı zamanda anlamaya çalışan soru soran sorgulayan bir insan olarak yazdığımı biliyorsun. Şu an geldiğim noktada Bildiğim tek şey, hayatım boyunca bana anlatılanlar ile senin aynı şey olmadığını biliyorum.
Sen de biliyorsun ki ben seni reddetmek için yola çıkmadım. Tam tersine seni bulmak için yola çıktım. Fakat yol boyunca bana seni anlattığını söyleyen inançların öğretilerin birbirleriyle çeliştiğini gördüm. Herkes senin adına konuşuyordu. Herkes seni bildiğini söylüyordu. Herkes hakikatin kendi elinde olduğuna inanıyordu. Ama aynı zamanda herkes birbirini yanlışlamakla meşguldü. O zaman aklıma şu soru geldi. İnsanlar gerçekten seni mi anlatıyor, yoksa kendi zihinlerinde oluşturdukları seni mi anlatıyorlar.
Çocukken bana seni öğrettiler. Seni sevmeyi öğrettiler. Senden korkmayı öğrettiler. Sana dua etmeyi öğrettiler. Fakat zamanla fark ettim ki bana seni öğretirken aslında seni değil kafalarındaki sana dair yorumlarını öğretmişler. İşte o noktadan sonra seni değil, senin hakkında anlatılanları sorgulamaya başladım.
Beni yaratan sensin, bana verdiğin aklı kullanmamı istemiş olmalısın diye düşünüyorum. Sen her şeyi bir hikmet ile yaratansın. Aklı verdiysen ile onu kullanmam için soru sormam için vermişsindir. Bu yüzden soru sordum. Bazen korkarak sordum. Bazen suçluluk duyarak sordum. Bazen yalnız kalarak sordum. Ama yine de sordum. Çünkü cevaplardan emin olamadığım zamanlar oldu. Çünkü bana anlatılanlarla gördüğüm dünya arasında uyuşmayan şeyler gördüm. Çünkü bazen insanların anlattığı Tanrı ile kalbimin hissettiği Tanrı arasında büyük bir mesafe olduğunu düşündüm.
Sen mutlak adilsin, sorularımdan dolayı bana kızmayacağını düşünüyorum. Çünkü adalet anlamaya çalışan insanı cezalandırmak değildir. Sen mutlak merhametlisin, zihnindeki düğümleri çözmeye çalışan bir insanı anlayacağını düşünüyorum. Sen mutlak bilgiye sahipsin, alimsin, benim bilmediklerimi de bildiğini düşünüyorum. Hatta bazen sana kendimi açıklamaya çalışmanın bile gereksiz olduğunu hissediyorum. Çünkü beni benden daha iyi bilen sensin, zaten bütün bu soruların nereden geldiğini de biliyorsun.
Seni sorgulamıyorum, sana dair anlatılanlara sorular soruyorum. Çünkü senin adına konuşanlar var. Senin adına hükümler verenler var. Senin adına savaşanlar var. Senin adına korkutanlar var. Senin adına insanları ayıranlar var. Senin adına insanlar öldürenler de var, senin adına ölenler de var. Fakat bütün bunların arasında çoğu zaman seni göremedim. İnsanların sesini duydum ama senin sesini duyamadım.
Belki yanılan benim. Belki bütün bu soruların cevapları vardı. Belki benim göremediğim daha büyük bir bütünlük vardı. Belki insan aklı gerçekten bazı şeyleri anlamaya yetmiyordu. Buna itiraz etmiyorum. Ben yalnızca anlamadığım şeyi anlamış gibi yapmayı reddediyorum. Bilmediğim şeyi biliyorum demeyi reddediyorum. Emin olmadığım şeylerden eminmiş gibi konuşmayı reddediyorum.
Senden bir mucize istemiyorum. Bir işaret istemiyorum. Bir ses duymayı da beklemiyorum. Çünkü artık anladım ki insan bazen cevaplardan çok dürüstlüğe ihtiyaç duyuyor. Ben yalnızca kendime karşı dürüst olmaya çalışıyorum. İnandığım şeylerde de, şüphe duyduğum şeylerde de.
Belki hayatım boyunca seni tam olarak anlayamayacağım. Belki bütün bu soruların kesin cevaplarına ulaşamayacağım. Ama şunu biliyorum. Seni bulmanın yolu korkudan değil samimiyetten geçmelidir. Ezberlerden değil hakikati aramaktan geçmelidir. Çünkü hakikat senden geliyorsa, ona giden hiçbir dürüst soru beni senden uzaklaştıramaz.
Bu yüzden yolculuğuma devam ediyorum. İnanç ile inkâr arasında değil. Korku ile cesaret arasında değil. Bilmek ile bilmediğini kabul etmek arasında.
Çünkü bana göre insan olmanın anlamı tam da burada başlıyor. Kesin cevaplara sahip olmakta değil, cevap aramaya devam etmekte. Mutlak doğrulara sahip olmakta değil, doğruluğundan emin olmadığın şeyleri sorgulayabilmekte. Kalabalığın peşinden gitmekte değil, gerektiğinde tek başına yürüyebilmekte.
Eğer bir gün sana gerçekten ulaşabilirsem, bunun bana öğretilen cevaplar sayesinde değil, sormaktan vazgeçmediğim sorular sayesinde olacağını düşünüyorum. Çünkü ben bu yolculukta cevaplardan çok soruların dönüştürücü gücünü gördüm. Bazen tek bir soru, yıllarca ezberlenmiş yüz cevaptan daha güçlü olabiliyor.
Beni sorularımla birlikte kabul et. Çünkü sana getirebildiğim en dürüst şey, cevaplarım değil, sorularımdır. Ve eğer bu satırları yazan insan bir gün bu dünyadan ayrılacaksa, ardında kesin doğrular bırakarak değil, dürüstçe sorulmuş sorular bırakarak ayrılmak ister. Çünkü belki de hakikate giden yol, cevapların bittiği yerde değil, insanın soru sormaktan vazgeçmediği yerde başlamaktadır.
Bir yanıt yazın