Varlık Yokluk

İnsan, bir şeyin var olduğunu doğrudan varlığın kendisinden hareketle değil, önceden sahip olduğu kavramsal çerçeveler aracılığıyla söyler, varlığa ilişkin her tanım, daha önce kurulmuş ölçülere, ayrımlara ve karşılaştırmalara dayanır, büyük, küçük, uzun, kısa, ağır ya da hafif gibi nitelikler nesnenin kendi içinde bulunan mutlak özellikler değildir, bunlar ancak başka nesnelerle kurulan ilişkiler içinde anlam kazanırlar, bir şeyin büyük olduğunu söyleyebilmek için daha küçüğünü, ağır olduğunu söyleyebilmek için daha hafifini bilmek gerekir, belirlenim, her zaman başka belirlenimlerle birlikte ortaya çıkar.

Şimdi bir ağacı düşünelim, önce rengini kaldıralım, sonra uzunluğunu, genişliğini ve derinliğini kaldıralım, ağacın bulunduğu mekanı ortadan kaldıralım, ışığı kaldıralım, ardından karanlığı da kaldıralım, boşluğu kaldıralım, zamanı kaldıralım, hareketi kaldıralım, sessizliği bile kaldıralım, sonunda karşılaştırabileceğimiz hiçbir belirlenim, hiçbir ilişki, hiçbir uzam kalmayacaktır, böyle bir durumda artık AĞAÇ dediğimiz şey hakkında herhangi bir tanım yapabilir miyiz, tanım yapabilmek için onu başka bir şeye göre ayırabilecek hiçbir ölçüt kalmamıştır, İnsan zihni varlığı doğrudan değil, belirlenimler aracılığıyla kavrar, bilmek, ayırmakla, ayırmak ise karşılaştırmakla mümkündür, karşılaştırmanın bütünüyle ortadan kalktığı yerde kavram üretmek de imkansız hale gelir, çünkü kavramlar farklılıklar üzerine kurulur.

Aynı şey kimlik ve kişilik için de geçerlidir, insan kendisini yalnızca kendi içinden hareketle tanımlayamaz, Türk olmanın anlamı Türk olmayanların varlığıyla, erkek ya da kadın olmanın anlamı diğer cinsiyetlerle kurulan ayrım üzerinden belirginleşir, kötü kavramının karşısında iyi, çirkin kavramının karşısında güzel anlam kazanır, çünkü bir belirlenim ancak kendisinden farklı olanla ilişki içinde görünür hale gelir. Benlik de bundan bağımsız değildir, insan kendisini yalnız başına kurulmuş mutlak bir kimlik olarak değil, diğer insanlarla kurduğu ilişkiler, ayrımlar, benzerlikler, karşılaşmalar ve karşılaştırmalar içinde tanır, kim olduğumuzu söyleyebilmemiz için yalnızca kendimize değil, kendimiz olmayanlara da ihtiyaç vardır, bu nedenle kimlik yalnızca insanın içinde taşıdığı bir özellik değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan bir belirlenimdir

Varlığı tanımlarken kullandığımız ifadeler Tanrı hakkında kullanılan bazı ifadeleri de düşündürür, tanrının uzay ve zamanın dışında olduğu, hiçbir şeye benzemediği, eşi ve benzerinin bulunmadığı nı söyleriz, eğer gerçekten hiçbir ilişki, hiçbir belirlenim ve hiçbir kıyas imkanı yoksa, Tanrı vardır önermesi neyi göstermektedir, VARDIR sözcüğü zaten bizim uzay, zaman ve belirlenim dünyamızdan türettiğimiz bir yüklemdir, aynı şekilde YOKTUR demek de aynı kavramsal sistemin ürünüdür. Bu nedenle uzay ve zamanın, belirlenimin ve her türlü ilişkinin bütünüyle dışında tasarlanan bir varlık hakkında VARDIR ya da YOKTUR demek, ontolojik bir sonuca ulaşmaktan çok, insan dilinin ve kavramlarının sınırına ulaştığımızı gösterir, böyle bir noktada sorun Tanrının var olup olmaması değil, insanın böyle bir varlık hakkında anlamlı bir önerme kurup kuramayacağıdır, ve Tanrı insan bilgisi ve insan sınırının dışındadır, bu ancak ve ancak insanın kendi zihinsel alışkanlıklarından zihni kalıplarından yola çıkarak vardığı ispatı da inkarı da mümkün olmayan sezgisel bir sonuçtur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir