Bir şey henüz oluşum halindeyken, süreç devam ederken ve ortaya çıkacak sonuç henüz belli değilken, o süreci gözlemleyerek birtakım yorumlar yapmak mümkündür. Hatta eldeki belirtilerden hareketle çeşitli ihtimaller ileri sürmek de mümkündür. Fakat ihtimali, kesin sonuç gibi kabul etmek başka bir şeydir. Bir sürecin içinden yalnızca belirli bir kesiti görerek onun tamamı hakkında nihai bir hüküm vermek, çoğu zaman gözlem ile yorum arasındaki sınırı ortadan kaldırmaktır.
Bir terzi dükkânının vitrininden içeri baktığımızı düşünelim. Terzi elindeki kumaşı kesiyor, bazı parçaları yan yana getiriyor, sonra bir parçayı yeniden kesiyor, başka bir parçayı uzatıyor, ölçüyor, tekrar ayırıyor ve yeniden birleştiriyor. Dışarıdan bakan bir insan, terzinin yaptığı işlemlerden hareketle bunun bir pantolon olduğunu düşünebilir. Fakat henüz pantolon ortaya çıkmış değildir. Belki bir ceket yapılmaktadır, belki bir gömlek, belki de tamamen başka bir giysi. Terzinin elindeki kumaşın hangi biçime dönüşeceğini, ancak süreç tamamlandığında kesin olarak bilebiliriz.
Burada önemli olan, gözlem yapmanın yanlış olmadığıdır. Gözlemci elbette gördüklerinden hareketle bir tahminde bulunabilir. Kumaşın biçimine bakarak bunun bir pantolona benzediğini söyleyebilir. Fakat benziyor demek ile kesinlikle budur demek arasında epistemik olarak büyük bir fark vardır. Birincisi yorumdur, ikincisi ise hüküm.
Uzakta bir tepenin arkasından yükselen yoğun bir duman görüyoruz. Dumanı gördüğümüzde aklımıza ilk olarak yangın gelebilir. Çünkü geçmiş deneyimlerimiz bize yangın ile duman arasında güçlü bir ilişki olduğunu öğretmiştir. Fakat dumanın varlığından doğrudan yangının varlığı sonucuna ulaşamayız. Duman bir fabrika bacasından, bir sobadan, kontrollü bir yakma işleminden veya başka bir kaynaktan çıkıyor olabilir. Duman yangın ihtimalini artırabilir fakat yangını zorunlu olarak kanıtlamaz.
Gece bir evin penceresinden dışarı baktığımızı düşünelim. Karşıdaki evin bütün odaları karanlıktır. Bu durumda evde kimsenin olmadığını düşünebiliriz. Fakat bu da nihai bir sonuç değildir. İnsanlar uyuyor olabilir, elektrikler kesilmiş olabilir veya evin sakinleri başka bir odada bulunuyor olabilir. Biz yalnızca pencerelerden gelen ışığı gözlemliyoruzdur. Gözlemlediğimiz şey ile gerçekliğin bütünü aynı şey değildir.
Bir ormanda yürürken yerde taze ayak izleri gördüğümüzü düşünelim. Ayak izlerinden kısa süre önce oradan bir insanın veya belirli bir hayvanın geçtiği sonucunu çıkarabiliriz. Fakat o kişinin nereye gittiğini, neden orada olduğunu, ne yaptığını ve daha sonra ne yapacağını yalnızca ayak izlerinden kesin olarak bilemeyiz. İz bize geçmişte gerçekleşmiş bir hareket hakkında bilgi verir, fakat o hareketin bütün hikâyesini vermez.
Bir doktorun hastasının yalnızca birkaç belirtisini gördüğü başka bir örnek düşünelim. Hastada ateş, öksürük ve halsizlik vardır. Doktor bu belirtilerden hareketle bazı hastalıkları ihtimal olarak öne çıkarabilir. Fakat belirtiler tek başına her zaman tek bir hastalığa işaret etmez. Aynı belirtiler farklı nedenlerden ortaya çıkabilir. Bu nedenle bilimsel düşünce, belirtiyi sonuçla özdeşleştirmek yerine hipotez kurar, alternatifleri karşılaştırır ve daha fazla veri arar.
Bütün bu örneklerde ortak bir yapı vardır. Önümüzde tamamlanmış bir sonuç değil, devam eden veya yalnızca bir kısmını görebildiğimiz bir süreç vardır. Biz ise bu sınırlı gözlemden hareketle bütünün ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Burada yapılabilecek şey çıkarımda bulunmaktır. Fakat çıkarım ile kesin hüküm aynı şey değildir.
Asıl mesele evren söz konusu olduğunda daha da önemli hale gelir. Biz evreni dışarıdan seyreden ve onun bütün geçmişini, bütün bugününü ve bütün geleceğini aynı anda gören bir gözlemci değiliz. Evrenin içerisindeyiz. Onun belirli bir zaman aralığında ortaya çıkan durumlarını gözlemliyoruz. Geçmişe dair bilgimizi tarih, arkeoloji, jeoloji, biyoloji, astronomi ve fizik gibi disiplinler aracılığıyla yeniden kuruyoruz. Fakat bütün bu bilgiler, doğrudan geçmişin tamamının kendisi değildir. Geçmişten günümüze ulaşmış izler üzerinden geçmiş hakkında modeller oluşturuyoruz.
Bir arkeolog binlerce yıl önce yaşamış bir topluluğun evinde taş aletler, kemikler, çanak çömlekler ve bazı yapı kalıntıları bulduğunda, bu bulgulardan hareketle o insanların nasıl yaşadıkları hakkında çıkarımlarda bulunabilir. Bu çıkarımlar ne kadar güçlü olursa olsun, arkeolog geçmişteki bütün hayatı doğrudan görmüş değildir. Eldeki izlerden geçmişi yeniden inşa etmektedir. Dolayısıyla burada da gözlem ile yorum arasında bir mesafe vardır.
Evrim konusunda da benzer bir epistemik durum söz konusudur. Canlıların tarih boyunca geçirdiği değişimleri fosiller, genetik veriler, karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji, biyocoğrafya ve diğer biyolojik kanıtlar üzerinden inceleriz. Bu verilerden hareketle canlı çeşitliliğinin nasıl ortaya çıktığına ilişkin modeller kurarız. Burada yapılması gereken şey, kanıtların neyi desteklediğini ve neyi desteklemediğini birbirinden ayırmaktır.
Fakat bazı insanlar burada farklı bir adım atarlar. Evrende düzen, karmaşıklık, nedensellik ve belirli örüntüler gözlemlediklerinde, bunların doğal süreçlerle açıklanamayacağını ileri sürerler. Buradan bir yaratıcı olması gerektiği sonucuna ulaşırlar. Ardından bu yaratıcıya belirli özellikler yüklemeye başlarlar. Yaratıcı vardır, öyleyse bir amacı vardır. Bir amacı varsa bu amacı şudur. Bu amacı varsa insanı bunun için yaratmıştır. İnsan bunun için yaratıldıysa, yaratıcı insanın şunu yapmasını istemektedir. O halde yaratıcı bunu emretmektedir. Buradan da belirli bir ahlak, belirli bir yaşam biçimi, belirli bir din ve hatta belirli bir kutsal metin sonucuna ulaşılır.
Buradaki problem, çıkarım zincirinin her halkasında yeni bir varsayım eklenmesidir.
Evrende bir düzen olduğunu gözlemlemek başka bir şeydir. Bu düzenin bir nedeni olduğunu düşünmek başka bir şeydir. Bu nedenin bilinçli bir yaratıcı olduğunu ileri sürmek daha başka bir şeydir. Bu yaratıcının belirli bir amacı olduğunu söylemek ise bundan daha ileri bir iddiadır. Yaratıcının amacının ne olduğunu bilmek, onun insanlardan ne istediğini bilmek ve nihayetinde belirli bir dinin veya kutsal kitabın bu iradeyi temsil ettiğini söylemek ise çok daha büyük epistemik sıçramalardır.
İlk adımın mümkün olması, sonraki bütün adımların otomatik olarak doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir fabrikanın üretim hattını dışarıdan izlediğimizi düşünelim. Bir makine sürekli olarak metal parçaları kesiyor, deliyor, büküyor ve başka parçalarla birleştiriyor. Üretim hattının belirli bir düzen içerisinde çalıştığını görüyoruz. Buradan bu sistemin rastgele hareket etmediğini, belirli bir mekanizmaya bağlı olduğunu anlayabiliriz. Fakat yalnızca makinelerin hareketini izleyerek fabrikanın sahibinin zihnindeki bütün amacı bildiğimizi söyleyemeyiz.
Diyelim ki üretim hattından çıkan parçaları gördük ve bunların bir otomobilin parçaları olduğunu anladık. Buradan fabrikanın sahibinin otomobil üretmek istediği sonucuna ulaşmak makul olabilir. Fakat bundan hareketle sahibinin neden otomobil üretmek istediğini, insanlığın otomobille ilgili gelecekte nasıl davranması gerektiğini veya fabrikanın sahibinin çalışanlarından ahlaki olarak ne beklediğini yalnızca üretim hattına bakarak çıkaramayız.
Çünkü bir sistemin nasıl işlediğini görmek, o sistemi kuran veya meydana getiren şeyin niçin var olduğunu bilmek anlamına gelmez. Evrenin nasıl işlediğine ilişkin yasalar ve düzenlilikler keşfedebiliriz. Madde ve enerjinin davranışlarını inceleyebiliriz. Canlıların değişimini ve çeşitlenmesini araştırabiliriz. Galaksilerin oluşumunu, yıldızların yaşam döngülerini, gezegenlerin hareketlerini ve biyolojik sistemlerin gelişimini inceleyebiliriz. Bütün bunlardan son derece güçlü bilimsel açıklamalar oluşturabiliriz.
Bir şeyin nasıl gerçekleştiğine ilişkin açıklama ile onun niçin gerçekleştiğine ilişkin metafizik yorum aynı şey değildir. Daha da önemlisi, evrenin arkasında bir yaratıcı bulunduğunu varsaysak bile, bundan yaratıcıya ait belirli bir amaç bilgisini kendiliğinden elde edemeyiz.
Bir ressamın henüz tamamlanmamış bir tablo yaptığını düşünelim. Tabloya uzaktan baktığımızda bazı şekiller görüyoruz. Bir insan yüzüne benzeyen bir bölüm, karanlık bir alan, kırmızı bir çizgi ve henüz boş bırakılmış büyük bir bölüm var. Resmin henüz tamamlanmadığını bilmeden onun ne anlatmak istediği konusunda kesin bir hükme varmak doğru olmaz. Ressamın son fırça darbelerini görmeden, bütün kompozisyonun ne anlama geldiğini kesin olarak bildiğimizi iddia edemeyiz.
Çünkü biz yalnızca tamamlanmamış bir eserin içindeki bir parçayı görmüyoruz. Biz eserin kendisinin içerisindeyiz. Dolayısıyla evrenin bugün sahip olduğu görünümden hareketle evrenin nihai amacını bildiğimizi söylemek, tamamlanmamış bir hikâyenin ortasından birkaç sayfa okuyup son sayfada ne yazacağını kesin olarak ilan etmeye benzer.
Bir romanın ortasında olduğumuzu düşünelim. Kahraman henüz büyük bir karar vermemiş, bazı olaylar gerçekleşmiş, bazı karakterler ortaya çıkmış, bazıları kaybolmuş olsun. Okuduğumuz bölümlerden hareketle romanın nereye gittiği konusunda tahminler yapabiliriz. Hatta deneyimli bir okuyucu büyük olasılıkla sonun nasıl olacağını öngörebilir. Fakat kitabın tamamını okumadan yazarın nihai olarak ne anlatmak istediğini kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz.
Üstelik burada daha temel bir sorun vardır. Evrenin bir yazarı veya yaratıcısı olduğunu kabul etmek, o yaratıcının zihnindeki amacı okuma yeteneğini bize vermez. Bir mimarın yaptığı binaya bakıp binanın ne amaçla yapıldığını bazı durumlarda anlayabiliriz. Bir kapı, merdiven, pencere ve oda düzeninden hareketle binanın kullanım amacı hakkında güçlü çıkarımlar yapabiliriz. Çünkü insan yapımı nesneler hakkında insanın niyetleriyle ilgili bildiğimiz çok sayıda arka plan bilgisi vardır. Fakat evren söz konusu olduğunda aynı türden bağımsız bir bilgiye sahip değiliz. Evrenin dışına çıkıp yaratıcının açıklamasını dinleyemediğimiz sürece, evrene bakarak yaratıcıya ait niyetleri kesin bilgi olarak elde ettiğimizi söylemek çok daha problemli hale gelir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yaratıcı fikrinin mantıksal olarak imkânsız olduğunu söylemek değildir. Bir yaratıcı olabilir. Bir yaratıcı olmayabilir. Evrenin temelinde bizim henüz anlayamadığımız başka bir gerçeklik bulunabilir. Bu konuda farklı metafizik modeller ileri sürülebilir.
Yaratıcı olabilir demek ile yaratıcı vardır demek aynı değildir. Yaratıcı vardır demek ile yaratıcı şudur demek aynı değildir. Yaratıcı şudur demek ile yaratıcı bunu amaçlamıştır demek aynı değildir. Yaratıcı bunu amaçlamıştır demek ile yaratıcı bunu insanlardan istemektedir demek de aynı değildir. Son olarak, yaratıcı bunu insanlardan istiyorsa bunun belirli bir insan, belirli bir toplum, belirli bir peygamber veya belirli bir kitap aracılığıyla bildirildiğini söylemek, önceki iddiaların hiçbirinden otomatik olarak çıkmaz. Her aşamada yeni kanıt gerekir.
Bu nedenle evrendeki düzeni gözlemlemek, düzen hakkında konuşmamıza imkân verir. Evrendeki nedensellik hakkında düşünmemize imkân verir. Evrenin başlangıcı, yapısı ve yasaları üzerine metafizik sorular sormamıza imkân verir. Hatta bunlardan hareketle bir yaratıcı hipotezi geliştirmemize de imkân verebilir. Fakat bundan sonra yapılması gereken şey durup şu soruyu sormaktır. Ben gerçekten neyi biliyorum, neyi çıkarıyorum, neyi varsayıyorum?
Çünkü insan zihninin en büyük yanılgılarından biri, kendi kurduğu açıklamayı gerçekliğin kendisiyle karıştırmasıdır. Bir bulutun belirli bir şekle benzediğini gördüğümüzde, bulutun gerçekten o şey olduğunu düşünmeyiz. Birkaç yıldızın gökyüzünde bir şekil oluşturduğunu görüp onların gerçekten bir hayvan veya insan biçiminde düzenlendiğini söylemeyiz. Şekli biz kurarız, yıldızlar ise yalnızca oradadır. Anlam ile gözlem arasındaki fark burada açıkça görülür.
Evren konusunda da benzer bir dikkat gerekir. İnsan, gördüğü düzenliliklerden anlam çıkarabilir. Fakat çıkardığı anlamın evrenin kendi amacı mı, yoksa insan zihninin evrene yüklediği bir anlam mı olduğunu ayrıca sorgulamak zorundadır. Belki evrenin bir amacı vardır. Belki yoktur. Belki evrenin ardında bilinçli bir yaratıcı vardır. Belki yoktur. Belki yaratıcı vardır fakat bizim düşündüğümüz türden bir amaç taşımıyordur. Belki amaç kavramı zaten insan zihninin sınırlı dünyasına ait bir kavramdır ve kozmik gerçekliğe aynı anlamda uygulanamaz.
Bunların her biri ayrı bir iddiadır. Bu nedenle epistemik olarak daha sağlam olan tutum, gözlemden yoruma, yorumdan hipoteze ve hipotezden kesin bilgiye geçerken her basamakta kanıt düzeyini yeniden değerlendirmektir. Evren henüz önümüzde tamamlanmış bir nesne olarak durmamaktadır. Biz onun içerisindeki bir zaman diliminde bulunuyoruz. Geçmişten kalan izleri inceliyor, şimdiki durumu gözlemliyor ve geleceği henüz yaşamadan tahmin etmeye çalışıyoruz. Böyle bir konumdan hareketle evrenin bütün hikâyesini bildiğimizi, onun nihai amacını gördüğümüzü veya onun yaratıcısının zihnindeki niyeti kesin olarak çözdüğümüzü söylemek, gözlemimizin sınırlarını aşan bir iddiadır.
Belki de burada insanın yapabileceği en dürüst şey kesin bir cevap vermek değil, sorunun sınırlarını doğru çizmektir. Çünkü bilmediğimiz bir şeyi biliyormuş gibi söylemek, bilgisizliği ortadan kaldırmaz. Sadece bilgisizliğin üzerine bir kesinlik görüntüsü koyar.
Bir sürecin ortasında bulunuyorsak, süreç hakkında konuşabiliriz. Gördüklerimizi yorumlayabiliriz. İhtimaller oluşturabiliriz. Modeller kurabiliriz. Hatta bazı modelleri diğerlerinden çok daha güçlü kanıtlarla destekleyebiliriz. Fakat süreç tamamlanmadan, bütün veriye sahip olmadan ve özellikle gözlemimizin ötesine geçen iddialar için bağımsız kanıt bulunmadan nihai hüküm vermek başka bir epistemik düzleme geçmektir.
Bu nedenle evreni anlamaya çalışırken belki de en önemli ayrım şudur. Gördüğümüz şey ile gördüğümüz şeyden çıkardığımız anlam aynı şey değildir. Çıkardığımız anlam ile kurduğumuz açıklama aynı şey değildir. Kurulan açıklama ile hakikatin kendisi de aynı şey değildir.
.
Bir yanıt yazın