Bilgi & İnanç

Bilgi ve inanç kavramları insan düşüncesinin en eski ve en merkezi iki eksenini oluşturur. Bu iki kavram çoğu zaman günlük dilde iç içe geçirilir. Oysa felsefi düzlemde bilgi ile inanç hem kaynakları hem de doğrulanma biçimleri bakımından ayrışır. Bu ayrımı açık kılmak için ontolojik, epistemolojik ve dilsel katmanları birlikte ele almak gerekir.

Bilgi en genel anlamıyla öznenin bir nesne ya da durum hakkında doğru, gerekçelendirilmiş ve tutarlı bir kavrayışa sahip olmasıdır. Bu tanımın kökleri Antik Yunan’a kadar uzanır. Platon bilgiyi doxa ile episteme arasında kesin bir ayrımla ele alır. Doxa kanaat ve sanı düzeyinde kalırken episteme zorunlu olarak temellendirilmiş, değişmez ve akla uygun olandır. Burada bilginin ayırt edici vasfı doğruluk iddiasının gerekçeyle desteklenmesidir. Bir kimsenin ateşin yaktığını bilmesi yalnızca ateşe dokunduğunu söylemesi değildir. Daha önceki deneyimlerin tekrarlanabilirliği, başkaları tarafından da aynı sonucun elde edilmesi ve neden sonuç ilişkisinin kurulabilmesi bu bilgiyi mümkün kılar. Somut bir örnekle ifade edilirse suyun deniz seviyesinde belirli bir sıcaklıkta kaynadığını bilmek, ölçüm, gözlem ve başkaları tarafından sınanabilirlik içerir.

Bilginin kanıtlanması meselesi epistemolojinin merkezindedir. Aristoteles için bilgi nedenlerin bilgisidir. Bir şeyin neden öyle olduğunu açıklayamıyorsak henüz bilgi düzeyine ulaşmış sayılmayız. Modern dönemde René Descartes bilginin temelini apaçıklık ve seçiklik ilkesine dayandırır. Şüphe edilemeyen, zihne zorunlu olarak kendini kabul ettiren önermeler bilgi için başlangıç noktasıdır. Bu çerçevede bilginin kanıtı ya deneysel doğrulama ile ya da mantıksal zorunlulukla sağlanır. Matematikte bir teoremin kanıtı soyuttur fakat zorunludur. Fizikte bir yasanın kanıtı somuttur fakat olasılıksaldır. İki durumda da ortak nokta öznel keyfiliğin dışlanmasıdır.

İnanç ise öznenin bir önermeyi ya da anlam çerçevesini doğru kabul etmesi halidir. Ancak bu kabul zorunlu olarak kanıta dayanmaz. İnanç çoğu zaman güven, teslimiyet, gelenek ya da içsel ikna üzerinden şekillenir. İnanan kişi için inanç doğruluk taşır. Fakat bu doğruluk nesnel sınama ölçütlerine açık değildir. Bir insanın ahlaki olarak adaletin varlığına inanması ya da evrende bir amaç bulunduğunu düşünmesi bu kapsamdadır. Bu tür inançlar deneyle doğrulanamaz. Yanlışlanabilir değildir. İnanç bu nedenle bilgiye kıyasla daha öznel bir yapıya sahiptir.

İnancın kanıtlanması meselesi burada kritik bir ayrım doğurur. İnanç kendi alanında kanıt istemez. İnanç kanıtlandığı anda inanç olmaktan çıkar ve bilgiye yaklaşır. Dini inançlar, metafizik kabuller ya da etik değerler bu yüzden akılla temellendirilmeye çalışılsa bile nihai olarak kanıta indirgenemez. Immanuel Kant bu noktada bilginin sınırlarını çizerek inanca alan açar. Ona göre deneyin ötesine geçen konular saf aklın bilgisi olamaz. Tanrı, özgürlük ve ruh gibi kavramlar bilginin değil inancın alanına aittir. Bu, onların değersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece doğrulanma tarzlarının farklı olduğunu gösterir.

Soyut ve somut ayrımı bu bağlamda aydınlatıcıdır. Somut bilgi duyulara dayanır. Taşın sertliği, ateşin yakıcılığı, suyun akışkanlığı doğrudan deneyimle kavranır. Soyut bilgi ise somuttan hareketle aklın kurduğu yapılardır. Sayılar, mantık ilkeleri, geometrik şekiller soyut olmasına rağmen bilgi statüsündedir. Çünkü içsel tutarlılık ve zorunluluk taşırlar. İnançta ise soyutluk daha baskındır. İnanç çoğu zaman deneyimlenemez bir anlam alanına yönelir. Bir insanın kaderin varlığına inanması somut bir nesneye değil, bir anlam şemasına yöneliktir.

Bu noktada bilgi ile inanç arasındaki fark mutlak bir karşıtlık değildir. Günlük hayatta ikisi sık sık iç içe geçer. Bir doktorun tedavi yöntemine inanmak aslında başkasının bilgisine duyulan güvendir. Burada inanç, bilginin dolaylı kabulü haline gelir. Buna karşılık bir insanın hiçbir deneysel karşılığı olmadan bir iddiayı doğru sayması inanç olarak kalır. Bilgi nesnel olarak paylaşılabilir. İnanç ise kişisel düzeyde anlamlıdır.

Sonuç olarak bilgi kanıtlanabilir, sınanabilir ve başkalarına aktarılabilir bir doğruluk iddiasıdır. İnanç ise kanıta değil kabule dayanır. Bilgi aklın disiplinine, inanç insanın anlam arayışına yaslanır. Birincisi dünyayı açıklamaya yöneliktir. İkincisi dünyada yaşamayı katlanılır ve anlamlı kılmaya çalışır. Bu ayrım gözetilmediğinde ya inanç bilimden talep edilir ya da bilgi inanç gibi savunulur. Her iki durumda da kavramlar yerlerinden edilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir