Süryânî asıllı Yeni Eflâtuncu filozof Furfûriyûs’un (ö. 304), Aristo’nun mantık kitaplarının ilki olan kategorilerin anlaşılmasını sağlamak amacıyla kaleme aldığı, bu sebeple de isagoge adını verdiği eserin asıl konusu yazarın beş ses veya beş lafız dediği beş külli dir. Kitap, Arapça’ya çevrildiği dönemden itibaren İslâm kültür dünyasında Grekçe isminin Arapça’daki söylenişiyle isaguci olarak anılmış, müslüman müellifler de eserin tercüme ve şerhleriyle aynı mahiyetteki kendi telifleri için ya bu ismi veya Arapça’daki karşılığı olan el medhal kelimesini kullanmışlardır.
İsağoci’nin merkezinde beş tümel yer alır. Bunlar cins tür ayrım fasıl hassa ve arazdır. Bu beşli kavramlar arasındaki ilişkinin dilsel değil ontolojik ve mantıksal düzeyde nasıl kurulduğunu gösterir. Örnekle anlatmak gerekirse insan kavramını ele aldığımızda canlı cins olur. Akıllı olmak insanı diğer canlılardan ayıran fasıldır. İnsan türdür. Gülmek insanın hassasıdır yani her insanda bulunur ama tanımın parçası değildir. Siyah saçlı olmak ise arazdır çünkü bulunabilir de bulunmayabilir de.
Cins en geniş kavramdır ve kendisinden daha özel türleri kapsar. Tür hem üstünde cins bulunan hem de altında bireyler bulunan kavramdır. Ayrım ya da fasıl bir türü aynı cins altındaki diğer türlerden ayıran zorunlu niteliktir. Hassa yalnızca o türe ait olan fakat tanımı kurmayan niteliktir. Araz ise zorunlu olmayan değişebilir özelliktir. Bu ayrım yapılmadan ne tanım yapılabilir ne kıyas kurulabilir ne de burhan üretilebilir.
İsağoci aynı zamanda furfüriyus ağacı denilen düşünme şemasının kaynağıdır. Bu şemada varlık en genel kavramdan başlayarak adım adım bölünür. Cisim canlı duyarlı akıllı gibi ayrımlar yapılarak en sonunda insan gibi belirli bir türe ulaşılır. Bu yöntem zihnin karmaşık olanı basamak basamak ayırarak kavramlaştırmasını öğretir. Bu nedenle yalnızca mantık değil metafizik ve kelam açısından da belirleyicidir.
furfüriyus metnin başında üç meşhur soruyu bilinçli olarak cevapsız bırakır. Tümeller zihinde mi vardır dış dünyada mı. Eğer dış dünyada varsa maddi midir değil midir. Tek tek bireylerden ayrı olarak mı vardır yoksa onlarla birlikte mi. Bu sorular İslam düşüncesinde mahiyet ve varlık tartışmalarının Avrupa’da ise realizm nominalizm tartışmalarının başlangıç noktası olmuştur.
İslam dünyasında Farabi İbn Sina ve daha sonra Fahreddin Razi gibi isimler İsağoci’yi yalnızca şerh etmemiş onu kendi metafizik sistemlerine entegre etmiştir. Medreselerde mantık eğitimi İsagoci ile başlar. Çünkü bu metin düşüncenin ham maddesi olan kavramı disipline eder. Kavram net değilse önerme bulanık olur. Önerme bulanıksa kıyas çöker. Kıyas çökerse bilgi iddiası boşa düşer.
Kısaca ifade etmek gerekirse İsağoci mantığın alfabesidir. Harfleri bilmeden kelime kurulamayacağı gibi bu beş tümel anlaşılmadan ne felsefe ne kelam ne de bilimsel düşünce sahih şekilde inşa edilebilir.
- DERS
İsağoci’nin neyi öğretmek istediğini anlamaktır. Isagoci bir mantık kitabı gibi görünür ama aslında düşünmenin altyapısını öğretir. Burada amaç doğru düşünmeyi değil doğru düşünebilmenin şartlarını kurmaktır. Yani sonuçlarla değil kavramlarla ilgilenir. Çünkü mantığa göre yanlış sonuçların çoğu yanlış akıl yürütmeden değil bulanık kavramlardan doğar.
İsağoci şu varsayımla başlar. İnsan zihni doğrudan tek tek şeylerle değil onların kavramlarıyla düşünür. Sen şu an bir tek ağacı değil ağaç kavramını düşünüyorsun. Kavram olmadan ne yargı kurabilirsin ne de bilgi üretebilirsin. O halde mantığın ilk işi kavramı düzene sokmaktır.
furfuriyus bu yüzden kitabın başında ne kıyası ne önermeyi ne de ispatı anlatır. Onlardan önce kavramların birbirine göre konumunu öğretir. Bu konum bilgisi olmadan tanım yapılamaz. Tanım yapılamazsa bilim olmaz. Bilim olmazsa hakikat iddiası temelsiz kalır.
Bu noktada çok basit bir örnek düşünelim. Bir çocuk ilk defa kedi görüyor. Önce tek tek kedilerle karşılaşır. Beyaz olanı siyah olanı büyük olanı küçük olanı. Zihni bu tekilleri bir araya getirir ve kedi kavramını kurar. İşte İsağoci tam burada devreye girer ve sorar. Bu kedi kavramı diğer kavramlarla nasıl ilişkilidir. Köpekle ilişkisi nedir. Hayvanla ilişkisi nedir. Canlıyla ilişkisi nedir. İnsanla ilişkisi neden farklıdır.
İsağoci’nin öğretmek istediği temel mantık şudur. Kavramlar rastgele değildir. Bir hiyerarşi içinde yer alırlar. Bazıları daha genel bazıları daha özeldir. Bazıları tanımın parçasıdır bazıları değildir. Bazıları zorunludur bazıları tesadüfidir. Mantık bu ayrımları bilme sanatıdır.
Bu yüzden furfuriyus beş tümel denen yapıyı merkeze alır. Cins tür fasıl hassa ve araz. Bunlar birer kelime değil zihinsel konumlandırma aracıdır. Bir kavramı bu beş açıdan düşünmeden onun ne olduğunu bilmiş sayılmazsın.
İnsan örneğini ele alalım. Burada insan kavramı tek başına düşünülmez. O daha geniş bir kavramsal ağın içinde yer alır. En üstte cins bulunur.
CİNS üst kavram demektir. kendisinden altında bulunan birçok şeyi kapsayan en genel anlamdır. canlı kelimesi insan hayvan ve bitkiyi içine alan bir üst kavram olduğu için cins karşılığıdır.birçok varlıkta ortak olan en genel anlamdır. insan söz konusu olduğunda cins canlıdır. çünkü insan da hayvan da kuş da canlı olma ortak paydasında birleşir. örnek olarak bir ağaca bakıldığında onun canlı olması insanla aynı cins altında yer almasına yeter.
TÜR alt kavram demektir. bir cins içinde özel olarak ayrılmış grubu ifade eder. canlı cinsi içinde insan dediğimizde bu bir türdür. cins içinde ayırt edilmiş özel gruptur. insan bu noktada türdür. canlılar cinsi içinde yalnızca insana özgü olan alan burasıdır. at canlıdır ama insan türüne girmez. burada canlı ortaklığı korunur fakat tür ayrımı yapılır.
FASIL ayırt edici fark demektir. bir türü aynı cins içindeki diğer türlerden zorunlu olarak ayıran temel özelliktir. insan için akıllı olmak bu ayırt edici farktır.türü aynı cins içindeki diğer türlerden ayıran zorunlu farktır. insan için fasıl akıllı olmaktır. insanı hayvandan ayıran şey konuşması ya da iki ayak üzerinde yürümesi değil akletme yetisidir. bu yeti ortadan kalkarsa insan türü de tanınamaz hale gelir.
HASSA özgü nitelik demektir. yalnızca o türe ait olan fakat zorunlu olmayan özelliktir. insanın gülmesi gibi, insana özgüdür ama insan olmanın şartı değildir. yalnızca o türe ait olan fakat onun varlığı için zorunlu olmayan özelliktir. insanın gülmesi buna örnektir. gülmek yalnızca insana mahsustur fakat insanın insan olması için gülmesi şart değildir. hasta bir insan gülmeyebilir ama yine de insandır.
ARAZ geçici nitelik demektir. bir varlıkta bulunabilen fakat özüne ait olmayan, değişebilen özellikleri ifade eder. insanın uzun ya da kısa olması, genç ya da yaşlı olması bu kapsamdadır. bir varlıkta bulunabilen fakat ne cinsine ne türüne özgü olmayan geçici niteliktir. insanın uzun ya da kısa olması, esmer ya da beyaz tenli olması, oturuyor ya da ayakta olması bu kapsamdadır. bunlar değişse de insanın ne olduğu değişmez.
Bu beşli yapı birlikte düşünüldüğünde şunu öğretir. Bir varlığı bilmek onu rastgele sıfatlarla betimlemek değildir. Onu cinsiyle nereye ait olduğunu türüyle ne olduğunu faslıyla neyle ayrıldığını hassasıyla neye mahsus olduğunu ve arazlarıyla hangi geçici hallere sahip olabildiğini bilmek demektir. Klasik mantığın tanım anlayışı tam olarak bu zihinsel disiplini kazandırmayı amaçlar.
Birinci dersin sonunda şunu netleştirmiş oluyoruz. İsağoci sana nasıl doğru hüküm vereceğini öğretmez. Sana hüküm verirken kullandığın kavramların sağlam olup olmadığını öğretir. Bu kitap bir bina inşa etmez. Temelin düz olup olmadığını kontrol eder.
2.DERS
İkinci derste artık doğrudan kavram meselesine giriyoruz. Isaguci burada şu temel iddia üzerine kuruludur. İnsan zihni tek tek varlıklarla değil onların zihinde kurulan ortak suretleriyle düşünür. Mantık bu suretlerin düzenlenme ilmidir.
Kavram tekil şeyin aynısı değildir. Sokakta gördüğün şu kedi bir tekildir. Zamanı yeri rengi büyüklüğü vardır. Ama kedi kavramı ne şu andadır ne şuradadır ne de siyahtır. Kavram tekillerden soyutlanır. Zihin tekillerde ortak olanı ayıklar ve onu sabit bir anlam olarak tutar. İşte bu tutulan anlam kavramdır.
Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar. Zihin tekilden kavrama geçerken iki şey yapar. Birincisi değişeni dışarıda bırakır. İkincisi değişmeyeni merkeze alır. Siyah kedi ile beyaz kediyi düşünürken renk değişkendir. Dört ayaklı canlı olma değişmezdir. Bu yüzden renk kavramın parçası olmaz. Canlılık ve hayvanlık ise olur. İsağoci mantığı tam olarak bu ayıklama sanatını öğretir.
Bu noktada ilmi husuli ile doğrudan temas ederiz. İlmi husuli bir şeyin kendisi değil zihindeki suretiyle bilinmesidir. Sen kediyi zihninde taşırsın. O kedi artık dış dünyadaki kedi değildir. Zihinsel bir formdur. Mantık bu formun iç yapısını çözümleme işidir.
furfuriyus burada sessizce şu uyarıyı yapar. Eğer kavram düzgün kurulmazsa üzerine inşa edilen bütün bilgi çöker. Mesela balina balıktır diyen bir zihin balık kavramını yanlış kurmuştur. Çünkü balık kavramına zorunlu olmayan bir niteliği dahil etmiştir. Suda yaşamak balık için ayırt edici değildir. Solungaçlı olmak ayırt edicidir. Mantık işte bu tür hataları baştan önlemek ister.
İkinci dersin asıl amacı şudur. Kavramın bir iç mimarisi vardır. Her nitelik kavrama eşit mesafede değildir. Bazıları merkezdedir. Bazıları çevrededir. Bazıları zorunludur. Bazıları arızidir. Bu mimariyi bilmeden tanım yapılamaz. Tanım olmadan da ilim olmaz.
Basit bir örnekle bitirelim. İnsan kavramını düşün. İnsan iki ayaklıdır ama iki ayağını kaybeden insan insanlıktan çıkmaz. Demek ki iki ayaklılık kavramın özü değildir. Akıllı olması ise özdür. Çünkü akıl ortadan kalktığında artık insan dediğimiz tür de ortadan kalkar. İsağoci işte bu ayrımı sezgiye bırakmaz. Sistemli hale getirir.
Buraya kadar şunu öğrenmiş olduk. Kavram tekilden gelir ama tekile bağlı kalmaz. Kavram soyutlanır ama keyfi değildir. Kavramın yapısı çözülebilir ve çözümlenmelidir.
3. DERS
Üçüncü derste artık İsağoci’nin omurgasına giriyoruz. Isaguci burada kavramların birbirine göre yerini öğretmeye başlar. Bu yer bilgisi olmadan ne tanım yapılabilir ne de düşünce ilerleyebilir.
İlk kavram cinstir. Cins kendisinin altında birçok türü toplayan en geniş anlamlı kavramdır. Hayvan dediğimizde insanı atı kuşu balığı aynı çatı altında düşünürüz. Hayvan kavramı onların hepsinde ortak olanı içerir ama hiçbirini tek başına belirlemez. Bu yüzden cins kapsayıcıdır fakat belirsizdir. Bilgi verir ama henüz ayırt etmez.
Tür ise cinse göre daha dardır. Hem üstünde bir cins vardır hem de altında tek tek bireyler bulunur. İnsan bir türdür. Çünkü hayvan cinsi altında yer alır ve Ahmet Mehmet Ayşe gibi bireyleri kapsar. Tür kavramı mantık açısından çok kritiktir. Çünkü tanım daima tür üzerinden yapılır. Ne tamamen genel olan cins tanıma yeter ne de tekil olan birey.
Burada zihnin nasıl çalıştığını yavaşça görelim. Zihin önce çokluğu görür. Sonra ortak olanı yakalar ve geniş bir kavram kurar. Bu cinstir. Daha sonra bu geniş kavramın içindeki farkları fark eder. İşte bu farklar türleri doğurur. Mantık bu doğal zihinsel süreci disipline eder ve kurala bağlar.
Basit bir örnek düşünelim. Sokakta kedi köpek kuş görüyorsun. Zihin bunların hepsini canlı olarak kavrar. Sonra hayvan olarak toplar. Bu hayvan cinstir. Daha sonra kedi ile köpeğin aynı olmadığını fark eder. Bu fark türleri ortaya çıkarır. Eğer zihin bu aşamada durmaz ve hepsine hayvan deyip geçerse düşünme kaba kalır. Eğer aşırı detayda boğulup her kediyi ayrı bir kavram yaparsa düşünme dağılır. Mantık bu dengeyi kurar.
furfuriyus ağacı dediğimiz yapı tam burada ortaya çıkar. En üstte en genel kavram vardır. Aşağı indikçe kavramlar daralır ve belirginleşir. Yukarı çıktıkça genişler ama bulanıklaşır. Bu ağaç bir resim değil düşünmenin haritasıdır. Zihnin nerede genelleme nerede ayırt etme yaptığını gösterir.
Bu dersin sonunda çok kritik bir ilke kazanıyoruz. Cins tanımın ham maddesidir ama tanım değildir. Tür tanımın zeminidir ama tek başına yeterli değildir. Tanım için bir şey daha gerekir. O da ayırt edici unsurdur.
4. DERS
Dördüncü derste artık ayırt etme noktasına geliyoruz. Isaguci burada fasıl kavramı ortaya çıkar. Önceki derslerde cinsin kapsadığını türün belirlediğini gördük. Şimdi soru şudur. Bir türü o tür yapan asıl unsur nedir.
Fasıl bir türü aynı cins altındaki diğer türlerden zorunlu olarak ayıran niteliktir. Hayvan cinsi altında insan da vardır at da vardır kuş da vardır. Bunların hepsi canlıdır duyarlıdır beslenir ve hareket eder. O halde insanı insan yapan bu ortak özellikler değildir. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran şey akıllı olmasıdır. Akıllı olmak insanın fasıl dır.
Burada çok ince ama hayati bir nokta vardır. Fasıl tanımın kalbidir. Çünkü fasıl olmadan tanım ayırt edici olmaz. Hayvan dediğinde insan da girer at da girer. Akıllı hayvan dediğinde artık yalnızca insan kalır. Mantık açısından tanım cins artı fasıl formülüyle kurulur. Bu yüzden fasıl zorunludur. Kaldırıldığında tür de ortadan kalkar.
Şimdi bunu yavaş bir örnekle düşünelim. Bir bıçak düşün. Keskin olması bıçak için zorunludur. Keskin olmayan bir metal parçasına bıçak demeyiz. Ama siyah saplı olması zorunlu değildir. Demek ki keskinlik burada ayırt edici niteliktir. Siyah saplı olmak ise değildir. Mantık bu ayrımı sezgiye bırakmaz. Hangi niteliğin türü kurduğunu hangisinin süslediğini sorar.
İşte burada İsağoci’nin zihni eğiten yönü ortaya çıkar. Günlük hayatta çoğu zaman arazları fasıl zannederiz. Mesela bir topluluğu zengin fakir diye ayırırız ve bunu özsel bir fark sanırız. Oysa zenginlik zorunlu değildir. Sonradan kazanılır veya kaybedilir. Mantık açısından bu bir fasıldır diyemeyiz. Bu yalnızca bir arazdır. Fasıl dediğimiz şey varlıkla birlikte gelen ve varlıkla birlikte giden niteliktir.
furfuriyus ağacında aşağı indikçe fasıllar çoğalır. Cisim canlı olur. Canlı duyarlı olur. Duyarlı akıllı olur. Her adımda yeni bir ayırt edici unsur eklenir. Zihin bu basamaklar sayesinde belirsizlikten belirginliğe ilerler. Bu ilerleme rastgele değil zorunludur.
Bu dersin sonunda şunu açıkça görüyoruz. Cins kapsar ama ayırt etmez. Tür belirlenmiştir ama nasıl belirlendiği fasılla anlaşılır. Fasıl olmadan tanım olmaz. Tanım olmadan da ilim olmaz.
5. DERS
Beşinci derste hassa kavramına geliyoruz. Isaguci burada zihnin en çok karıştırdığı ama mantığın özellikle ayırmak istediği bir alan açılır. Çünkü hassa öz değildir ama özle karıştırılır.
Hassa yalnızca bir türe ait olan fakat o türü kurmayan niteliktir. İnsan örneği üzerinden gidelim. İnsan akıllıdır. Bu fasıldır. Akıl ortadan kalktığında insan türü de ortadan kalkar. Ama insan gülebilir. Gülmek yalnızca insana özgüdür. Hiçbir hayvan gerçek anlamda gülmez. Buna rağmen gülmek insan tanımının parçası değildir. Gülmeyen bir insan yine insandır. İşte bu yüzden gülmek hassadır.
Bu farkı daha gündelik bir örnekle düşünelim. Üçgenin iç açılarının toplamı yüz seksen derecedir. Bu üçgenin özüdür. Ama üçgen çizmek için cetvel kullanmak üçgene özgü olabilir ama üçgenin tanımı değildir. Cetvel olmadan da üçgen vardır. Cetvel kullanımı hassa gibi düşünülebilir. Yalnızca bu alana özgüdür ama kurucu değildir.
Mantık burada şunu öğretir. Bir niteliğin yalnızca bir türe ait olması onu öz yapmaz. Zorunlu olup olmaması belirleyicidir. Hassa zorunlu değildir ama ayrıdır. Araz ise ne zorunludur ne de ayrıdır. Bu ayrımı netleştirmezsek düşünce sürekli kayar.
6 DERS
Araz bir şeyde bulunabilen ama bulunmadığında o şeyin türünü değiştirmeyen niteliktir. İnsan uzun olabilir kısa olabilir sarışın olabilir esmer olabilir. Bunların hiçbiri insanı insan yapan şeyler değildir. Bir insan saçını kaybettiğinde insanlıktan çıkmaz. Bir insan zenginleştiğinde başka bir türe dönüşmez. Demek ki bunlar arazdır.
Bunu çok somut bir örnekle düşünelim. Bir bardak ele alalım. Bardak camdan olabilir plastikten olabilir mavi olabilir şeffaf olabilir. Bunlar değişir. Ama içecek tutabilme özelliği ortadan kalktığında artık bardak da ortadan kalkar. Cam olması arazdır. Rengi arazdır. Şekli belli bir sınıra kadar arazdır. İşlevle birlikte gelen nitelikler ise daha merkezdedir.
İsağoci mantığı insan zihnini şu hatadan korur. Biz çoğu zaman arazları öz zannederiz. Bir insanı mesleğiyle tanımlarız. Bir topluluğu kıyafetiyle değerlendiririz. Bir düşünceyi temsilcilerinin davranışıyla mahkum ederiz. Mantık der ki bunlar arazdır. Öz değildir. Tanım bunlarla kurulmaz.
Bu noktada beş tümelin tamamı yerli yerine oturur. Cins en geniş çerçeveyi verir. Tür belirli bir alan açar. Fasıl o alanı ayakta tutar. Hassa o alana özgü ama kurucu olmayan nitelikleri gösterir. Araz ise gelip geçici olanı işaret eder. Mantık bu ayrımı zihne yerleştirdiğinde düşünce berraklaşır.
Bir örnekle toparlayalım.
Hayvan cinstir.
İnsan türdür.
Akıllı olmak fasıldır.
Gülmek hassadır.
Sarışın olmak arazdır.
Bu sıralama bozulduğunda tanım çöker. Tanım çöktüğünde bilgi iddiası da çöker.
6. DERS
Isagoge burada hedef tanımdır. Çünkü mantık açısından ilim tanımla başlar. Tanımı olmayan bir şey bilinmiş sayılmaz. Tanım ise keyfi bir açıklama değil zorunlu bir yapıdır.
İsağoci’ye göre sahih tanım yalnızca cins ve fasıl ile yapılır. Bunun sebebi şudur. Cins tanıma ortak alanı verir. Fasıl bu alanın içindeki ayırt edici özü verir. Tür bu ikisinin birleşmesinden doğar. Hassa ve araz tanıma girmez. Çünkü biri kurucu değildir diğeri ise değişkendir.
Bunu çok sade bir örnekle kuralım. İnsan nedir sorusuna akıllı hayvandır dediğimizde mantık açısından doğru bir tanım yapmış oluruz. Hayvan cinstir. Akıllı olmak fasıldır. Bu iki unsur birleştiğinde insan türü zorunlu olarak ortaya çıkar. Ama gülen hayvandır desek tanım eksik olur. Çünkü gülmeyen insan olabilir. Sarışın hayvandır desek tamamen yanlış olur. Çünkü bu bir arazdır.
Burada zihnin yaptığı hatayı açıkça görelim. Günlük dilde tanım ile tasvir karıştırılır. Bir insanı anlatırken uzun boylu güler yüzlü öğretmen deriz. Bu bir tasvirdir. Mantık açısından tanım değildir. Çünkü bu özelliklerin hiçbiri insanı insan yapan şey değildir. İsağoci mantığı zihni bu dağınıklıktan kurtarır.
Şimdi furfuriyus ağacını bütünlüklü düşünelim. En üstte varlık vardır. Sonra cisim gelir. Sonra canlı. Sonra duyarlı. Sonra akıllı. En altta insan yer alır. Her basamakta bir fasıl eklenir. Her fasıl kavramı daraltır ve belirginleştirir. Tanım bu daraltmanın son halkasında yapılır.
Bu noktada çok önemli bir ilke ortaya çıkar. Tanım ne çok geniş ne çok dar olmalıdır. Sadece hayvan dersen insanı ayırt edemezsin. Sadece akıllı dersen melekle karışır. Akıllı hayvan dediğinde tam sınırı çizmiş olursun. Mantık buna hadd-i tam der. Yani tam tanım.
Hassa ve araz neden tanıma alınmaz sorusunu bir örnekle netleştirelim. İnsan yazı yazabilir. Bu insana özgüdür. Ama yazı yazamayan bir insan yine insandır. O halde yazı yazmak tanımın parçası olamaz. İnsan sakallı olabilir. Ama sakalsız insan da insandır. Sakal arazdır. Mantık bu ayrımı kesin çizgilerle koyar.
İsağoci’nin öğretmek istediği temel mantık artık netleşmiştir. Bilgi tanımla başlar. Tanım cins ve fasıl ile yapılır. Fasıl özü verir. Hassa özelliği gösterir. Araz geçicidir. Bu düzen bozulduğunda düşünce dağılır. Dağılan düşünce bilgi üretemez.
7.DERS
Isagoge burada furfuriyus bilinçli olarak susar ama düşünceyi harekete geçirir. Konu tümeller meselesidir. Yani cins tür ve benzeri kavramlar nerede vardır sorusu.
Soruyu çok sade kuralım. İnsan dediğimiz kavram nerede vardır. Ahmet dış dünyada vardır. Mehmet dış dünyada vardır. Ama insan kavramı nerede vardır. Sokakta insan kavramını göremezsin. O halde bu kavram yalnızca zihinde midir. Eğer yalnızca zihindeyse neden bütün insanlar aynı kavramı kurabiliyor. Eğer dış dünyadaysa neden tek tek bir insan gibi gösterilemiyor.
furfuriyus bu noktada üç soru sorar ve cevap vermez. Tümeller zihinde mi vardır yoksa dış dünyada mı. Eğer dış dünyadaysa maddi midir yoksa maddeden bağımsız mıdır. Tek tek bireylerden ayrı mı vardır yoksa onlarla birlikte mi. Bu sessizlik bir eksiklik değil bilinçli bir tercihtir. Çünkü İsağoci metafizik kurmak istemez. Mantığın sınırını korur.
Bunu günlük bir örnekle yumuşatalım. Masa kavramını düşün. Evdeki masan kırılabilir yanabilir yok olabilir. Ama masa kavramı kırılmaz. Bir masayı yok ettiğinde masa kavramı yok olmaz. Demek ki kavram ile tekil şey aynı düzlemde değildir. Ama masa kavramı da tamamen uydurma değildir. Çünkü her masa olana masa deriz. Bu da kavramın dış dünyayla bir bağının olduğunu gösterir.
İsağoci burada şu dengeyi öğretir. Mantık şunu söyler. Kavramlar zihinde bilinir. Ama dış dünyadan kopuk değildir. Zihin tekillerden aldığı ortaklığı kavram olarak kurar. Mantık bu kavramın iç yapısını inceler. Kavramın dış dünyada gerçekten var olup olmadığı sorusu artık mantığın değil metafiziğin konusudur.
Bu ayrımı netleştirelim. Mantık şunu sorar. İnsan kavramı nasıl kurulur. Hangi nitelikler tanıma girer. Hangi nitelikler dışarıda bırakılır. Metafizik ise şunu sorar. İnsanlık diye bir şey gerçeklikte var mıdır. Kelam ise şunu sorar. Bu mahiyet yaratılmış mıdır. Bu sorular birbirine karıştırıldığında düşünce bulanır.
Mahiyet ve varlık ayrımı burada görünür olur. Mahiyet bir şeyin ne olduğudur. Varlık ise o şeyin olup olmadığıdır. İnsanlık bir mahiyettir. Ahmet bu mahiyetin varlık kazanmış halidir. Mantık mahiyetle ilgilenir. Ahmet’in var olup olmaması mantığın konusu değildir. Ahmet’in insan olup olmadığı mantığın konusudur.
Ejderha kavramını düşün. Ejderha diye bir varlık dış dünyada yoktur. Ama ejderha kavramı vardır. Demek ki kavramın varlığı dış dünyadaki varlığa bağlı değildir. Ama insan kavramı hem zihinde vardır hem de dış dünyadaki tekillerle örtüşür. Mantık açısından ikisi de kavramdır. Fark onların varlık durumundadır.
İsağoci’nin burada öğrettiği temel mantık şudur. Mantık gerçek olanla hayali olanı ayırmaz. Mantık doğru tanımla yanlış tanımı ayırır. Ejderhayı kanatlı sürüngen olarak tanımlarsan mantık açısından tutarlı bir tanım yapmış olursun. Ama bu ejderhanın dış dünyada var olduğunu göstermez. Mantık ile ontoloji arasındaki sınır burada çizilir.
İsağoci evrenin ne olduğunu söylemez. Sana evren hakkında düşünürken kullandığın kavramların düzenli olup olmadığını söyler. Kavram zihindedir. Ama keyfi değildir. Zihinsel ama temelsiz değildir. Mantık bu temeli kurar.
8.DERS
İsağoci’nin neden bütün mantık kitaplarının başına konduğunu açıkça görüyoruz. Isagoci burada artık yalnızca kavramdan değil bilginin nasıl mümkün olduğundan söz ediyoruz. Çünkü İsağoci tek başına bir amaç değildir. Kıyas ve burhan için bir zemin hazırlar.
Mantığın bilgi üretme süreci üç aşamada işler. Önce kavram vardır. Sonra önerme vardır. En sonda kıyas vardır. İsağoci yalnızca birinci aşamayı ele alır. Ama bu aşama bozuksa diğer ikisi zaten çöker. Çünkü yanlış kavramla kurulan önerme doğru olamaz. Yanlış önerme ile kurulan kıyas bilgi vermez.
Bunu çok sade bir örnekle düşünelim. Balina balıktır önermesini ele alalım. Bu önerme ilk bakışta doğru gibi görünür. Ama balık kavramını yanlış kurduğun için önerme yanlıştır. Balina solungaçlı değildir. O halde balık cinsine girmez. Burada hata kıyasta değil kavramdadır. İsağoci işte bu hatayı kıyas aşamasına gelmeden engeller.
Şimdi bilgi zincirini yavaşça kuralım. Önce insan kavramını kurduk. Akıllı hayvan olarak tanımladık. Bu tanım sağlam olduğu için artık bununla önerme kurabiliriz. İnsan ölümlüdür dediğimizde ne dediğimizi biliyoruz. Çünkü insanın ne olduğunu biliyoruz. Ölümlülüğün bu tanıma uygun olup olmadığını test edebiliyoruz.
Şimdi kıyasa geçelim. İnsan ölümlüdür. Sokrates insandır. O halde Sokrates ölümlüdür. Bu kıyas doğru çalışır. Çünkü insan kavramı doğru kurulmuştur. Eğer insanı iki ayaklı canlı diye tanımlasaydık kuşlar da bu kıyasa girerdi. Kıyas şekil olarak doğru olsa bile içerik çökerdi.
İsağoci burada çok önemli bir ilkeyi sessizce öğretir. Mantık yalnızca biçim değildir. Biçim kadar içerik de önemlidir. İçerik kavramdan gelir. Kavram bozuksa biçim seni kurtarmaz. Bu yüzden İsağoci bir ön temizlik gibidir. Zihni yanlış kavramlardan arındırır.
Burada burhan kavramına da kapı açılır. Burhan zorunlu doğru bilgi veren kıyastır. Burhanın öncülleri tanımlara dayanır. Tanım sağlam değilse burhan mümkün değildir. Mesela üçgenin iç açılarının toplamı yüz seksen derecedir bilgisi bir burhandır. Ama üçgenin ne olduğunu doğru tanımlamadan bu bilgi kurulamaz.
Zor bir noktayı yine örnekle yumuşatalım. Altın erir dediğimizde bu bilgi altın kavramına dayanır. Altını sarı metal diye tanımlarsan bakır da girer. O zaman bilgi çöker. Altını belirli atomik yapıya sahip metal olarak tanımladığında bilgi sağlamlaşır. İsağoci mantığı modern bilimdeki tanım hassasiyetinin de köküdür.
İsağoci doğrudan bilgi öğretmez. Ama bilgiyi mümkün kılar. O yüzden kapı kitabıdır. Kapıdan geçmeden eve girilmez. Kavramdan geçmeden ilme girilmez.
9 DERS
İsağoci’nin nerede durduğunu açıkça anlamamız gerekir. Isagoci çünkü bu kitap neyi öğrettiği kadar neyi öğretmediği bilinmeden doğru konumlandırılamaz. Zor olan nokta tam buradadır ve bu yüzden örneklerle ilerleyeceğiz.
İsağoci bir mantık kitabıdır ama her mantık kitabı gibi sınırlıdır. O bize şunu öğretmez. İnsan gerçekten nedir. Varlık gerçekten nasıl vardır. Tanrı var mıdır. Ruh ölümsüz müdür. Bunlar metafiziğin ve kelamın sorularıdır. İsağoci bu soruların cevabını değil bu sorular sorulurken kullanılan kavramların düzgün olup olmadığını denetler.
Bunu çok basit bir örnekle düşünelim. Birisi insan ruhu ölümsüzdür dediğinde mantık hemen şu soruyu sorar. İnsan nedir. Ruh nedir. Ölümsüzlük ne demektir. Bu kavramlar net değilse cümle anlamlı görünse bile bilgi değeri taşımaz. İsağoci işte burada devreye girer. Cevap vermez ama zemini düzler.
Zor bir noktayı yavaşça açalım. Mantık doğru düşünmeyi değil tutarlı düşünmeyi garanti eder. Bir insan ejderhalar vardır diyebilir. Mantık bunu hemen yanlış demez. Mantık şunu sorar. Ejderha kavramını tutarlı tanımladın mı. Çelişki var mı. Eğer kavram çelişkisiz kurulmuşsa mantık görevini yapmıştır. Ejderhanın gerçekten var olup olmadığı artık mantığın değil ontolojinin konusudur.
Bu ayrım çok kritiktir. Çünkü çoğu zaman insanlar mantığı hakikatin kendisi sanır. Oysa mantık bir ölçektir. Terazinin doğru çalışması tartılan şeyin altın olduğu anlamına gelmez. Ama terazinin bozuk olması altın tartılamaz demektir. İsağoci bu teraziyi kurar.
Bunu günlük hayattan bir örnekle netleştirelim. Bir mahkemede hakim delilleri değerlendirir. Mantık hakimin kullandığı usul gibidir. Usul doğruysa karar anlamlıdır. Ama usul doğru diye kararın ahlaken doğru olması garanti değildir. İsağoci usul öğretir. Hakikatin kendisini değil.
Burada furfuriyus’un neden tümeller meselesinde sustuğunu daha iyi anlıyoruz. Eğer konuşsaydı mantık kitabı olmaktan çıkıp metafizik kitabına dönüşecekti. Oysa onun amacı kapıyı açmaktır. İçeri girip hangi odaya gideceğin başka disiplinlerin işidir.
İsağoci zihni disipline eder ama dünyayı açıklamaz. Kavramları temizler ama içerik yüklemez. Bu yüzden İslam düşüncesinde kelamcı da filozof da sufi de bu kitaptan başlar. Çünkü herkesin önce kullandığı dili temizlemesi gerekir.
10. DERS
İsağoci’yi gerçekten öğrenmiş bir zihin artık şunu refleks haline getirir. Bir iddia duyduğunda hemen doğru mu yanlış mı diye atlamaz. Önce şu soruyu sorar. Burada kullanılan kavramlar net mi. Aynı kelimeyle herkes aynı şeyi mi kastediyor. Tanım mı yapılıyor tasvir mi yapılıyor. Öz mü konuşuluyor araz mı.
Günlük hayattan basit bir örnek düşünelim. Birisi şunu söylesin. İnsan özgürdür. İsağoci terbiyesi almış bir zihin hemen karşı çıkmaz veya alkışlamaz. Şu soruları sorar. İnsan nedir. Özgürlük ne demektir. Buradaki özgürlük zorunlu bir nitelik mi yoksa bir durum mu. İnsan özgür olmadığında insanlıktan çıkar mı. Bu sorular cevaplanmadan cümle bilgi taşımaz.
Bir topluluk için tembeldir denildiğinde mantık şunu sorar. Tembellik burada fasıl mı araz mı. Bu özellik zorunlu mu geçici mi. Tanım mı yapılıyor yoksa gözleme dayalı bir genelleme mi. Bu ayrım yapılmadığında mantıksal hata ahlaki yargıya dönüşür.
İsağoci’nin kazandırdığı en önemli alışkanlıklardan biri tanım ile örneği ayırabilmektir. Bir insanın kötü davranışını görüp insan kötüdür demek mantık açısından geçersizdir. Çünkü tekil arazdan tümel tanım çıkarılmıştır. Bu hata günlük hayatta çok sık yapılır. İsağoci zihni bu hataya karşı eğitir.
Bir başka zihinsel dönüşüm şudur. İsağoci’den sonra zihin şunu bilir. Her doğru cümle bilgi değildir. Her tutarlı düşünce hakikat değildir. Mantık doğruluğu değil tutarlılığı garanti eder. Bu yüzden mantık bilen biri düşüncesini mutlaklaştırmaz. Sınırını bilir. Bu da entelektüel tevazu doğurur.
Bu noktada kitabın başına dönersek Porphyrios’un neden bu kadar kısa yazdığı anlaşılır. Çünkü amaç bilgi yığmak değil düşünme biçimi kazandırmaktır. Beş tümel bir ezber değildir. Bir filtre sistemidir. Zihin her kavramı bu filtreden geçirir. Cins mi tür mü. Fasıl mı hassa mı. Araz mı öz mü. Bu sorular artık otomatik hale gelir.
İsağoci’yi bitirmiş bir zihin şunu yapmaya başlar. Tartışmada sesi yükseltmez kavramları netleştirir. İtiraz ederken duyguyla değil tanımla eder. Savunurken örnekle değil özle savunur. Bu yüzden bu kitap yalnızca filozoflar için değil hukukçular kelamcılar bilim insanları ve düşünmek zorunda olan herkes için temel kabul edilmiştir.
Birisi şunu desin. Bilim her şeyi açıklar. İsağoci terbiyesi almış zihin hemen şunu sorar. Bilim nedir. Her şey derken ne kastediliyor. Açıklamak ne demektir. Bu kavramlar netleşmeden cümle ne doğru ne yanlıştır. Sadece belirsizdir. Mantık belirsizliği azaltma sanatıdır.
İsağoci mantığı ile Tanrı bilgisi nedir nasıldır ????
isagoci mantığında temel ilke şudur. Isagoci Tanrı’yı bilme meselesi Tanrı’yı tanımlama meselesiyle aynı değildir. Mantık bunu ayırarak başlar.
İlk soru şudur. Tanrı kavram mıdır. Mantık açısından evet. Çünkü insan Tanrı hakkında düşünürken tekil bir nesneyle değil bir kavramla düşünür. Bu kavram zihindedir. Ama keyfi değildir. İnsan bu kavramı varlık düzeni üzerine düşünerek kurar. Buraya kadar mantık konuşabilir.
İkinci soru. Tanrı bir cinsin türü müdür. Yani Tanrı’yı daha genel bir kavramın altına koyabilir miyiz. Mesela var olanların bir türü müdür. Mantık burada çok net bir duvar çeker. Tanrı bir cinsin altına yerleştirilemez. Çünkü cins olmak ortaklık gerektirir. Ortaklık ise çokluk gerektirir. Tanrı tasavvurunda ise mutlaklık ve benzersizlik vardır. O halde Tanrı için cins tür ilişkisi kurulamaz.
Bunu bir örnekle yumuşatalım. İnsan hayvan cinsinin bir türüdür. Çünkü başka hayvan türleri de vardır. Ama Tanrı için Tanrı cinsi diye bir şey kurarsan aynı cinsten başka Tanrılar da düşünmen gerekir. Bu da Tanrı kavramını bozar. Mantık burada durur ve der ki Tanrı tanımı cins artı fasıl yoluyla yapılamaz.
Üçüncü soru fasıl meselesidir. Tanrı’yı ayırt eden zorunlu bir nitelik var mıdır. İnsan için akıllı olmak fasıl idi. Tanrı için kudretli olmak veya bilen olmak fasıl olabilir mi. Mantık burada şunu söyler. Fasıl bir türü aynı cins altındaki diğer türlerden ayırır. Tanrı’nın aynı cins altında başka türleri yoktur. O halde kudretli olmak Tanrı’nın fasılı değildir.
Burada çok yapılan bir hatayı görelim. Tanrı her şeye kadirdir denildiğinde bu bir tanım gibi algılanır. Oysa mantık açısından bu bir tanım değil bir nitelendirmedir. Çünkü kudretli olmak Tanrı’yı başka Tanrılardan ayırmaz. Başka Tanrı yoktur. Bu yüzden Tanrı için kullanılan sıfatlar tanım kurmaz.
Şimdi hassa kavramına gelelim. Tanrı yalnızca kendisine özgü bazı niteliklere sahiptir. Mesela yaratmak. İnsan yaratamaz. Bu yalnızca Tanrı’ya özgüdür. Ama mantık açısından bu yine tanım değildir. Çünkü Tanrı yaratmadan da Tanrı’dır. Yaratma fiili Tanrı’nın zatına zorunlu olarak bağlı değildir. Bu yüzden yaratmak Tanrı için hassa gibidir.
Araz meselesi Tanrı için daha da nettir. Değişen zamanla ilgili mekana bağlı nitelikler Tanrı’ya yüklenemez. Çünkü araz değişebilir olandır. Tanrı kavramı değişmezlik içerir. Dolayısıyla Tanrı hakkında sarı büyüktür kızgındır gibi ifadeler mantık açısından araz yükleme hatasıdır. Bu tür ifadeler mecazdır literal değildir.
Burada Tanrı bilgisiyle ilgili çok önemli bir eşik ortaya çıkar. İnsan Tanrı’yı ne ile bilebilir. İsağoci mantığı der ki insan Tanrı’nın mahiyetini bilemez. Çünkü mahiyet tanım gerektirir. Tanım ise cins ve fasıl gerektirir. Tanrı’da bu yapı yoktur. O halde Tanrı’nın ne olduğu bilinemez.
Ama bu Tanrı hakkında hiçbir şey bilinemeyeceği anlamına gelmez. İnsan Tanrı’yı ne olduğu ile değil ne olmadığı ile bilir. Bu yaklaşım tenzih yoludur. Tanrı insan değildir. Cisim değildir. Zamanla kayıtlı değildir. Mekanla sınırlı değildir. Mantık burada olumsuzlama üzerinden çalışır.
Bunu bir örnekle somutlaştıralım. Gözleri bağlı bir insanı düşün. Bir cismi elleyerek tanımaya çalışıyor. Sert değil der. Küçük değil der. Yuvarlak değil der. Bu olumsuzlamalar arttıkça zihinde bir sınır oluşur. Cismi tam tanımlamaz ama ne olmadığını netleştirir. Tanrı bilgisi de böyledir.
İsağoci mantığı Tanrı bilgisini ikiye ayırır. Zihnin kurduğu Tanrı kavramı ve Tanrı’nın kendisi. Zihin kavramla çalışır. Kavram sınırlıdır. Tanrı sınırsızdır. O halde kavram Tanrı’yı kuşatamaz. Ama ona işaret edebilir. Mantık bu işaretin nerede geçerli nerede geçersiz olduğunu öğretir.
Bu noktada Tanrı’nın bilmesi meselesine dokunalım. İnsan bilir çünkü zihninde suret oluşur. Bu ilmi husulidir. Tanrı’nın bilmesi böyle değildir. Tanrı bilmek için suret kazanmaz. Çünkü Tanrı’da değişim olmaz. Bu yüzden Tanrı’nın bilmesi huduridir. Yani şeyler Tanrı’ya hazırdır. Mantık burada analoji sınırını çizer. İnsan bilmesi Tanrı bilmesine benzemez. Benzetme mecazidir.
Son bir örnekle bağlayalım. Bir mimar düşün. Binayı yapmadan önce planını bilir. Ama bu bilgi çizime bakarak oluşur. Bu husulidir. Ama bir ışık düşün. Odayı aydınlattığında eşyalar ışığın önüne gelmez. Işık onların içindedir. Tanrı bilgisi buna daha yakındır. Ama yine de tam karşılığı değildir.
Sonuç olarak İsağoci mantığı Tanrı hakkında şunu öğretir. Tanrı tanımlanamaz ama düşünülebilir. Mahiyeti bilinemez ama varlığı kavranabilir. Sıfatları tanım değildir ama işarettir. İnsan Tanrı’yı kuşatamaz ama yönünü tayin edebilir. Mantık bu sınırı aşmamayı öğretir.
Tanrı sıfatları.
Burada İsağoci mantığını bir süzgeç gibi kullanacağız. Ama en başta çok net bir ilke koymamız gerekir. Tanrı sıfatları Tanrı’yı tanımlamaz. Tanrı hakkında konuşmamıza yön verir. Bu fark anlaşılmazsa bütün mesele karışır. Burada Isagoci bize doğrudan yol gösterir.
Tanım cins ve fasıl ile yapılır. Tanrı için cins yoktur. Fasıl yoktur. O halde Tanrı’nın sıfatları tanım değildir. Mantık açısından bu kapıyı tamamen kapatıyoruz. Bundan sonra yapacağımız şey tanım değil tasniftir. Yani sıfatları türlerine ayırmaktır.
Birinci grup öz sıfatlardır. Bunlar Tanrı’dan zihinde ayrılması mümkün olmayan ve Tanrı tasavvuru kurulduğu anda zorunlu olarak düşünülen sıfatlardır. Varlık buna örnektir. Tanrı vardır dediğimizde varlık Tanrı’ya sonradan eklenmiş bir şey değildir. Bilmek de böyledir. Tanrı cahil olabilir mi sorusu mantık açısından anlamsızdır. Çünkü Tanrı kavramı zaten bilme ile birlikte düşünülür. Burada bilmek Tanrı’nın fasıldır demiyoruz. Ama Tanrı kavramı bilme olmadan da kurulamaz diyoruz. Bu yüzden bunlara öz sıfat diyoruz ama dikkat et bu öz fasıl anlamında öz değildir. Mantıksal zorunluluk anlamında özdür.
Bunu insan örneğiyle karşılaştırarak düşünelim. Akıl insanın fasıldı. Ama Tanrı için akıl bir fasıl değildir. Çünkü Tanrı bir tür değildir. Ama Tanrı için bilmek vazgeçilmezdir. Mantık burada benzerliği değil sınırı öğretir. İnsan akıllı olduğu için insandır. Tanrı bilen olduğu için Tanrı değildir. Tanrı Tanrı olduğu için bilendir.
İkinci grup izafi sıfatlardır. Bunlar Tanrı ile başka bir şey arasındaki ilişki üzerinden kurulan sıfatlardır. Yaratıcı olmak buna örnektir. Evren yokken yaratıcı sıfatı var mıydı sorusu burada çıkar. Mantık çok net konuşur. Yaratıcı olmak Tanrı’nın zatında bir değişim oluşturmaz. Değişen yaratılanların durumudur. Ama bu sıfat ilişki gerektirir. Yaratılan yoksa yaratıcı ilişkisi kurulmaz. Bu yüzden yaratıcı olmak Tanrı’nın özü değildir. Ama Tanrı hakkında doğru bir izafettir.
Bunu gündelik bir örnekle yumuşatalım. Bir öğretmeni düşün. Sınıfta öğrenci varken öğretmendir. Sınıf yokken de o kişi vardır. Öğretmenlik onun insanlığının özü değildir ama ilişkiyle ortaya çıkar. Tanrı için yaratıcı olmak buna benzer ama yine birebir aynı değildir. Benzerlik yalnızca ilişki mantığıdır.
Üçüncü grup mecazi sıfatlardır. Bunlar insan dilinin sınırından dolayı kullanılan ve doğrudan literal anlamda alınmaması gereken ifadelerdir. Tanrı gazap eder denildiğinde bu insanlardaki öfke gibi bir duygulanım değildir. Tanrı sever denildiğinde bu bir duygusal değişim değildir. Mantık burada açıkça uyarır. Duygular değişimdir. Değişim arazdır. Tanrı araz kabul etmez. O halde bu ifadeler mecazdır.
Burada çok yapılan bir hatayı örnekle açalım. Bir insan öfkelendiğinde yüzü kızar sesi yükselir iç dünyası değişir. Tanrı için böyle bir süreç düşünmek Tanrı’yı cisimleştirmektir. Mantık bunu reddeder. Ama tamamen susmak da mümkün değildir. İnsan diliyle konuşmak zorundadır. O halde mecaz kaçınılmazdır. Mantık mecazı yasaklamaz. Mecazı literal sanmayı yasaklar.
Bu üçlü ayrım yapıldığında Tanrı sıfatları berraklaşır. Öz sıfatlar Tanrı tasavvurunun zorunlu direkleridir. İzafi sıfatlar Tanrı ile alem arasındaki ilişkiyi anlatır. Mecazi sıfatlar insan dilinin sınırlı tercümeleridir. İsağoci mantığı burada zihni şu hatadan korur. Mecazi olanı öz zannetmek. İzafi olanı tanım sanmak. Öz olanı fasıl gibi düşünmek.
Şimdi burada kısa bir duraklama yapalım ve çok net bir cümle kuralım. Tanrı sıfatları Tanrı’yı kuşatmaz. Tanrı’ya işaret eder. Bu işaretin hangi türden olduğunu bilmezsek ya Tanrı’yı insanlaştırırız ya da tamamen anlamsızlaştırırız. Mantık iki uçtan da korur.
Bilgi katmanı yani insan Tanrı’yı nasıl bilir.
Korku ve umut katmanı yani neden Tanrı karşısında titrer veya bağlanır.
Ahlak katmanı yani Tanrı fikri iyi ve kötüyü nasıl kurar.
İsağoci mantığını insanlık tarihine doğru genişleteceğiz. Oradan sonra tekrar geri dönüp bütün resmi bir arada göreceğiz.
insan Tanrı ilişkisi. Burayı üç katmanda ele alacağız ve sırayı bozmayacağız. Çünkü bu katmanlar karıştırıldığında Tanrı bilgisi ya kuru bir soyutlama olur ya da saf bir duygusallığa düşer. İsağoci mantığı burada da düzen kurar. Yine zemin olarak Isagoci bakışını kullanıyoruz.
Birinci katman bilgi katmanıdır. İnsan Tanrı’yı nasıl bilir sorusu burada yer alır. Mantık açısından bu bilme doğrudan bir tanıma değildir. Çünkü Tanrı tanımlanamaz. O halde bu bilgi dolaylıdır. İnsan Tanrı’yı eserlerinden bilir. Düzen üzerinden bilir. Sebep sonuç ilişkileri üzerinden bilir. Yani insan Tanrı’yı mahiyetiyle değil fiilleriyle tanır.
Bunu çok basit bir örnekle düşünelim. Bir saat bulduğunda saati yapan ustayı görmezsin. Ama saatin düzeni sana bir ustayı zorunlu kılar. Burada usta hakkında bildiğin şey ustanın yüzü değildir. Ustanın varlığıdır. Tanrı bilgisi de böyledir. Evren düzenlidir. Düzen zihinde fail fikrini doğurur. Mantık burada yeterlidir. Ama ustanın kim olduğu sorusu artık başka bir alana geçer.
İsağoci mantığı bu noktada sınırı çizer. Tanrı vardır demek mantık açısından temellendirilebilir. Tanrı nasıldır demek ise sınırlı kalır. Çünkü nasıl sorusu mahiyet sorusudur. Mahiyet tanım ister. Tanım ise Tanrı için mümkün değildir. Bu yüzden bilgi katmanı burada durur.
İkinci katman korku ve umut katmanıdır. Bu katman genellikle bilgiyle karıştırılır. Oysa bunlar bilme biçimi değil varoluşsal tepkilerdir. İnsan Tanrı’yı sadece bilen bir varlık değildir. Aynı zamanda sınırlı olduğunu hisseden bir varlıktır. Ölüm karşısında acizlik yaşar. Gelecek karşısında belirsizlik hisseder. Bu hisler Tanrı fikrini korku ve umut eksenine taşır.
Bir örnek düşünelim. Denizin ortasında fırtınaya yakalanan bir insan. O anda denizin fiziksel yasalarını bilmesi onu kurtarmaz. Bilgi vardır ama yetmez. Bu noktada insan kendisinden büyük bir güce yönelir. Bu yöneliş mantıksal bir çıkarım değil varoluşsal bir refleksdir. Tanrı’ya dua burada başlar. Bu dua tanım içermez. Talep içerir.
Mantık burada şunu söyler. Korku ve umut Tanrı’nın varlığına delil değildir. Ama Tanrı fikrinin insan zihninde neden bu kadar güçlü olduğunu açıklar. İnsan sadece düşünen değil hisseden bir varlıktır. Tanrı tasavvuru bu iki alanın kesişiminde yaşar.
Üçüncü katman ahlak katmanıdır. Bu katman en karmaşık olanıdır. Çünkü burada Tanrı bilgisi iyi ve kötü anlayışına bağlanır. Soru şudur. İyi nedir. Kötü nedir. Bunlar Tanrı’dan mı gelir yoksa insandan mı. İsağoci mantığı burada doğrudan cevap vermez ama kavramları netleştirir.
Ahlak açısından Tanrı iki şekilde düşünülür. Birinci yaklaşımda iyi Tanrı’nın emrettiğidir. İkinci yaklaşımda Tanrı iyi olanı emreder. Mantık bu iki cümle arasındaki farkı görmeyi öğretir. Birincisinde iyilik keyfileşme riski taşır. İkincisinde Tanrı akılla ilişkilendirilir. Bu tartışma mantıkla değil ama mantıksız da yapılamaz.
Bir öğretmen düşün. Kuralları keyfi koyarsa sınıf dağılır. Ama kuralları adalet fikrine dayanarak koyarsa otorite anlam kazanır. Tanrı ahlak ilişkisinde de benzer bir gerilim vardır. Mantık burada şu uyarıyı yapar. Tanrı’yı ahlakın yerine koymakla ahlakın kaynağı olarak düşünmek aynı şey değildir.
Bu üç katmanı bir arada düşündüğümüzde tablo netleşir. Bilgi katmanı Tanrı’nın varlığına işaret eder. Korku ve umut katmanı Tanrı’ya yönelişi açıklar. Ahlak katmanı Tanrı fikrinin toplumsal ve bireysel düzen kurmadaki rolünü gösterir. Bu katmanlardan biri eksikse Tanrı tasavvuru dengesizleşir.
Buraya kadar sıra bozulmadan geldik. Önce Tanrı sıfatlarını mantıksal olarak ayırdık. Sonra insan Tanrı ilişkisini bilgi korku umut ve ahlak katmanlarında kurduk. Bir sonraki adımda bu üç katmanı tarihsel olarak okuyacağız. İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde hangi katman öne çıkmış. İlkel toplumlarda hangisi baskın. Felsefi dönemlerde hangisi ağır basmış. Dini gelenekler bu katmanları nasıl dengelemiş. Orada artık Tanrı fikrinin insanlık tarihi içindeki seyrini adım adım ele alacağız.
Şimdi üçüncü ve son büyük halkaya geçiyoruz. Tanrı fikrinin insanlık tarihi boyunca nasıl kurulduğunu üç katman üzerinden okuyacağız. Bu okuma tarih anlatısı değildir. Mantıksal bir okumadır. Aynı insan zihninin farklı dönemlerde hangi katmanı merkeze aldığını göstermeye çalışır. Burada daha önce kurduğumuz bilgi korku umut ve ahlak ayrımı sabit kalacak.
İlk aşama ilkel toplumlar aşamasıdır. Bu aşamada Tanrı tasavvurunun merkezinde korku ve umut vardır. Bilgi katmanı zayıftır. Ahlak katmanı ise dağınıktır. İnsan doğa karşısında son derece kırılgandır. Fırtına gelir ürün gider. Hastalık gelir ölüm gelir. İnsan bu olayların nedenini sistemli biçimde açıklayamaz. Ama onları durduracak veya yatıştıracak bir güce ihtiyaç hisseder.
Bu dönemde Tanrı ya da tanrılar doğrudan doğa güçleriyle özdeşleşir. Yağmur Tanrısı bereket Tanrısı savaş Tanrısı gibi. Mantık açısından bakıldığında burada ciddi bir araz yükleme vardır. Değişen doğa olayları Tanrı’nın değişimi gibi düşünülür. Ama bu aşama bir hata değil bir başlangıçtır. İnsan zihni burada henüz ayıklama yapmamaktadır. Korku ve umut baskındır.
Basit bir örnek düşünelim. Tarlasını dolu vuran bir insan bunun nedenini araştırmaz. Tanrılar kızdı der. Bu mantıksal bir açıklama değildir ama varoluşsal bir tepkidir. İsağoci mantığı bu dönemde yoktur. Ama ileride ortaya çıkacak mantık ihtiyacının tohumu burada atılır.
İkinci aşama felsefi aşamadır. Bu aşamada bilgi katmanı öne çıkar. İnsan artık doğayı gözlemler. Sebep sonuç ilişkileri kurar. Tanrı fikri doğadan ayrılmaya başlar. Tanrı artık rüzgarın kendisi değil rüzgarın sebebidir. Bu çok büyük bir zihinsel sıçramadır.
Bu dönemde Tanrı giderek daha soyut hale gelir. Değişmezlik mükemmellik zorunluluk gibi kavramlar öne çıkar. Mantık burada belirleyici olur. Tanrı için arazların kabul edilemeyeceği fark edilir. Tanrı doğmaz ölmez değişmez denir. Bu tam olarak İsağoci mantığının açtığı yoldur. Kavramlar temizlenir.
Ama bu aşamada bir risk ortaya çıkar. Tanrı aşırı soyutlaşır. Korku ve umut katmanı zayıflar. Tanrı düşünülür ama hissedilmez. Bu da Tanrı fikrini elit bir düşünceye dönüştürür. Halk için uzaklaşır. Burada ahlak meselesi henüz tam oturmaz.
Üçüncü aşama aksiyel dönem ve tektanrılı dinler aşamasıdır. Burada üç katman dengelenmeye çalışılır. Tanrı hem aşkın hem yakın olarak düşünülür. Bilgi vardır ama sınırlıdır. Korku ve umut vardır ama kör değildir. Ahlak merkezi hale gelir.
Bu dönemde Tanrı yalnızca evreni yaratan bir ilke değil iyi ile kötüyü ayıran bir otoritedir. Adalet merhamet sorumluluk gibi kavramlar Tanrı tasavvurunun merkezine yerleşir. Mantık açısından bakıldığında burada izafi sıfatlar belirginleşir. Tanrı adildir denir. Ama bu adalet insan adaleti gibi düşünülmez. Mecaz ile literal ayrımı yapılmaya çalışılır.
Bir örnekle netleştirelim. Bir kral düşün. Gücü vardır ama keyfi davranırsa zulüm olur. Ahlak katmanı güçlü olan Tanrı tasavvurunda ise güç adaletle birlikte düşünülür. Bu insan zihninin olgunlaşma aşamasıdır. Tanrı artık sadece korkulan değil hesap soran ve hesapla bağ kurulan bir varlık olarak düşünülür.
Bu üç aşamayı bir arada düşündüğümüzde şunu görürüz. Tanrı fikri sabit bir içerik değildir. Ama tamamen keyfi de değildir. İnsan zihni geliştikçe Tanrı hakkında konuşma biçimi rafine olur. İsağoci mantığı bu rafinasyonun teknik altyapısını sağlar. Hangi sıfat özdür hangisi izafidir hangisi mecazidir sorusu burada tarihsel olarak anlam kazanır.
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar. Tanrı hakkında yapılan tartışmaların çoğu içerikten değil katman karışıklığından doğar. Biri korku katmanından konuşur. Diğeri bilgi katmanından cevap verir. Üçüncüsü ahlak katmanından hüküm verir. Kavramlar netleşmeyince çatışma kaçınılmaz olur.
İsağoci mantığı bu noktada tekrar devreye girer ve der ki. Önce hangi katmanda konuştuğunu belirle. Tanrı’yı tanımlamaya mı çalışıyorsun. Tanrı’ya yönelmeyi mi anlatıyorsun. Tanrı ile ahlakı mı temellendiriyorsun. Bunlar aynı cümlede karıştırıldığında düşünce çözülür.
Buraya kadar bütün yolu sıra ile tamamladık. İsağoci’den başladık. Kavramı temizledik. Tanımı kurduk. Tanrı bilgisinin sınırını çizdik. Sıfatları ayırdık. İnsan Tanrı ilişkisini katmanlandırdık. Tarihsel seyri bu katmanlarla okuduk.
İnsan Tanrı’yı tanımlayabilir mi
Bu soruya hızlı bir evet ya da hayır cevabı vermek meseleyi karartır. İsağoci mantığıyla ilerlediğimizde soru adım adım çözülür ve cevap kendiliğinden ortaya çıkar.
Önce tanımın ne olduğunu hatırlayalım. Tanım mantıkta bir şeyin mahiyetini vermektir. Mahiyet ise o şeyin ne olduğu sorusunun cevabıdır. İsağoci’ye göre sahih tanım yalnızca cins ve fasıl ile yapılır. Yani bir şey daha genel bir alanın içine yerleştirilir ve onu o alan içindeki diğerlerinden ayıran zorunlu unsur gösterilir. İnsan akıllı hayvandır dediğimizde tam olarak bunu yaparız.
Şimdi bu ölçüyü Tanrı’ya uygulayalım. Tanrı için bir cins var mı. Yani Tanrı’yı içine koyabileceğimiz daha genel bir kavram mevcut mu. Var olanlar cinsi denebilir mi. Denemez. Çünkü var olanlar dediğimizde Tanrı ile yaratılmış olanları aynı düzleme koymuş oluruz. Bu ise Tanrı’yı mutlaklıktan çıkarır. O halde Tanrı bir cinsin türü değildir.
Cins yoksa fasıl da yoktur. Çünkü fasıl aynı cins altındaki türleri ayırır. Tanrı için aynı cins altında başka türler olmadığına göre ayırt edici unsurdan söz edilemez. Bu noktada mantık kesin bir sonuç verir. Tanrı tanımlanamaz. Çünkü tanımın şartları Tanrı için mevcut değildir.
Bu cevap Tanrı hakkında hiçbir şey söylenemez anlamına gelmez. Burada çok kritik bir ayrım yapılır. Tanımlamak başka bir şeydir. Nitelemek başka bir şeydir. Tanımlamak mahiyeti kuşatmaktır. Nitelemek işaret etmektir. İnsan Tanrı’yı tanımlayamaz ama Tanrı hakkında niteleyici konuşabilir.
Burada sıfatlar meselesi devreye girer. Tanrı bilendir denir. Tanrı kudretlidir denir. Tanrı adildir denir. Mantık açısından bunların hiçbiri tanım değildir. Çünkü bunlar Tanrı’yı başka Tanrılardan ayırmaz. Zaten başka Tanrı yoktur. Bu sıfatlar Tanrı’nın ne olduğu değil Tanrı’nın nasıl düşünüldüğü ile ilgilidir.
Bunu bir örnekle düşünelim. Güneşi tanımlamak istesen yıldızdır dersin. Ama ışık verir dediğinde tanım yapmış olmazsın. Işık vermek güneşe işaret eder ama güneşi kuşatmaz. Tanrı için kullanılan sıfatlar da böyledir. İşaret ederler ama kuşatmazlar.
İsağoci mantığı burada ikinci bir yol açar. Olumsuzlama yolu. Tanrı ne değildir sorusu. Tanrı cisim değildir. Tanrı sınırlı değildir. Tanrı değişmez. Bu olumsuzlamalar Tanrı’yı tanımlamaz ama zihnin yanlış yönlere kaymasını engeller. Buna tenzih yolu denir. Mantık açısından bu yol son derece meşrudur. Çünkü olumlu tanım yapamıyorsan yanlış olanı elemek zorundasın.
Bir örnekle bunu sadeleştirelim. Bir odayı karanlıkta düşün. Elinde fener yok. Ama duvara çarpmadığını söylüyorsun. Kapı olmadığını söylüyorsun. Pencere olmadığını söylüyorsun. Odayı tam tarif etmiyorsun ama sınırlarını daraltıyorsun. Tanrı bilgisi de böyledir. İnsan Tanrı’nın ne olduğunu söyleyemez ama ne olmadığını söyleyerek zihnini korur.
Burada insan Tanrı bilgisinin sınırı netleşir. İnsan Tanrı’yı kavramla bilir ama kavram Tanrı’yı kuşatmaz. İnsan Tanrı’yı tanımlayamaz ama Tanrı’ya yönelir. Bilgi burada tamamlanmaz. Bilgi yön tayin eder.
Tanrı’yı tanımladığını zanneden her yaklaşım Tanrı’yı insanlaştırır. Çünkü kullandığı tanım araçları insan zihnine aittir. Mantık bu hatayı önler. Aynı şekilde Tanrı hakkında hiçbir şey söylenemez diyen yaklaşım da düşünceyi kilitler. Mantık bu kilidi de açar. Konuş ama sınırını bil der.
Sonuç artık nettir. İnsan Tanrı’yı tanımlayamaz. Çünkü tanım mahiyet ister. Tanrı’nın mahiyeti insan aklıyla kuşatılamaz. Ama insan Tanrı hakkında konuşabilir. Sıfatlarla işaret edebilir. Olumsuzlamayla sınır çizebilir. Fiiller üzerinden yön bulabilir. Mantık bu konuşmanın nerede meşru nerede hatalı olduğunu öğretir.
Bu yüzden Tanrı bilgisi ne tam cehalettir ne tam bilgidir. Tanrı bilgisi yön bilgisi gibidir. İnsana istikamet verir ama hedefi kuşattırmaz. İsağoci mantığının Tanrı meselesine kattığı en büyük katkı da budur. Konuşmayı mümkün kılar ama kibri engeller.
Bir yanıt yazın