Biz evreni dünyayı olup bitenleri anlamaya çalışırken kendimizi anlamaya çalıştığımız şeyden soyutla sanki dış bir gözlemci gibi konumlandırırız.
Ameliyat yapacak doktor biziz evrende ameliyat yapacağımız hasta gibi olur bence bu bir yanılsama evrenin işleyişini kişisel bir anlam çerçevesine oturtma çabası olayları ödül ceza şans kader sebep sonuç kavramları ile açıklamaya çalışırız
Oysa gerçeklik insanın yorumlarına ihtiyaç duymadan kendi iç zorunluluğu ile hareket edip akmaya devam eder bu yüzden evreni anlamanın yolu onu insan merkezli anlatımlardan kurtarmak ile olacaktır.
Çünkü insan dış dünyayı duyulardan gelen verilerle değil içsel kültürel çeşitli inanç kodları ile kültür ile epigenetik ile yorumlayarak anlamlandırırız
mesela domuz eti domuzun görüntüsü türkiyede yaşayan müslüman lar için mide bulandırıcı ve iğrenç bir şey iken avrupada yaşayan birisi gayet lezzetli iştah açıcı bir öğün başka bir örnek etek bir kumaş parçasından yapılır Anadolu erkeği etek giymez bu bir utanç vesilesi iken İskoç erkeği için milli kıyafettir gurula giyebilir.
Örnekler çoğaltılabilir yani evren insan merkezli okunduğunda ortada evrensel bir hakikat değil kültürden kültüre coğrafyadan coğrafyaya sürekli değişen olgulardan bahsederiz
Evren dışarıdan yönlendirilen anlamlandırılan bir sistem değil kendi iç yasallığı ile işleyen TEK BİR BÜTÜNLÜKTÜR.
Evrendeki fizik yasaları tarih coğrafya kültüre göre şekillenmez sabittir evrendeki güneşin ayın hareketi mikro organizmadan makro canlılara kadar birbiri ile olan sıkı bağı ilintisi kordine çalışması evrenin aslında tek bütünlüklü bir yapı olduğunu gösterir.
Bu bütünlük içinde var olan her şey ayrı bir öz bağımsız bir varlık değil tek bir yapının farklı görünüm biçimleridir. İnsan da bu bütünün dışında değil tam anlamıyla içindedir.
İnsanın kendisini evrenden ayrı bir damla evrenin yöneticisi idare edicisi gibi değil evren bir okyanus ise insanda bu okyanusta bir damladır. Bu anlayış insanın kendisine yüklediği ayrıcalıklı konumu çözer onu daha geniş bir bağlama yerleştirir.
İnsanın evrenle bütünlüğün en önemli sonucu nedensellik ilkesinin mutlaklığı herşeyin kendi iç zorunlulukları ile hareket ediyor olması hakikatine uyandığında.
Evren raslantılar ile değil şans kader ile değil kesintisiz bir neden neden sonuç ağı ile işlediğini gösterir. Evrende her olay kendisinden önce gelen koşulların zorunlu sonucudur ve aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olanın nedenidir.
İnsanda bu sebep sonuç zincirinde bir halkadır. Bu zincirde boşluk yoktur insan çoğu zaman bu zincirin çok küçük bir parçasını gördüğü için geri kalan kısmı şans kader tesadüf yada irade gibi kavramlarla doldurur.
Halbuki bu kavramlar bilinmeyenin yerine konmuş açıklamadır. insan seçtiğini özgür iradesi olduğunu zanneder halbuki o seçimi yapmadan önce arka planda onu o seçime zorlayan inanç kültür gelenek öğreti epigenetik faktörlerin etkisini göremez. Anadoluda doğmuş büyümüş biri etek giyemez domuz etini yiyemez bunun arka planında kültürün inancın etkisi ile bunu böyle seçer
İnsan eylemlerinin kaynağını kendi içinde bağımsız özgür iradeli olarak görmeye meyillidir bir şeyi seçtiğini düşünür o seçimin arkasındaki nedenleri düşünemez.
Her istek her karar her eylem önceki deneyimlerin bedensel durumların çevresel etkilerin kültürün inancın öğretinin sayısız başka faktörün birleşiminden doğar insanın özgür olduğunu düşünmesi bu nedenleri bilmemesinden kaynaklanır eğer bu nedenleri açıkça görebilseydi eylemin başka türlü olamayacağı da anlaşılırdı.
Bu zorunluluk insanın yalnızca dış dünyasında değil insanın iç dünyasındada geçerlidir duygular çoğu zaman bağımsız ve kendiliğinden ortaya çıkan durumlar gibi algılanır oysa o duygular da belirli etkilenimlerin sonucudur. O yüzden atasöz olarak kayda geçmiş armut dibine düşer.
Fakir yoksul bir ailede doğmuş kıtlık bilinci ile büyümüş bir insan çocukluğundaki bu kıtlık bilinicini atamaz zengin olsa bile fakir olma korkusunu hep yaşar elbet istisna kaideyi bozmaz.
Bir olay beden üzerinde bir değişim yaratır bu değişimin zihindeki karşılığı bir duygu olarak ortaya çıkar insan bu süreci doğrudan deneyimlediği için duygularını kendi özüne ait ve özgür sanır duygularda nedensellik zincirinin bir parçasıdır.
Duyguların bu yapısı insanın çoğu zaman pasif bir varlık gibi yaşamasına neden olur. Çünkü nedenlerini bilmediği etkiler tarafından yönlendirilir. Öfke korku umut ya da üzüntü gibi duygular insanı sürükleyen güçler haline gelir.
Bu durumda insan kendi hayatının öznesi olduğunu düşünsede gerçekte dış etkilerin taşıdığı bir nesneye dönüşür. Bu durumdan çıkış yolu duyguları bastırmak değil onların nedenlerini anlamaktır. Çünkü anlaşılan bir duygu pasif olmaktan çıkar ve bilinçli bir kavrayışın parçası haline gelir.
İnsanın kendini anlamasında bir diğer temel mesele zihin ve beden arasındaki ilişkiye dair kurduğu yanlış ayrımdır. Çoğu düşünce geleneği zihni ve bedeni iki ayrı varlık olarak ele alır. Oysa bu ayrım gerçekte var olmayan bir bölünmenin ürünüdür.
Zihinsel olan ile fiziksel olan aynı gerçekliğin iki farklı anlatımıdır. Bedende gerçekleşen her durum zihinde bir fikir olarak karşılık bulur zihindeki her fikir de bedensel bir durumun ifadesidir. Bu iki alan arasında bir etkileşim değil, bir paralellik vardır.
Bu paralelliği kavramak insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Artık zihin ile beden arasında bir çatışma aramak yerine onların aynı sürecin iki yönü olduğunu görmek mümkün hale gelir. Bu da içsel bütünlüğü güçlendirir. İnsan kendini parçalı bir varlık olarak değil tek bir akışın farklı yönleri olarak deneyimler.
Bu anlayış iyi ve kötü gibi kavramların da yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Geleneksel anlamda iyi ve kötü mutlak ve evrensel kategoriler gibi ele alınır. Oysa bu kavramlar varlığın kendisine değil varlıklar arasındaki ilişkiye aittir.
Bir şey belirli bir varlığın gücünü artırıyorsa iyi azaltıyorsa kötü olarak adlandırılır. Bu nedenle aynı şey farklı varlıklar için farklı sonuçlar doğurabilir. Evren açısından bakıldığında ise ne iyi ne kötü vardır yalnızca olan vardır.
İnsan bu noktaya ulaştığında olaylara yüklediği duygusal anlamlar değişir. Başına gelen bir olay artık kişisel bir talihsizlik ya da ödül olarak görülmez. Bu olay daha geniş bir nedensellik ağının zorunlu bir parçası olarak anlaşılır. Bu anlayış insanı edilgen bir kabullenişe değil daha güçlü bir kavrayışa götürür. Çünkü artık enerji değiştirmeye çalışmaktan çok anlamaya yönelmiştir.
Anlamanın kendisi, insan için en yüksek etkinlik haline gelir. İnsan bir şeyi ne kadar açık ve seçik kavrarsa o kadar etkin olur. Bu etkinlik dışsal bir başarıya bağlı değildir doğrudan zihnin işleyişinden kaynaklanır. Bu nedenle anlama geçici bir haz değil daha kalıcı bir tatmin üretir. İnsan dış koşullara bağlı olmadan da bir doyum yaşayabilir hale gelir.
Bu durum, özgürlük kavramını da kökten değiştirir. Özgürlük artık keyfi seçimler yapabilme gücü olarak değil zorunluluğu kavrayabilme yetisi olarak anlaşılır. İnsan kendi doğasının ve evrenin işleyişinin zorunlu olduğunu ne kadar açık görürse o kadar özgürleşir. Çünkü artık bilinmeyenin yarattığı korkularla değil bilginin sağladığı açıklıkla hareket eder.
Bu kavrayışın en ileri noktası insanın kendini evrenin bir parçası olarak değil evrenin kendini ifade etme biçimlerinden biri olarak görmesidir. Bu noktada bireysel kimlik önemini yitirir çünkü insan kendisini daha geniş bir bütünün içinde konumlandırır. Bu bir yok oluş değil daha geniş bir varoluşa katılımdır. İnsan artık yalnızca kendi hayatını değil varoluşun genel yapısını düşünmeye başlar.
Bu düşünce insanı korku ve umut ekseninden çıkarır. Çünkü korku belirsizlikten umut ise kontrol edilemeyen bir geleceğe dair beklentiden doğar. Oysa her şeyin zorunlu olduğunu kavrayan bir zihin için ne belirsizlik ne de keyfilik vardır. Gelecek geçmişin devamıdır geçmiş ise zaten gerçekleşmiş olan zorunluluktur. Bu bakış açısı insanı duygusal dalgalanmalardan uzaklaştırır ve daha dengeli bir duruma getirir.
Sonuç olarak İnsan kendini ve evreni doğru anlamadığı sürece kendi yarattığı yanılsamaların içinde yaşar. Bu yanılsamalar özgür irade mutlak iyi ve kötü zihnin bedenden bağımsızlığı gibi düşüncelerle kendini gösterir. Oysa gerçeklik tek bir bütünün zorunlu işleyişinden ibarettir. İnsan bu işleyişi kavradığında hem kendisiyle hem de evrenle daha uyumlu bir ilişki kurar.
Bu uyum pasif bir kabulleniş değil aktif bir anlayıştır. İnsan artık olayların kurbanı değil onların nedenlerini kavrayan bir varlık haline gelir. Bu kavrayış duyguların esaretinden kurtuluşu düşüncenin berraklaşmasını ve daha dengeli bir yaşamı mümkün kılar. Gerçek özgürlük de tam olarak burada başlar.
Bir yanıt yazın