İnsan, içinde yaşadığı dünyayı olduğu gibi kabul eden bir varlık değildir; onu anlamlandırır, düzenler ve bazı unsurları diğerlerinden ayırarak yaşanabilir hale getirir. “Kutsal” dediğimiz kavram da tam olarak bu ayrımın ürünüdür. Belirli günlerin, gecelerin ya da mekânların diğerlerinden üstün, ayrıcalıklı ve dokunulmaz kabul edilmesi ilk bakışta doğrudan gerçekliğin bir parçası gibi görünür. Ancak, bu kutsallığın nesnelerin ya da zamanın doğasında bulunmadığını, insanın ona yüklediği anlamdan doğduğunu gösterir.
Eğer bir gün ya da bir mekân gerçekten tanrısal olarak belirlenmiş olsaydı, bu belirlenim evrensel olmak zorundaydı. Tanrı kavramı, yerel değil evrensel bir varlığa işaret eder. Bu nedenle tanrının belirlediği bir kutsal zaman ya da mekân varsa, bunun yalnızca belirli bir coğrafyada değil, tüm insanlık için aynı şekilde geçerli olması gerekirdi. Oysa tarihsel ve kültürel gerçeklik bunun tam tersini gösterir. Her toplum kendi kutsal günlerini üretmiş, kendi mekânlarını merkez haline getirmiştir.
Örneğin İslam dünyasında Kadir Gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı en kutsal zaman dilimleri arasında kabul edilirken Hristiyan dünyasında Noel ve Paskalya merkezi bir yere sahiptir. Aynı şekilde Yahudilikte Yom Kippur en kutsal günlerden biri olarak görülür. Bu günlerin her biri kendi inanç sistemi içinde mutlak değer taşırken, diğerleri için herhangi bir ayrıcalık ifade etmez.
Mekânlar açısından da aynı durum söz konusudur. Müslümanlar için Kâbe ve Medine, Hristiyanlar için Vatikan Hindistan’da Ganj Nehri kutsal kabul edilen yerlerdir. Ancak bu mekânların kutsallığı, evrensel bir gerçeklik olarak değil, belirli inanç sistemlerinin içinde anlam kazanan bir durumdur. Aynı yer, başka bir toplum için sıradan bir coğrafi alan olmaktan öteye geçmez.
Bu çeşitlilik, bizi doğrudan şu sonuca götürür: Kutsallık, nesnel bir özellik değil, insanın yüklediği bir anlamdır. Eğer kutsal gerçekten tanrısal olarak belirlenmiş olsaydı, bu kadar parçalı ve değişken bir yapı ortaya çıkmazdı. Bu nedenle kutsal günler ve kutsal mekânlar, tanrının işaretlediği mutlak gerçeklikler değil insanların tarihsel, kültürel ve psikolojik süreçler içinde ürettikleri anlam alanlarıdır.
İnsan neden böyle yapılar üretir? Neden bazı zamanları diğerlerinden ayırır, neden bazı yerleri dünyanın merkezi haline getirir? Bu sorunun cevabı, insanın hem psikolojik yapısında hem de toplumsal varoluşunda aranmalıdır.
İlk olarak psikolojik düzeye bakıldığında, insanın belirsizlik karşısında düzen kurma ihtiyacı belirleyici olur. Hayat, öngörülemez ve kontrol edilemez bir akış içindedir; doğum, ölüm, hastalık, kayıp gibi deneyimler insanı sürekli bir belirsizlikle karşı karşıya bırakır. Sigmund Freud bu durumu, insanın kaygıyı kontrol altına alma çabası olarak yorumlar. Ona göre tekrar eden ritüeller ve belirli zamanların özel kabul edilmesi, zihnin kaosu düzenleme girişimidir. Her yıl tekrar eden Kadir Gecesi ya da Noel gibi zamanlar, aslında akıp giden zamanı sabitleme çabasıdır. İnsan bu tekrar sayesinde kontrol duygusu kazanır.
Buna paralel olarak Carl Gustav Jung, kutsalın daha derin bir katmanına işaret eder. Ona göre insan yalnızca düzen aramaz aynı zamanda anlam ve bütünlük arar. Bu arayış, bilinçdışında bulunan arketipler aracılığıyla ortaya çıkar. Yeniden doğuş, arınma, başlangıç gibi temalar; kutsal gecelerde, bayramlarda ve ritüellerde sembolik olarak ifade edilir. Örneğin Paskalya yeniden dirilişi, Ramazan Bayramı ise arınma ve tamamlanmayı simgeler. Bu simgeler, dış dünyadan çok insanın iç dünyasına aittir.
Mekânlar söz konusu olduğunda da benzer bir psikolojik mekanizma işler. İnsan yönünü kaybetmek istemez; bu yüzden kendine merkezler kurar. Kâbe bu anlamda yalnızca bir yapı değil, yön tayin eden bir merkezdir. İnsanlar dünyanın her yerinden aynı noktaya yönelerek hem fiziksel hem de sembolik bir birlik hissi yaşar. Aynı şekilde Ganj Nehri, fiziksel bir nehir olmanın ötesinde arınma ve yeniden doğuşun sembolü haline gelir. Burada su değişmez değişen, insanın ona yüklediği anlamdır.
İkinci olarak sosyolojik düzeye geçildiğinde, kutsalın bireysel değil kolektif bir işlev gördüğü ortaya çıkar Kutsal olan şeyler, aslında toplumun kendisini temsil eder. Bir toplum, belirli günleri kutsal ilan ederek ortak bir zaman bilinci oluşturur belirli mekânları merkez haline getirerek ortak bir yön duygusu üretir. Bayramlarda yapılan ziyaretler, hac yolculukları ya da toplu ibadetler, bireyleri tek tek aşan bir birlik hissi yaratır. Bu nedenle kutsal, yalnızca “inanılan” bir şey değil, aynı zamanda “yaşanan” bir bağdır. İnsanlar Medine’yi ziyaret ettiğinde ya da Vatikan’da bulunduğunda sadece bir mekâna gitmez; aynı inancı paylaşan milyonlarca insanla sembolik bir bağ kurar. Bu bağ, kutsalın gücünü artırır ve onu vazgeçilmez hale getirir.
Aynı mekanizma yalnızca dinlerde değil, seküler dünyada da çalışır. Ulusal bayramlar, anma günleri ya da kişisel olarak önemli tarihler de benzer şekilde kutsallaştırılır. Bir toplum için bağımsızlık günü neyse, bir birey için doğum günü odur. Her ikisi de diğer zamanlardan farklı değildir; ancak yüklenen anlam onları ayrıcalıklı hale getirir.
Sonuç olarak kutsal günler ve mekânlar, insanın psikolojik ihtiyaçları ve toplumsal yapısı içinde ortaya çıkar. İnsan, belirsizliği azaltmak, anlam üretmek ve birlikte yaşayabilmek için zamanı ve mekânı böler. Bu bölme işlemi sonucunda ortaya çıkan şey ise “kutsal” olarak adlandırılır. Eğer kutsal günler ve kutsal mekânlar gerçekten tanrısal olarak belirlenmiş olsaydı, mevcut çeşitlilik ve parçalanmışlık nasıl açıklanabilirdi? Bu soruya verilecek cevap, bizi zorunlu olarak iki ihtimalle karşı karşıya bırakır ya tanrısal olan evrensel değildir ya da bu kutsallıklar tanrısal değildir.
Tanrı kavramı, klasik anlamda mutlaklık, evrensellik ve adalet ile birlikte düşünülür. Bu durumda tanrının belirlediği bir kutsallık, belirli bir coğrafyaya ya da kültüre bağlı olamaz. Örneğin Kâbe yalnızca belirli bir inanç topluluğu için merkez kabul ediliyorsa, Vatikan başka bir inanç için aynı işlevi görüyorsa ve Ganj Nehri bambaşka bir kültürde arınmanın merkezi sayılıyorsa, burada tek bir evrensel kutsallıktan söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde Kadir Gecesi, Noel ve Yom Kippur gibi zaman dilimleri, kendi bağlamlarında mutlak kabul edilirken diğerleri için hiçbir zorunluluk taşımaz.
Bu durum, kutsallığın ontolojik bir gerçeklik değil, bağlamsal bir kurgu olduğunu açıkça ortaya koyar. Çünkü ontolojik olarak gerçek olan bir şey, bulunduğu bağlama göre değişmez; evrensel olarak geçerli olur. Oysa kutsal dediğimiz şey, bağlama göre değişmekte, kültürden kültüre farklılaşmakta ve hatta zaman içinde dönüşmektedir. Bu değişkenlik, onun kaynağının dışsal değil, insan zihni ve toplumsal yapı olduğunu gösterir.
Burada önemli olan nokta şudur İnsan, kendi oluşturduğu anlamı zamanla unutma eğilimindedir. Bir toplum, belirli bir günü ya da mekânı kutsal ilan eder bu kutsallık kuşaktan kuşağa aktarılır ve sonunda sanki başlangıçtan beri varmış gibi algılanır. Bu süreçte insan, kendi kurduğu anlamı nesnel bir gerçeklik gibi yaşamaya başlar. Oysa gerçekte olan şey, insanın kendi anlam üretimini dışsallaştırmasıdır.
Bu nedenle kutsalın gücü, onun tanrısal olmasından değil, insan üzerindeki etkisinden gelir. İnsan, bu yapılar sayesinde yön bulur, belirsizlikle baş eder ve bir aidiyet hissi geliştirir. Ancak bu işlevsellik, kutsalın ontolojik olarak gerçek olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin insan hayatında güçlü bir rol oynaması, onun doğası gereği ayrıcalıklı olduğunu kanıtlamaz.
Sonuç olarak ulaşılan hüküm açıktır Dünya üzerinde tanrı için ayrıcalıklı bir mekân yoktur yine tanrı için özel olarak belirlenmiş kutsal bir zaman dilimi de yoktur. Kutsal olarak kabul edilen tüm günler ve mekânlar, insanın tarihsel, kültürel ve psikolojik süreçler içinde ürettiği anlam katmanlarıdır. İnsan, nötr bir evrende yaşamak yerine, bu evreni merkezlere ayırarak anlamlı hale getirir.
Son söz olarak şunu söylemek gerekir Kutsallık, gökten inmiş bir işaret değil, insanın dünyaya attığı bir anlamdır. İnsan, anlam üretmeden yaşayamaz kutsal da bu üretimin en yoğun biçimlerinden biridir. Ancak bu gerçeği görmek, kutsalı ortadan kaldırmaz aksine onu doğru yerine koyar: Kutsal, tanrının değil, insanın eseridir.
Bir yanıt yazın