Morfogenetik Alan Teorisi

Rupert Sheldrake’in ortaya attığı morfogenetik alan teorisi, klasik biyolojinin “formu genler belirler” önermesine köklü bir itirazdır. Bu teoriye göre doğada gördüğümüz biçimlerbir ağacın dallanma düzeni, bir embriyonun gelişimi, hatta hayvanların davranış kalıpları yalnızca fiziksel ve kimyasal süreçlerle açıklanamaz. Bunların arkasında, görünmez ama yönlendirici olan “alanlar” vardır. Sheldrake bu alanları morfogenetik (biçim oluşturucu) alanlar olarak adlandırır ve bunların zaman içinde biriken bir hafıza taşıdığını ileri sürer.

Bu yaklaşımın temel kavramı olan morfik rezonans, geçmişte oluşmuş benzer formların ve davranışların, gelecekteki benzer sistemleri etkilediği iddiasına dayanır. Yani doğa, her defasında sıfırdan başlamaz; geçmişin izleri birikir ve yeni oluşumlar bu birikimle rezonansa girer. Bu, doğayı statik yasalarla değil, alışkanlıklarla işleyen bir sistem olarak görmektir. Sheldrake’e göre doğa yasaları bile aslında değişmez değildir; zaman içinde oluşmuş alışkanlıkların sonucudur.

Bu noktayı somutlaştırmak için embriyo gelişimini ele alalım. Klasik biyolojiye göre bir embriyonun nasıl gelişeceği DNA tarafından belirlenir. Ancak Sheldrake şunu sorar: DNA yalnızca protein üretim talimatları içerir; peki bu proteinler nasıl olup da son derece karmaşık bir organizmanın uzaysal düzenini oluşturur? Bir gözün tam olması gereken yerde oluşması, bir organın doğru biçimde katman katman gelişmesi nasıl sadece kimyasal reaksiyonlarla açıklanabilir? Sheldrake’e göre burada devreye morfogenetik alan girer. Bu alan, hücrelere adeta “nereye gitmeleri” ve “nasıl organize olmaları” gerektiğini söyler. DNA ise bu sürecin sadece malzemesini sağlar, mimarı değildir.

Bir diğer örnek hayvan davranışları üzerinden verilir. Diyelim ki bir grup fareye belirli bir labirent çözme becerisi öğretiliyor. Sheldrake’in iddiasına göre, bu deney tekrarlandıkça dünyanın başka yerlerindeki fareler de aynı labirenti daha hızlı öğrenmeye başlar. Çünkü ilk öğrenen fareler, morfik alanda bir iz bırakmıştır. Bu iz, aynı türden diğer bireylerin öğrenmesini kolaylaştırır. Bu durum klasik bilimde genetik ya da çevresel aktarım ile açıklanırken, Sheldrake bunu “alan yoluyla öğrenme” olarak yorumlar.

Benzer şekilde kristal oluşumu üzerine verdiği örnekler dikkat çekicidir. Bir kimyasal bileşik ilk kez sentezlendiğinde kristalleşmesi zor olabilir. Ancak aynı kristal dünya üzerinde birkaç kez üretildikten sonra, başka laboratuvarlarda daha kolay kristalleşmeye başlar. Sheldrake bunu, kristalin morfogenetik alanının giderek güçlenmesiyle açıklar. Yani doğa, tekrar ettikçe “alışır” ve aynı formu üretmek kolaylaşır.

İnsan davranışlarına kadar uzanan daha iddialı bir yorumda ise alışkanlıkların da bireysel değil, kolektif olduğunu öne sürer. Örneğin bir becerinin satranç oynamak, belirli bir matematiksel yöntemi kavramak zamanla insanlık için daha kolay hale gelmesi, sadece eğitim sistemleriyle değil, morfik rezonansla da açıklanabilir. Yani bir şey ne kadar çok yapılırsa, yapılması o kadar kolaylaşır; çünkü evrensel bir hafızada yer eder.

Ancak burada kritik bir kırılma noktası vardır. Modern bilim, bir teorinin kabul edilmesi için ölçülebilir, tekrarlanabilir ve yanlışlanabilir olmasını şart koşar. Sheldrake’in teorisi ise bu kriterleri karşılamakta zorlanır. Morfogenetik alanların varlığı doğrudan ölçülemez, morfik rezonans deneysel olarak net biçimde izole edilemez. Bu nedenle ana akım bilim çevreleri, bu teoriyi bilimsel bir modelden çok spekülatif bir önerme olarak değerlendirir.

Bununla birlikte teorinin felsefi önemi küçümsenemez. Çünkü Sheldrake, doğayı mekanik bir makine gibi gören anlayışa karşı çıkar ve onu tarihsel, birikimli ve “alışkanlıklar üzerinden işleyen” bir süreç olarak düşünmeye zorlar. Bu, özellikle determinizm, nedensellik ve doğa yasalarının değişmezliği gibi kavramları yeniden tartışmaya açar.

Sonuç olarak morfogenetik alan teorisi, bilimsel olarak güçlü kanıtlarla desteklenmiş bir teori olmaktan uzaktır; ancak doğaya dair alışılmış düşünme biçimlerini sarsan, özellikle biyoloji ile metafizik arasındaki sınırda duran radikal bir yaklaşımdır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir