7. Mühür insanın ölümle tanrıyla ve anlamla kurduğu ilişkiyi sorgulayan varoluşsal bir anlatıdır. Film orta çağ Avrupasında veba salgınının kol gezdiği bir dönemde geçer. Haçlı seferlerinden dönen şövalye Antonius Block ölümle karşılaşır ve ölümle satranç oynamayı teklif eder. Bu oyun yalnızca hayatı uzatma çabası değildir asıl mesele ölmeden önce tanrının varlığına dair bir işaret bir kesinlik arayışıdır.
Şövalye tanrıya inanmak ister fakat suskunlukla karşılaşır. Dua eder cevap alamaz ibadet eder karşılık görmez aklı ile inancı arasında sıkışmıştır. Ölüm ise soğuk sakin ve kaçınılmaz bir gerçeklik olarak sürekli yanındadır. Satranç oyunu bu nedenle kader ile irade arasındaki gerilimin sembolüdür. İnsan yazgısını değiştiremez ama onu anlama çabasından da vazgeçmez.
Film boyunca farklı insan tipleri üzerinden ölüm karşısındaki tavırlar gösterilir. Kimi insanlar korkuyla dine sarılır kimi fanatikleşir kimi alay eder kimi ise basit bir hayatın küçük sevinçlerine tutunur. Gezgin tiyatrocu aile bu noktada önemlidir. Onlar tanrının sessizliğini çözmeye çalışmaz hayatın kendisini yaşar. Bir kase süt birkaç çilek bir çocuk gülüşü onlar için anlamın kendisidir. Şövalye bu sahnelerde ilk kez huzura yaklaşır fakat kesinlik yine gelmez.
7.Mühür adını İncil’deki kıyamet metaforundan alır. Mühür açıldığında sessizlik olur. film bu sessizliği tanrının sessizliğiyle özdeşleştirir. Film bir cevap sunmaz. Tanrı var mıdır yok mudur sorusunu çözmez. Onun yerine insanın bu soruyla nasıl yaşadığını belirsizlik içinde nasıl ahlak kurduğunu korkuya rağmen nasıl anlam aradığını gösterir.
Son sahnede ölüm herkesi alır. İnananı şüphe edeni masumu günahkarı ayırmaz. Geride kalan tek şey insanın bu kaçınılmazlık karşısında nasıl durduğudur. Ölümün kesinliğine karşı anlamın kırılganlığı ve insanın buna rağmen soru sormaktan vazgeçmemesi anlatılır.
Ölümün her şeyi iptal ettiği hayatın kendiliğinden bir anlam taşımadığı ve tanrının sessiz kaldığı bir evrende insanın aklını yitirmeden yaşamı sürdürmesi nasıl mümkün olur ???? İnsan çoğu zaman hayatı anlamlı bulduğu için değil anlam sorusunu askıya alabildiği ölçüde yaşayabilir.
Psikolojik düzlemden insan zihni mutlak hakikati arayan bir yapıda değildir. Bilinç aynı anda hem ölümlülüğü hem anlamsızlığı hem de gündelik hayatın pratik zorunluluklarını birlikte taşıyamaz. Bu nedenle zihin savunma mekanizmaları üretir. Bastırma erteleme gündelik olana yoğunlaşma alışkanlıklar ritimler tekrarlar bu işlevi görür. Freudcu gelenekte bu durum ölüm dürtüsü ile yaşam dürtüsü arasındaki gerilimle açıklanır. Sigmund Freud için insan ölümü bilir ama bu bilgi bilinçte sürekli tutulmaz aksi halde nevroz kaçınılmazdır. Normal ruh hali bir tür kontrollü körlüktür.
Viktor Frankl insanın anlam bulamadığında çöktüğünü fakat anlamın nesnel değil öznel olarak inşa edildiğini söyler. Frankla göre hayatın başlı başına bir anlamı olmayabilir ama insanın verdiği cevaplar anlam üretir. Bu cevap bir görev bir ilişki bir acıya katlanma biçimi olabilir. Anlam bulunmaz yüklenir.
Friedrich Nietzsche tanrının ölümünü bir felaket değil bir teşhis olarak ortaya koyar. Sorun tanrının yokluğu değil onun yokluğuna hazırlıksız yakalanmış olmaktır. Nietzsche ye göre kriz kaçınılmazdır. Bu krizden kaçan insan sürüye sığınır ideolojilere tutunur yeni putlar üretir. Krizi göze alan ise kendi değerlerini kurmak zorundadır. Bu kolay değildir ve herkes için mümkün de değildir.
Albert Camus a göre hayat gerçekten de anlamsızdır ve bu bir varsayım değil bir durumdur. Ölüm her şeyi siler. Tanrı susar. Evren kayıtsızdır. Camus ün çözümü anlam icat etmek değil anlamsızlığı bilerek yaşamaktır. Sisifos un kayayı yeniden yukarı itmesi gibi. İsyan umut değil ama teslimiyetsizliktir. Camus için sorgulamamak değil sorgulayarak yaşamaya devam etmek erdemdir.
Martin Heidegger ise insanın çoğu zaman bu sorularla yüzleşmediğini söyler. İnsan gündelikliğe düşer. Dedikoduya işe meşguliyete rutinlere. Ölüm bilgisi bastırılır. Ancak sahici varoluş ölümle yüzleşildiğinde başlar. Yani kriz patolojik değil varoluşsal olarak kurucudur. Sorun krize girmek değil krizden kaçmaktır.
Dinlerin başarısı tam da bu noktada ortaya çıkar. Dinler ölümle yüzleşmeyi bireysel bir yük olmaktan çıkarır. Anlamı hazır bir anlatı olarak sunar. Ahiret ödül ceza ilahi adalet kader fikri insanın taşıyamayacağı ağırlığı kolektif bir yapıya dağıtır. İnanç sorgulanmadığında psikolojik olarak son derece işlevseldir. Tarihsel yaygınlık bunun kanıtıdır. Dinler anlam üretme konusunda felsefeden daha pratiktir çünkü soru sormayı değil teslimiyeti merkeze alır.
Peki dine inanmayanlar için ne olur. Burada tek bir çözüm yoktur. Bazıları anlamı estetikte bulur sanatta üretimde düşüncede. Bazıları ilişkilerde sevgide sorumlulukta. Bazıları ise hiçbir nihai anlam bulmadan yaşamayı öğrenir. Antik dönemde Epicurus ölümü sorun olmaktan çıkararak çözer. Ölüm varken ben yokum ben varken ölüm yoktur der. Yani sorun ölüm değil, ölüm fikridir.
Sonuçta şu noktaya gelinir. İnsan sorgulamadan yaşayabiliyorsa çünkü zihni bunu askıya alabiliyordur. Sorguladığında kriz kaçınılmazdır. Din krizi kapatır. Felsefe krizi açar ama yönetmeyi öğretir. Psikanaliz krizin insan doğasının bir parçası olduğunu kabul eder. Dinsiz insan için çözüm bir kesinlik değildir. Taşınabilir bir belirsizliktir. Herkes bunu taşıyamaz. BU YÜZDEN ÇOĞUNLUK ANLAM ARAMAK YERİNE ANLAMI HAZIR OLANI SEÇMİŞTİR sorgulama düşünme inan teslim ol bu gerçekten bir konfor alanı oluşturur insanda hazır bulduğu bu konfor alanına sığınmıştır. Azınlık ise soruyla yaşamayı göze almıştır. yada anlamın peşinden koşmaya devam etmektedir ………………….
Bir yanıt yazın