Agnostisizm Nedir

Agnostisizm sözcüğü Yunanca kökenlidir. “A” olumsuzluk eki ile “gnosis” sözcüğünün birleşiminden oluşur. Gnosis, genel anlamda “bilmek” demektir; fakat burada sıradan bir bilmeden çok, daha mistik ve derin bir bilgi türü söz konusudur. Zaten “gnostik” kavramı da aynı kökten gelir. Antik Yunan’da bilgi için çoğu zaman “episteme” kullanılırken, gnosis daha içsel ve sezgisel bir bilgiye işaret eder. “A-gnosis” ise tam tersine, bilinememe durumunu ifade eder. Türkçede genellikle “bilinemezcilik” olarak çevrilir.

Bugün agnostisizm çoğunlukla din felsefesi bağlamında kullanılır. Özellikle Tanrı’nın varlığının, ruhun ölümsüzlüğünün ya da ölümden sonra yaşamın bilinemeyeceğini ifade eden bir yaklaşım olarak anlaşılır. Ancak kavramın modern kullanımını yaygınlaştıran kişi, evrim tartışmalarıyla da tanınan Thomas Huxley’dir. Huxley bir noktada kendisine şu soruyu sorar: “Ben ateist miyim, teist miyim, deist miyim, Hristiyan mıyım, materyalist miyim, idealist miyim?” Fakat bu soruların hiçbirine kesin bir cevap veremediğini fark eder. Bu nedenle kendisini “agnostik” olarak tanımlar.

Huxley’e göre çoğu düşünür, bir şekilde kesin bilgiye ulaştığını varsaymaktadır. Kimisi Tanrı’nın varlığından emindir, kimisi yokluğundan; kimisi metafizik sisteminden, kimisi materyalist açıklamalardan. Fakat Huxley kendi varoluşsal sorunlarını çözemediğini düşünür. Bu yüzden “agnostik” sözcüğünü, kesin bilgi iddiasında bulunmayan biri olarak kendisini tanımlamak için kullanır.

Buradan antik kuşkuculuğa, özellikle de S Sextus Empiricus, “Pironculuğun Esasları” adlı eserinin girişinde filozofları üç gruba ayırır. Birinci grup, hakikatin kavranabileceğini savunanlardır: Platoncular, Aristotelesçiler, Stoacılar ve Epikurosçular gibi. Sextus bunlara “dogmatik” der. İkinci grup ise hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunanlardır. Akademi kuşkucuları olarak bilinen Arkesilaos, Karneades ve benzeri düşünürleri bu gruba dahil eder. Bunlara da “negatif dogmatik” adını verir.

Üçüncü grup ise Pironcular, yani gerçek skeptiklerdir. Bunlar ne bir şeyin kesin olarak bilinebileceğini ne de kesin olarak bilinemeyeceğini söylerler. Yargıyı askıya alırlar. Sextus buna “epokhe” adını verir. Skepsis zaten Yunancada araştırmayı sürdürmek anlamına gelir. Dolayısıyla skeptik için önemli olan, sonuca varmadan araştırmayı devam ettirmektir. Bu açıdan bakıldığında, modern agnostisizm ile antik kuşkuculuk arasında ciddi bir akrabalık vardır.

Bugünkü agnostisizm, aslında Sextus’un “kavranılamazcılık” dediği yaklaşımın modern biçimi gibi görünmektedir. Üstelik bu yalnızca din alanıyla sınırlı değildir. İnsan “iyinin ne olduğunu bilmiyorum”, “güzelin ne olduğunu bilmiyorum”, “politik olarak doğrunun ne olduğunu bilmiyorum” da diyebilir. Bu durumda agnostisizm yalnızca teolojik değil, epistemolojik ve etik alanlarda da güçlü bir damar hâline gelir.

Ancak burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Radikal bilinemezcilik ile sınırlı bilinemezcilik arasındaki ayrım. Radikal bilinemezcilik, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini iddia eder. Fakat bu yaklaşım kendi içinde çelişki üretir. Çünkü “Hiçbir şey bilmiyorum” dediğiniz anda, en azından bu önermeyi bildiğinizi varsaymış olursunuz. Bu yüzden Socrates’in “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” sözü, sıradan bir ifade değil, ciddi bir felsefi inceliktir. Sokrates burada mutlak bilinemezcilikten doğacak çelişkiyi aşmaya çalışmaktadır.

Bu nedenle felsefe tarihinde daha çok sınırlı agnostisizm savunulmuştur. İnsan bazı şeyleri bilebilir, bazı şeyleri ise bilemeyebilir. Bu yaklaşım kendi içinde çelişki üretmez. Ontolojik olarak varlığın özünü bilemeyebiliriz; epistemolojik olarak bilginin sınırlarını aşamayabiliriz; etik olarak iyi ve kötünün mutlak temelini bilemeyebiliriz. Din felsefesinde ise bu yaklaşım, Tanrı’nın varlığının ya da ölüm sonrası yaşamın bilinemez olduğunu söylemeye kadar uzanır.

Gündelik yaşamda aslında sürekli “bilmiyorum” sözcüğünü kullanıyoruz. Bir insanın doğru söyleyip söylemediğini bilmiyorum deriz. Bir olayın neden gerçekleştiğini bilmiyorum deriz. Bu açıdan bakıldığında agnostik ifadeler gündelik dilde oldukça yaygındır. Felsefeyi yalnızca gündelik dil üzerinden kurmak doğru olmayabilir; fakat gündelik dil bize önemli ipuçları verir. Çünkü dilin yapısına dikkat ettiğimizde, “bilmiyorum”, “inanıyorum” ve “şüphe duyuyorum” ifadeleri arasında ilginç ilişkiler olduğunu görürüz.

Örneğin “Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyorum” cümlesini ele alalım. Bu cümleyi, hiçbir mantıksal çelişkiye düşmeden “Tanrı’nın var olduğuna inanıyorum” biçimine dönüştürebilirsiniz. Aynı şekilde “Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyorum ama var olmadığına inanıyorum” da diyebilirsiniz. Yine mantıksal bir çelişki doğmaz. Hatta “Tanrı’nın var olup olmadığı konusunda şüphe duyuyorum” dediğinizde de dilsel açıdan sorun ortaya çıkmaz.

Fakat dil çok ilginç bir ayrım yapar. “Tanrı’nın var olduğunu biliyorum ama inanmıyorum” dediğiniz anda bir çelişki oluşur. Çünkü bilgi iddiası, beraberinde bir tür kabulü de taşır. Buna karşılık “Tanrı’nın var olduğuna inanıyorum ama bilmiyorum” dediğinizde mantıksal bir problem çıkmaz. Bu yüzden bir insan kendisini “agnostik teist” olarak tanımlayabilir. Yani “Tanrı’nın varlığını kesin olarak bilmiyorum ama inanıyorum” diyebilir.

Aynı biçimde “agnostik ateist” kavramı da mümkündür. Bir insan “Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyorum ama inanmıyorum” diyebilir. Bu da kendi içinde çelişki üretmez. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bilmek ile inanmak aynı şey değildir. Dilin yapısı da bunu açık biçimde göstermektedir.

Bu nedenle mutlak agnostisizm ile sınırlı agnostisizmi birbirinden ayırmak gerekir. “İnsan hiçbir şey bilemez” dediğiniz anda paradoks ortaya çıkar. Fakat “İnsan bazı şeyleri bilemez” dediğinizde çelişki doğmaz. Hatta insanın bugün bilmediği bir şeyi, gelecekte gerekçeler ve kanıtlar ortaya çıktıkça bilebilir hâle gelmesi mümkündür. Örneğin bir arkadaşınızın doğru söyleyip söylemediğini şu an bilmiyor olabilirsiniz. Fakat zamanla kanıtlar ortaya çıktığında, artık bildiğinizi söyleyebilirsiniz.

Buradan pragmatik bir agnostisizm anlayışı da doğar. İnsan şöyle diyebilir: “Şu anda Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyorum; fakat gelecekte ortaya çıkacak kanıtlar fikrimi değiştirebilir.” Bu yaklaşım, kesin hüküm vermekten kaçınırken bilgi ihtimalini tamamen reddetmez.

Dolayısıyla birkaç farklı agnostisizm türüyle karşılaşıyoruz. Birincisi mutlak agnostisizm; yani hiçbir şeyin bilinemeyeceğini iddia eden yaklaşım. Bu kendi içinde çelişkili görünmektedir. İkincisi sınırlı agnostisizm; yani bazı şeylerin bilinebileceğini, bazı şeylerin ise bilinemeyeceğini savunan yaklaşım. Üçüncüsü agnostik teizm; “bilmiyorum ama inanıyorum” tavrı. Dördüncüsü agnostik ateizm; “bilmiyorum ama inanmıyorum” tavrı. Beşincisi ise pragmatik agnostisizm; “şu an bilmiyorum ama gelecekte ortaya çıkacak gerekçeler fikrimi değiştirebilir” yaklaşımıdır.

Burada agnostisizmin temel meselesinin bilgi problemi olduğunu görmek gerekir. Bu yüzden sürekli “bilmek”, “inanmak” ve “şüphe etmek” kavramları arasında dolaşıyoruz. Çünkü agnostisizm esas olarak bir şeyin bilgisine sahip olup olmadığımızla ilgilenir.

Peki bir şey neden bilinemez olabilir? Bunun iki temel nedeni vardır. Birincisi nesnenin doğasıdır. Nesne öyle bir şey olabilir ki insan zihninin sınırlarını aşar. David Hume bu konuda çok çarpıcı bir ifade kullanır: “Tanrı’yı bilmek için sondamız fazla kısa kalıyor.” Yani eğer Tanrı deneyimin ötesinde bir varlıksa, insanın bilişsel yetileri onu kavramaya yetmeyebilir.

İkinci ihtimal ise şudur: Nesne aslında bilinebilir olabilir; fakat insan henüz ona ulaşamamış olabilir. Örneğin Antik Yunanlılar Amerika kıtasını bilmiyorlardı. Bu, Amerika’nın ilke olarak bilinemez olduğu anlamına gelmiyordu. Sadece henüz keşfedilmemişti. Demek ki bazen bilinemezlik nesnenin doğasından değil, insanın tarihsel ve epistemik sınırlılıklarından kaynaklanabilir.

Bu nedenle agnostik bir yaklaşım savunurken iki farklı iddia ortaya çıkabilir. Birincisi ontolojik bilinemezliktir; yani nesnenin doğası gereği bilinemez olduğunu savunmak. İkincisi ise epistemik yetersizliktir; yani insanın henüz gerekli bilgi araçlarına sahip olmadığını söylemek. Bu ayrım son derece önemlidir.

Bilgi meselesine geldiğimizde klasik felsefenin oldukça meşhur bir tanımıyla karşılaşıyoruz. Geleneksel epistemolojiye göre bilgi, “gerekçelendirilmiş doğru inanç”tır. Burada özellikle önermesel bilgiden söz ediyoruz. Yani “bisiklet sürmeyi bilmek” gibi pratik becerilerden değil, “şu önerme doğrudur” türünden bilgilerden bahsediyoruz.

Klasik anlayışa göre bir şeye “bilgi” diyebilmek için üç koşul gerekir. Birinci koşul doğruluktur. Eğer bir önerme yanlışsa onu biliyor olamazsınız. Örneğin “Dünya düzdür” önermesi yanlışsa, bunu bilgi olarak savunamazsınız. Buradaki doğruluk yalnızca mantıksal doğruluk değildir; empirik doğruluk da olabilir. Yani hem mantıksal hem deneysel doğruluk bilgi için gereklidir.

İkinci koşul inançtır. Bir önermenin doğru olduğunu söylemek yetmez; aynı zamanda ona inanıyor olmanız gerekir. Zaten dil de bunu gösterir. “P doğrudur ama ben ona inanmıyorum” dediğiniz anda tuhaf bir durum ortaya çıkar. Bilgi iddiası, kaçınılmaz biçimde bir inancı da içerir.

Fakat doğruluk ve inanç yine de yeterli değildir. Çünkü hâlâ öznel alandasınızdır. Bu yüzden üçüncü koşul gerekir: gerekçelendirme. Yani kişi, ileri sürdüğü önermeyi neden doğru kabul ettiğini gösterebilmelidir. Kanıtlar, nedenler, deliller sunmalıdır. Böylece bilgi yalnızca öznel bir kanaat olmaktan çıkar ve nesnel bir temele oturur.

Ancak tam bu noktada skeptikler devreye girer. Çünkü kuşkucuların en büyük itirazı tam da gerekçelendirme koşulunadır. Skeptik şöyle sorar: “Peki senin gerekçenin gerekçesi nedir?” Bir gerekçe sunarsınız. Ardından o gerekçenin neden doğru olduğu sorulur. Sonra onun da gerekçesi sorulur. Bu süreç sonsuza kadar devam ettirilebilir.

Böylece meşhur sonsuz gerileme problemi ortaya çıkar. Eğer her gerekçe başka bir gerekçeye dayanıyorsa, hiçbir zaman kesin bir temel bulamayabilirsiniz. Bir noktada “Artık burada duruyorum” dediğinizde ise skeptik size şunu söyler: “Demek ki burada gerekçelendirmeyi bırakıp inanca geçtin.” Yani aslında bilgiye değil, temellendirilmemiş bir kabule dayanıyorsunuz.

Bu nedenle skeptik gelenek, bilginin kökten sorunlu olduğunu ileri sürer. İnsanların çoğu zaman bilgiye değil, yalnızca inançlara sahip olduğunu savunur. Modern epistemolojide bu tartışma daha da güçlenmiştir. Özellikle Edmund Gettier’in ortaya attığı problem, klasik bilgi tanımını ciddi biçimde sarsmıştır.

Gettier kısa bir makalesinde, “gerekçelendirilmiş doğru inanç”ın her zaman bilgi olmadığını göstermeye çalışır. Verdiği örneklerden biri şöyledir: Diyelim ki bir öğretim üyesi olarak sınıfa giriyorsunuz. Öğrencilerden biri sizi Ford marka bir arabayla okula getiriyor. Siz de şu önermeyi kuruyorsunuz: “Bu sınıfta en az bir kişinin Ford marka arabası var.” Önermeniz için gerekçeniz de mevcut; çünkü gözlerinizle bir öğrencinin Ford kullandığını gördünüz.

Fakat sonradan ortaya çıkıyor ki o araba aslında kiralıkmış. Buna rağmen sınıfta gerçekten Ford marka arabası olan başka bir öğrenci varmış. Yani sonuç ilginçtir: Önermeniz doğru, fakat gerekçeniz yanlış. Buna rağmen doğru sonuca ulaşıyorsunuz. Gettier tam burada şu soruyu soruyor: “Bu durumda gerçekten bilgiye mi sahipsiniz, yoksa yalnızca tesadüfen doğru çıkmış bir inanca mı?”

Bu örnek, bilgi anlayışını ciddi biçimde sarsar. Çünkü insan bazen yanlış gerekçelerle doğru sonuçlara ulaşabilir. O hâlde “gerekçelendirilmiş doğru inanç” tek başına yeterli olmayabilir.

Buna karşı çeşitli itirazlar da geliştirilmiştir. Örneğin biri şöyle diyebilir: “Peki neden gerekçeyi daha derin incelemiyoruz? Arabanın gerçekten öğrencinin olup olmadığını araştırabiliriz.” Yani gerekçelerin doğruluğunu denetleme imkânımız vardır. Bu açıdan bakıldığında Gettier problemi aşılabilir gibi görünebilir.

Fakat skeptiklerin temel itirazı yine de tamamen ortadan kalkmaz. Çünkü her yeni gerekçelendirme girişimi, yeni bir gerekçe ihtiyacı doğurabilir. Bu yüzden kuşkucuların “İnsan aslında bilmiyor, yalnızca inanıyor” iddiası modern felsefede hâlâ güçlü bir tartışma alanı olarak yaşamaktadır.

Tam da buradan hareketle agnostikler, özellikle Tanrı’nın varlığı konusunda şu tavrı geliştirirler: Teistlerin, deistlerin, panteistlerin ve ateistlerin bütün argümanlarını incelerler; fakat hiçbirini kesin biçimde ikna edici bulmazlar. Her argümanın karşısına başka bir argüman çıkabildiğini görürler. Bu yüzden epistemik açıdan kesin bir karar veremediklerini söylerler.

Agnostiğin temel iddiası şudur: Teist, Tanrı’nın var olduğunu söyler. Deist başka bir biçimde yine Tanrı’nın varlığını savunur. Panteist farklı bir metafizik yorum geliştirir. Ateist ise bütün bunların karşısına çıkarak Tanrı’nın olmadığını ileri sürer. Agnostik ise bütün bu pozisyonların argümanlarını incelediğini, fakat hiçbirinin kesin biçimde ikna edici görünmediğini söyler. Ona göre lehte ve aleyhte kanıtlar birbirine denk görünmektedir. Bu nedenle epistemik açıdan kesin bir hüküm veremez.

Burada önemli olan nokta şudur: Agnostik, inanç ile bilgiyi birbirinden ayırır. Bir insan Tanrı’nın varlığını bilmiyor olabilir; fakat yine de inanabilir. Ya da tam tersine, bilmiyor olduğu hâlde inanmıyor olabilir. Bu yüzden “agnostik teist” ve “agnostik ateist” gibi kavramlar ortaya çıkmaktadır.

Tanrı’nın varlığı lehine ileri sürülen klasik argümanları düşünelim. Örneğin teist şöyle der: “Evrene baktığımızda bir düzen görüyoruz. Düzen varsa düzenleyici bir akıl da olmalıdır.” Buna karşılık ateist şu itirazı yapabilir: “Sen yalnızca düzeni seçiyorsun. Oysa evrende deprem, hastalık, sel, ölüm, kaos ve yıkım da var. Neden bunları hesaba katmıyorsun?” Böylece teistin argümanının seçmeci olduğunu ileri sürebilir.

Daha da ileri giderek şu soru sorulabilir: “Acaba düzen gerçekten nesnelerin kendisinde mi vardır, yoksa bizim zihnimizin dünyayı algılayış biçiminden mi kaynaklanmaktadır?” Eğer düzen nesnel değil de öznel bir kategori ise, o zaman evrenden hareketle aşkın bir düzenleyiciye ulaşmak zorlaşır.

Benzer bir tartışma ilk neden argümanında da ortaya çıkar. Teist, sonsuz geriye gidişin mümkün olmadığını ve bir “ilk hareket ettirici”de durmak gerektiğini söyler. Ateist ise şu soruyu yöneltebilir: “Neden tam o noktada duruyoruz? Neden o ilk noktaya Tanrı diyoruz da madde demiyoruz?” Hatta sonsuz geriye gidişin mantıksal olarak mümkün olabileceğini de savunabilir.

Burada matematik örneği verilebilir. Matematikte artı sonsuz ve eksi sonsuz kavramlarını kullanıyoruz. Eğer matematik sonsuzluk fikri üzerine kurulabiliyorsa, neden fiziksel evren de sonsuz bir nedensellik zincirine sahip olmasın? Böylece ateist, ilk neden argümanını sorgulamaya çalışır.

Buna karşı teist de yeni bir itiraz geliştirebilir. Şöyle diyebilir: “Matematik ideal bir alandır; fakat fiziksel gerçeklik somut bir temele ihtiyaç duyar. Matematiksel sonsuzluk ile ontolojik sonsuzluğu birbirine karıştırıyorsun.” Görüldüğü gibi her argümanın karşısına başka bir argüman çıkarılabilmektedir.

Tam da bu yüzden agnostik şöyle der: “Evet, Tanrı’nın varlığı lehine de aleyhine de rasyonel görünen argümanlar vardır. Fakat bunlar epistemik açıdan beni kesin bir sonuca götürmüyor.” Dolayısıyla agnostik, “Tanrı vardır” ya da “Tanrı yoktur” demekten çok, “Bu konuda kesin bilgiye ulaşamıyoruz” demeyi tercih eder.

Fakat burada ilginç bir durum ortaya çıkar. Tarihte çok dogmatik gibi görünen bazı filozofların bile aslında ciddi ölçüde agnostik eğilimler taşıdığını görebiliriz. Bunun önemli örneklerinden biri ibni sina’dır.

İbn Sina, varlık ile mahiyet arasında ayrım yapar. Bir şeyin “var olması” başka şeydir; “ne olduğu” yani mahiyeti başka şeydir. Örneğin zihninizde bir anka kuşu tasarlayabilirsiniz. Mahiyetini tanımlayabilirsiniz; fakat bu onun gerçekten var olduğu anlamına gelmez. Demek ki “varlık” ile “mahiyet” aynı şey değildir.

İbn Sina bu ayrımdan hareketle son derece dikkat çekici bir şey söyler: “Nesnelerin hakikatine tam anlamıyla vakıf olmak insanın kudretinde değildir.” Ona göre insan nesnelerin yalnızca özelliklerini, etkilerini ve görünüşlerini bilir; fakat onların özsel hakikatini bilemez.

Hatta bu yalnızca Tanrı için değil, ateş, hava, su ve toprak gibi temel unsurlar için de geçerlidir. İbn Sina’ya göre biz ateşin ne işe yaradığını biliriz; fakat “ateşin hakikati”ni tam anlamıyla kavrayamayız. Canlılığın belirtilerini biliriz; fakat canlılığın özünü bilemeyiz. Tözün özelliklerini biliriz; fakat tözün kendisini tam anlamıyla kavrayamayız.

Burada son derece güçlü bir epistemolojik sınırlılık düşüncesi ortaya çıkar. İnsan varlıkların etkilerini, sonuçlarını ve özelliklerini bilir; fakat onların “kendinde hakikatine” ulaşamaz. Bu nedenle nesnelerin mahiyetleri konusunda filozoflar arasında sürekli anlaşmazlık doğmaktadır. Çünkü herkes farklı bir yönünü yakalamakta, fakat bütünü kavrayamamaktadır.

Bu noktada ilginç olan şudur: İbn Sina aslında Tanrı’nın varlığını kabul eder; fakat Tanrı’nın mahiyetinin bilinemeyeceğini söyler. Yani burada teizm ile agnostisizm arasında karmaşık bir birleşim ortaya çıkmaktadır.

Gazali de bu konuda büyük ölçüde İbn Sina’dan etkilenmiştir. İslam düşünce tarihinde son derece etkili bir teolog olan Gazali, Tanrı hakkında kullandığımız kavramların hakikati tam olarak ifade edip etmediğini sorgular. Örneğin “Tanrı bilendir”, “Tanrı kudret sahibidir”, “Tanrı zorunlu varlıktır” dediğimizde gerçekten Tanrı’nın ne olduğunu mu açıklamış oluyoruz? Gazali’ye göre hayır. Çünkü insan dili, aşkın bir varlığı tam anlamıyla kuşatabilecek kapasitede değildir.

Gazali bunu anlatmak için dikkat çekici örnekler verir. Bir çocuk size cinselliğin verdiği hazzın ne olduğunu sorsa, bunu doğrudan anlatamazsınız. Ancak benzetmeler kurarsınız. “Tatlı yemek gibi” dersiniz. Fakat herkes bilir ki cinsel haz ile şekerin verdiği tat aynı şey değildir. O benzetme yalnızca zihinde yaklaşık bir tasarım oluşturur.

Aynı şekilde bir çocuğa “krallık nedir?” diye açıklamaya çalıştığınızda, oyun oynarken ebe seçmeye benzer bir örnek verebilirsiniz. Ama herkes bilir ki gerçek iktidar ile çocuk oyunundaki ebe arasında çok büyük fark vardır. Dolayısıyla bu örnekler yalnızca bir teşbihtir; hakikatin kendisi değildir.

Gazali’ye göre Tanrı hakkında kullandığımız bütün sıfatlar da böyledir. “Tanrı bilir”, “Tanrı kudretlidir”, “Tanrı yaratıcıdır” dediğimizde aslında insan deneyiminden alınmış kavramları aşkın bir varlığa benzetme yoluyla aktarmaya çalışıyoruz. Fakat Tanrı’nın hakikatinin ne olduğunu gerçekten bilmiyoruz.

Burada tekrar İbn Sina’nın varlık–mahiyet ayrımına dönüyoruz. Bazı teistler şunu savunur: “Tanrı’nın var olduğunu bilebiliriz ama ne olduğunu bilemeyiz.” Yani varlığı bilinebilir, mahiyeti ise bilinemezdir.

Fakat tam bu noktada ciddi bir problem ortaya çıkar. Eğer bir şeyin ne olduğunu bilmiyorsanız, onun gerçekten o şey olduğunu nasıl anlayacaksınız? Bir varlığın mahiyetini bilmeden, onunla karşılaştığınızda onu tanıyabilir misiniz?

Bu problemi anlatmak için Nasrettin Hoca fıkrası verilir. Nasrettin Hoca evde iğnesini kaybeder fakat dışarıda, sokak lambasının altında aramaya başlar. Komşuları sorar: “Hocam iğneyi burada mı kaybettin?” Hoca cevap verir: “Hayır, evde kaybettim ama burada ışık var.”

Buradaki eleştiri şudur: Varlığını bildiğini ama mahiyetini bilmediğini söyleyen kişi, aslında Nasrettin Hoca’dan daha zor bir durumdadır. Çünkü Hoca en azından ne aradığını biliyor. Eğer siz bir şeyin mahiyetini bilmiyorsanız, onu bulduğunuzda gerçekten aradığınız şey olduğunu nasıl anlayacaksınız?

Dolayısıyla “Tanrı’nın varlığını biliyorum ama ne olduğunu bilmiyorum” iddiası ciddi bir epistemolojik sorun üretmektedir. Çünkü mahiyetini bilmediğiniz bir varlığı tanımlayamaz, ayırt edemez ve doğrulayamazsınız. Hatta tesadüfen başka bir şeyle karşılaşmış olabilirsiniz; fakat onun gerçekten aradığınız şey olup olmadığını anlayamazsınız.

Bu nedenle İbn Sina’nın yaptığı varlık–mahiyet ayrımı son derece zekice ve etkili bir metafizik tasarımdır; fakat aynı zamanda teizm ile agnostisizmi birleştiren karmaşık bir manevra olarak da görülebilir. Çünkü bir yandan Tanrı’nın varlığının bilinebileceği savunulur, diğer yandan Tanrı’nın ne olduğunun bilinemez olduğu söylenir.

Bugün pek çok teistle konuştuğunuzda da benzer bir eğilim görürsünüz. Tanrı’nın varlığı söz konusu olduğunda oldukça kesin konuşurlar; fakat Tanrı’nın mahiyeti gündeme geldiğinde hızla agnostik bir dile kayarlar. “Onun ne olduğunu tam bilemeyiz” demeye başlarlar.

Buradan şu sonuç çıkıyor: Agnostisizm yalnızca ateizme yakın bir tavır değildir. Aynı zamanda bazı teolojik sistemlerin içine de sızmış durumdadır. Hatta kimi zaman teizmin içinde gizli bir epistemolojik bilinemezcilik olarak yaşamaktadır.

Fakat agnostisizm genellikle “dürüst” ve “entelektüel olarak erdemli” bir tavır olarak sunulur. Çünkü kişi, bilmediği bir konuda kesin hüküm vermemektedir. Özellikle Tanrı gibi aşkın olduğu varsayılan bir varlık söz konusu olduğunda, insanın bilişsel yetilerinin yetersiz kaldığını kabul etmektedir.

Ancak burada son büyük problem ortaya çıkar: Agnostisizm pratik yaşamda gerçekten sürdürülebilir midir?

Agnostisizmin asıl problemi tam da burada ortaya çıkar. Teorik düzeyde, yani epistemolojik ve zihinsel düzeyde agnostisizm oldukça tutarlı ve savunulabilir görünebilir. İnsan gerçekten de bazı konularda kesin bilgiye ulaşamayabilir. Fakat mesele gündelik yaşama, pratiğe ve davranışlara geldiğinde durum değişir. Çünkü insan hayatını sürekli askıya alınmış hükümlerle sürdüremez.

Bir insan “Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyorum” diyebilir. Fakat günlük yaşamında ya inanıyormuş gibi davranır ya da inanmıyormuş gibi davranır. İbadet eder ya da etmez. Dua eder ya da etmez. Hayatını aşkın bir varlığa göre düzenler ya da düzenlemez. Dolayısıyla pratik yaşam insanı fiilen bir tarafa iter.

Bu düşünceyi anlatmak için Antik kuşkuculuk geleneğinden Piron hakkında anlatılan meşhur bir hikâye aktarılır. Pyrrho, lehte ve aleyhte kanıtların eşitliği nedeniyle yargıyı askıya almak gerektiğini savunur. Rivayete göre bir gün Piron çukura düşer. Öğrencisi hocasını çukurda görür. Fakat onu kurtarıp kurtarmaması gerektiği konusunda düşünmeye başlar. Kurtarmanın lehindeki ve aleyhindeki gerekçeleri tartar. Sürekli düşünür, fakat bir türlü karar veremez.

Sonunda sıradan insanlar gelir ve Piron’u çukurdan çıkarırlar. Daha sonra öğrencisine şöyle denir: “Bak, senin felsefenin sonucu bu oldu. Hatta hocanı bile kurtaramadın.” Hikâyenin amacı açıktır: Eğer insan sürekli yargıyı askıya alırsa, eylemde bulunamaz hâle gelebilir.

Buradan şu soru doğar: Gerçekten de yaşamımızı sürekli askıya alınmış hükümlerle sürdürebilir miyiz? Pratik hayat tamamen agnostik bir temel üzerine kurulabilir mi?

Agnostisizm teorik düzeyde mümkündür ama pratik düzeyde tam anlamıyla işlemez. Çünkü insan fiilen bir tavır almak zorunda kalır. Bu yüzden çoğu insan aslında ya agnostik teisttir ya da agnostik ateisttir.

Örneğin bir insan şöyle diyebilir: “Ben Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyorum.” Fakat eğer o kişi namaz kılmıyor, dua etmiyor, ibadet etmiyor ve hayatını tamamen dünyevi bir biçimde sürdürüyorsa, aslında davranış düzeyinde Tanrı yokmuş gibi yaşamaktadır. Bu durumda teorik olarak agnostik olduğunu söylese bile, pratikte ateizme yakın bir yaşam sürmektedir.

Aynı şekilde bir insan Tanrı’nın varlığını kesin olarak bilmediğini söylediği hâlde ibadet ediyor, dua ediyor ve hayatını ilahi bir düzene göre kuruyorsa, pratikte teistik bir tavır almış olur.

Salt agnostisizm, yani yalnızca askıda duran nötr bir konum, gündelik yaşamda sürdürülebilir değildir. İnsan yaşamı karar vermeyi, tercih yapmayı ve belirli doğrultularda hareket etmeyi zorunlu kılar. İşte bu yüzden tarih boyunca “agnostik teist” ve “agnostik ateist” gibi ara kavramlar ortaya çıkmıştır. Çünkü insanlar teorik bilinemezliği kabul etseler bile, pratik yaşamda mutlaka bir yönelim geliştirmektedirler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir