Deizmi anlamanın en iyi yolu onu önce teizmden ayırmaktır. Teistik düşüncede evrenin her anına müdahale eden aktif bir tanrı anlayışı vardır. “Tanrı dilemezse yaprak bile kıpırdamaz” sözü teizmin özünü anlatır. Evrendeki her olayın arkasında sürekli etkin olan ilahi bir irade bulunur. Yağmur yağar çünkü tanrı ister. Bir insan iyileşir çünkü tanrı izin verir. Savaşlar, felaketler, mucizeler, dualar ve kader doğrudan tanrının müdahalesiyle açıklanır.
Bu anlayışı açıklamak için kullanılan en güçlü metaforlardan biri Karagöz ve Hacivat gölge oyunudur. Perdede hareket eden figürleri görürsünüz. İnsanlar konuşuyor, hareket ediyor ve olaylar yaşanıyor gibi görünür. Fakat bütün hareketlerin arkasında görünmeyen bir el vardır. Gölge oyununda buna “hayalî” denir. İpleri tutan odur. Teistik evren anlayışında da doğa kendi başına işliyormuş gibi görünür ama her şeyin arkasında sürekli müdahale eden tanrısal bir irade vardır.
Deizm tam da bu düşüncenin eleştirisinden doğmuştur. Deizm tanrıyı bütünüyle reddetmez ancak teistik dinlerin müdahaleci tanrı anlayışına karşı çıkar. Deist düşüncede tanrı vardır fakat bu tanrı evrene sürekli müdahale eden bir varlık değildir. Evreni yaratmış, yasalarını koymuş ve sistemi kendi işleyişine bırakmıştır.
Bu düşüncenin özellikle 17. ve 18. yüzyılda yaygınlaşmasının önemli nedenleri vardır. Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketleri yaşanmış, kilisenin otoritesi sorgulanmaya başlanmış ve bilimsel gelişmeler hız kazanmıştır. Galileo, Kepler ve Newton gibi isimlerle birlikte evren artık mucizelerle değil matematiksel yasalarla açıklanmaya başlanmıştır.
Orta Çağ’ın parçalı ve sürekli müdahale edilen evren anlayışının yerine mekanik evren modeli ortaya çıkmıştır. Evren büyük bir saat gibi düşünülmeye başlanmıştır. Saatin çarkları nasıl belirli yasalarla işliyorsa doğa da aynı şekilde düzenli ve matematiksel yasalarla işlemektedir. Böyle bir evrende sürekli ilahi müdahaleye gerek olmadığı düşüncesi güç kazanmıştır.
David Hume’un verdiği saat ustası örneği bu farkı anlatmak açısından oldukça önemlidir. Bir usta düşünün. Saat yapıyor fakat saatin çalışması için sürekli müdahale etmesi gerekiyor. Çarkları düzeltmek zorunda kalıyor, sistemi sürekli yeniden ayarlıyor. Bir başka usta düşünün. O ise öyle bir saat yapıyor ki saat kendi başına kusursuz biçimde çalışıyor. Hume şu soruyu sorar: Hangi usta daha yetkindir?
Verilen cevap açıktır. Kendi kendine işleyen sistemi kuran usta daha yetkindir. Deist düşüncede tanrı da böyledir. Evreni yaratmış, yasalarını yerleştirmiş ve sistemi kendi düzeni içerisinde çalışır hale getirmiştir. Bu yüzden deist tanrı sürekli müdahale eden bir hükümdar değil, kusursuz bir mühendis gibi düşünülür.
Aydınlanma döneminde Voltaire, Thomas Paine, Rousseau ve Hume gibi düşünürlerde bu yaklaşımın izleri açık biçimde görülür. Bu düşünürler vahiy merkezli din anlayışına karşı daha rasyonel bir tanrı fikri geliştirmeye çalışmışlardır. Onlara göre insan tanrıyı anlamak için kutsal kitaplara ihtiyaç duymaz. Doğaya bakmak ve aklı kullanmak yeterlidir.
Bu yüzden deizm çoğu zaman “doğal din” ya da “rasyonel teoloji” olarak tanımlanır. Burada kutsal kitabın yerini doğa kitabı alır. İnsan doğayı inceler, evrendeki düzeni gözlemler ve buradan hareketle bir yaratıcı fikrine ulaşır. Tanrının varlığına ulaşmak için peygamber ya da vahiy zorunlu değildir.
Aslında bu yaklaşımın kökleri Antik Yunan’a kadar gider. Platon, Aristoteles, Stoacılar ve Ksenophanes gibi düşünürlerde vahye dayalı bir din anlayışı yoktur. Buna rağmen tanrı fikri üzerine yoğun biçimde düşünmüşlerdir. Evrendeki hareketten, düzenden, amaçlılıktan ve yetkinlikten hareket ederek tanrının varlığına yönelik akılsal çıkarımlar geliştirmişlerdir.
Aristoteles’in ilk hareket ettirici düşüncesi bunun örneklerinden biridir. Evrende hareket varsa bunun bir nedeni olmalıdır. Hareket ettiriciler sonsuza kadar geriye gidemez. O halde ilk hareket ettirici bir varlık bulunmalıdır. Stoacılar ise evrendeki düzenin arkasında evrensel akıl yani logos bulunduğunu düşünmüşlerdir. Daha sonra Orta Çağ düşüncesi bu antik mirası devralmış ve geliştirmiştir.
Orta Çağ boyunca hem Hristiyanlıkta hem de İslam düşüncesinde tanrının varlığını akıl yoluyla temellendirme çabası devam etti. Özellikle felsefeye yakın duran düşünürler vahiy ile akıl arasında bir ilişki kurmaya çalıştılar. Bu nedenle teoloji zamanla iki ayrı alana ayrıldı. Bir tarafta vahye dayanan teoloji vardı, diğer tarafta ise akıl yoluyla tanrıyı temellendirmeye çalışan rasyonel teoloji bulunuyordu.
Thomas Aquinas bu ayrımı en açık biçimde yapan düşünürlerden biridir. Ona göre bazı şeyler yalnızca vahiy alanına aittir. Teslis, mucizeler, İsa’nın bedenleşmesi, ayinler ve ritüeller gibi konular akıl yoluyla tam olarak kanıtlanamaz. Bunlar inanç alanıdır. Ancak tanrının varlığı, evrenin başlangıcı ya da ruhun ölümsüzlüğü gibi meseleler akıl yoluyla tartışılabilir. Çünkü bu sorular Antik Yunan’dan beri filozofların ele aldığı meselelerdir.
İslam dünyasında da özellikle Mutezile gibi akılcı ekollerde benzer düşünceler görülür. İbadetlerin ve ritüellerin vahiy alanına ait olduğu kabul edilirken tanrının varlığının akıl yoluyla çıkarılabileceği savunulmuştur. Hacca gitmek, belirli ibadetleri yapmak ya da ritüellerin ayrıntıları vahiy konusudur. Ancak evrenden hareket ederek bir yaratıcıya ulaşmak aklın alanı içerisinde görülmüştür.
Bu düşünsel miras 17. ve 18. yüzyılda deizmin gelişmesine büyük katkı sağladı. Çünkü bilimsel gelişmeler arttıkça kutsal kitapların doğaya ilişkin anlatıları sorgulanmaya başladı. Evrenin birkaç bin yıllık olduğu düşüncesi çökmeye başladı. Astronomi, fizik ve jeoloji alanındaki yeni bulgular dünyanın ve evrenin çok daha eski olduğunu gösterdi.
Özellikle Newton fiziğiyle birlikte evren büyük bir mekanik düzen olarak algılanmaya başladı. Gezegenlerin hareketi matematiksel yasalarla açıklanıyordu. Yerçekimi belirli ilkelerle işliyordu. Böyle bir evrende mucize fikri problemli hale geldi. Çünkü mucize doğa yasalarının askıya alınması anlamına geliyordu. Yasalarla işleyen mekanik bir evrende sürekli mucize fikri bilimsel düşünceyle çelişmeye başladı.
Spinoza ve Hume gibi düşünürlerde mucize eleştirisinin güçlü biçimde ortaya çıkmasının nedeni budur. Spinoza’ya göre doğa zaten tanrının düzenidir. Bu yüzden doğa yasalarının bozulması tanrının kendi düzenini bozması anlamına gelir. Hume ise mucize anlatılarının çoğunun güvenilir tanıklıklara dayanmadığını ve insanların bilinmeyen olayları kolayca doğaüstü biçimde yorumlama eğiliminde olduklarını söyler.
Bu dönemde yalnızca mucize değil kutsal kitapların kendisi de eleştiri süzgecinden geçirilmeye başlanmıştır. Spinoza’nın Tractatus Theologico-Politicus adlı eseri bu açıdan son derece önemlidir. Spinoza kutsal metinleri tarihsel belgeler olarak ele almıştır. Peygamberlerin yaşadıkları çağın kültürü, dili ve hayal gücü içerisinde konuştuklarını savunmuştur. Böylece kutsal kitapların mutlak ve değişmez ilahi sözler değil tarihsel koşulların ürünü olduğu düşüncesi yayılmıştır.
Thomas Paine gibi düşünürler ise eleştiriyi daha ileri taşımıştır. Onlara göre tanrı insanlara zaten akıl vermiştir. Eğer insan aklı iyi ile kötüyü ayırt edebiliyorsa ayrıca vahiy göndermeye gerek yoktur. Gerçekten adil bir tanrı neden yalnızca belirli insanları seçip diğer insanları onların otoritesine bağımlı hale getirsin? Bu düşünce peygamberlik kurumunun da eleştirilmesine yol açmıştır.
İbn Ravendi gibi bazı düşünürlerde de benzer bir yaklaşım görülür. Onun ünlü itirazı şöyledir: Vahiy ya akla uygundur ya da akla aykırıdır. Eğer akla uygunsa zaten vahye gerek yoktur çünkü akıl onu kendi başına bulabilir. Eğer akla aykırıysa akıl onu kabul edemez. Böylece vahyin zorunluluğu tartışmalı hale gelir.
Bir başka önemli eleştiri ise din savaşları üzerinden geliştirilmiştir. Dinlerin insanlara barış getirdiği söylenmesine rağmen tarih boyunca büyük savaşlar yaşanmıştır. Kutsal kitaplar adına insanlar birbirlerini öldürmüştür. Ebubekir er-Razi bu noktada dikkat çekici bir soru sorar: Aristoteles’in kitabı için insanların birbirini öldürdüğünü görüyor muyuz? Ama Tevrat, İncil ya da Kur’an adına savaşlar çıkmıştır. Bu yüzden bazı düşünürler vahiy temelli dinlerin insanlığı birleştirmek yerine böldüğünü savunmuştur.
Deist düşünürler tanrının adalet anlayışını da sorgulamışlardır. Eğer tanrı bütün insanları eşit yaratmışsa neden yalnızca belirli kişilere vahiy gönderiyor? Neden bir insanı peygamber seçip diğer insanları ona bağımlı hale getiriyor? Gerçekten adil bir tanrı herkese aynı ölçüde akıl vermiş olmalıdır düşüncesi öne çıkmıştır.
Bütün bu eleştiriler sonucunda deizm şu sonuca ulaşır: Tanrı vardır ancak vahiy göndermez, mucize gerçekleştirmez ve evrene sürekli müdahale etmez. Tanrı daha çok evrenin ilk nedeni ve akılsal düzenin kurucusu olarak düşünülür. Böylece teistik tanrının yerini daha soyut, daha uzak ve daha rasyonel bir tanrı anlayışı almaya başlar.
Deist düşüncede tanrı artık sürekli müdahale eden bir hükümdar değil, evrenin yasalarını kuran büyük bir mühendis gibi tasarlanır. Evreni yaratmış, işleyiş ilkelerini yerleştirmiş ve sistemi kendi düzenine bırakmıştır. Bu nedenle deizmde vahiy, peygamberlik ve mucize gibi kavramlar merkezi önemini kaybeder. Çünkü mekanik yasalarla işleyen bir evrene sürekli dışarıdan müdahale edilmesi düşüncesi rasyonel görünmez.
Teistik dinlerde tanrı aktif bir irade olarak düşünülür. Dua edildiğinde cevap verir, mucize gerçekleştirir, tarihe müdahale eder, savaşların sonucunu belirler ve insan yaşamını doğrudan yönlendirir. Deizmde ise bu anlayış büyük ölçüde terk edilir. Tanrı evrene içkin yasaları koymuştur ama artık doğa düzenini bozan olağanüstü müdahalelerde bulunmaz. Bu nedenle deist tanrıya dua etmenin, mucize beklemenin ya da peygamber aracılığıyla ilahi mesaj almanın anlamı zayıflar.
Burada önemli bir problem ortaya çıkar. Eğer tanrı evrene müdahale etmiyorsa ahiret ne olacaktır? Hesap günü nasıl gerçekleşecektir? İnsanların ödüllendirilmesi ve cezalandırılması nasıl açıklanacaktır? Deist düşünürlerin önemli bir kısmı bu sorular karşısında ikinci bir yaşam fikrine de mesafeli yaklaşmıştır. Çünkü ölüm sonrası yaşamı destekleyen güçlü bir rasyonel kanıt bulunmadığını düşünmüşlerdir.
Bu nedenle deist tanrının işlevi büyük ölçüde entelektüel bir işleve dönüşür. Teistik tanrı insanın psikolojik ve toplumsal ihtiyaçlarına cevap verirken deist tanrı daha çok evrenin neden var olduğunu açıklamak için kullanılan felsefi bir ilke haline gelir. İnsan hastalandığında ona şifa verecek bir tanrı değildir. Günahları affedecek bir yargıç değildir. Tarihe müdahale eden bir güç değildir. Daha çok evrenin başlangıcını açıklayan akılsal bir ilkedir.
Bu noktada deizm ile materyalizm arasındaki fark da tartışılmaya başlanır. Çünkü her iki yaklaşım da yasalarla işleyen bir evren kabul eder. Materyalistler bu düzenin temelinde maddeyi görürken deistler düzenleyici akılsal bir ilke olarak tanrıyı kabul ederler. Aradaki temel fark budur. Deist düşüncede evrendeki düzen bilinçli bir tasarımın ürünü olarak görülürken materyalist yaklaşım bunu doğal süreçler ve nedensel ilişkilerle açıklamaya çalışır.
Bu yüzden deizm çoğu zaman “dini alınmış tanrı fikri” ya da “rasyonelleştirilmiş tanrı anlayışı” olarak değerlendirilmiştir. Tanrı vardır fakat artık kutsal kitaplarla konuşan, peygamber gönderen, mucize gösteren ve insan yaşamına sürekli müdahale eden bir varlık değildir. Dinî yapıdan arındırılmış, daha soyut ve daha felsefi bir tanrı anlayışı söz konusudur.
Aydınlanma düşüncesinde bu yaklaşımın büyük etkisi olmuştur. Özellikle doğal hukuk, doğal ahlak ve doğal din kavramları bu dönemde güç kazanmıştır. Buradaki temel düşünce şudur: İnsan doğruyu yalnızca kutsal kitaplardan öğrenmez. Doğanın kendisi zaten bir kitaptır. İnsan aklı doğayı okuyarak ahlaki ve toplumsal ilkeleri keşfedebilir.
Teistik dinlerde kutsal kitap merkezi konumdaydı. Deist düşüncede ise kutsal kitabın yerini doğa kitabı alır. Evrene bakmak, doğanın yasalarını anlamak ve insan aklını kullanmak tanrı fikrine ulaşmak için yeterli kabul edilir. Böylece vahyin yerini akıl, mucizenin yerini doğa yasaları, peygamberin yerini ise insanın eleştirel düşüncesi almaya başlar.
Doğal hukuk anlayışı da bu düşünceden beslenmiştir. İnsan haklarının, özgürlüğün, eşitliğin ya da adaletin kaynağı yalnızca dinsel otoriteler değildir. İnsan aklı doğrudan doğruya bu değerlere ulaşabilir. Bu nedenle modern siyasal düşüncenin gelişiminde deizmin önemli etkileri olmuştur. İnsanlar ahlaki ilkelerin yalnızca kutsal metinlerden değil insan doğasından ve akıldan da çıkarılabileceğini savunmuşlardır.
Burada tanrı artık korkulan bir hükümdardan çok kozmik düzenin ilkesi haline gelir. Evrende matematiksel bir düzen vardır. Fizik yasaları işler. Doğa belirli neden-sonuç ilişkileriyle hareket eder. Deist düşünürler bu düzenin arkasında akılsal bir temel bulunduğunu düşünmüşlerdir. Bu yüzden onların tanrısı daha çok düzenin mimarı gibidir.
Ancak tam da bu nedenle deizmin toplumsal ve psikolojik etkisi teizme göre daha sınırlı kalmıştır. Çünkü teistik tanrı insanın korkularına, umutlarına ve günlük yaşamına doğrudan temas eder. İnsan dua eder, yardım ister, affedilmeyi bekler ve ilahi koruma hisseder. Deist tanrı ise daha uzak ve soyut bir varlıktır. İnsanla kişisel ilişki kurmaz. Bu nedenle deizm daha çok entelektüel çevrelerde etkili olmuş, geniş halk kitlelerinde teistik dinlerin yerini bütünüyle alamamıştır.
Sonuç olarak deizm, tanrıyı reddetmeyen fakat vahiy merkezli din anlayışını eleştiren bir düşünce biçimidir. Tanrı vardır ancak bu tanrı evrene sürekli müdahale eden teistik bir tanrı değildir. Evreni yaratmış, yasalarını yerleştirmiş ve sistemi kendi işleyişine bırakmıştır. Bu nedenle deizm modern çağın bilimsel, mekanik ve rasyonel dünya görüşü içerisinde ortaya çıkan yeni bir tanrı tasarımı olarak değerlendirilebilir.
Bir yanıt yazın