Din Ahlak ve Siyaset

Din, ahlak ve siyaset ilişkisinin Bizim kültürümüzde kadim bir geçmişi var. Bunlardan birisi gündeme geldiğinde, sanki doğal bir zorunlulukmuş gibi diğerinin de gündeme geldiği görülür. Bunun temel nedeni tanrı merkezli bakıştan bir türlü kurtulamamamızdır. Her şeyi din ve Tanrı odaklı düşünmemiz. Bizim kültürümüzde din-dünya ayrımı, bilgi-inanç ayrımı, seküler düşünce ile dini düşünce arasındaki ayrım yeterince oturmamış gibi gözüküyor. Durum böyle olunca ahlaksal, siyasal, felsefi, bilimsel aklınıza gelebilecek bütün tartışmalarda mutlaka din gündeme geliyor, mutlaka dinsel atıf yapılıyor. Bu durum dini aslında amacından saptırıyor, hantallaştırıyor.

Oysa din, ahlak ve siyaset otonom alanlardır. Her birisinin hareket noktası, seçtiği öncüller, akıl yürütme tarzları ve amaçları birbirinden oldukça farklıdır. Söz gelimi din mistik ve vicdani bir temelde bireylerin kutsalla olan ilişkisini ele alır. Ahlak ussal ve vicdani temelde değerleri ve bireyler arası ilişkileri konu edinir. Siyaset ise ortak akıl temelinde üst düzey bir yapı olarak toplumsal barış, adalet, gelişme, düzen ve güvenlik gibi olguları kendisine hedef edinir.

Bu kavramlar birbirine sokulunca ahlak ve siyaset dinden destek aramaya yönelmekte, ahlaki ve siyasi başarısızlıklar da genelde dinsel söylemin içerisine dahil edilmekte ya da dine irca edilmektedir. Yine din siyaseti araladığı için, siyaset dinden destek aramaya yönelmekte, ahlaki ve siyasi başarısızlıklar böylelikle dinsel başarısızlığa da dönüşmektedir. Siyasiler dini arkalarına aldığı için toplum vicdanında mistik ve karizmatik temeller aramaya yönelmektedir. Kuşkusuz din, ahlak ve siyasetin iç içe girmesi ve birbiri adına sömürülmesi sonu gelmez tartışmalara ve kısır çekişmelere yol açmaktadır.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki din ve ahlak birbirine karıştırılınca ne din ne de ahlak olan, dinsel ahlak diye nitelendirilen ucube bir alan ortaya çıkmaktadır. Kültürümüzde ahlak denilince daima dinle iç içe konumlandırılan bir alanmış gibi oluyor. Ahlakı hep dinle konumlandırdığımız için. Dindar olmayanların ahlakı da olmaz zannediyoruz

Oysa din otoriteleri ve teologlar ahlakın dinin bir parçası olduğunu, ahlaki değerlerin kaynağının din ya da Tanrı olduğunu sık sık ileri sürseler de, hatta din olmasaydı ahlakın olmayacağını iddia etseler de tarihsel açıdan ahlakın dinden değil, dinlerin ahlaktan doğmuş olabileceğini ya da dinlerin ahlakı kullanmış olabileceğini ileri sürmek daha makul gözükmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla bugün sahip olduğumuz tek tanrılı dinler köleci ve feodal toplumlarda ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Bu durumda göçebenin ahlakının olmadığı gibi bir sonuç çıkartmak sanırım saçma olur, gerçeğe de aykırıdır.

Ancak tarihsel süreç içerisinde özellikle Orta Çağlarda dinlerin dinsel ahlak yaratarak ahlakı yuttuğunu söylemek mümkünmüş gibi gözüküyor. Aydınlanmayla birlikte ahlakın yeniden dinden koparılarak özüne, yani laik temeline oturtulmaya çalışıldığını biliyoruz. Sanırım bu bağlamda ödev ahlakı ile ünlü Immanuel Kant’ı anımsatmakta yarar var. Zaten ahlak sözcüğü tüm dillerde vardır sözcüğün kendisi dinsel değil, insani olana gönderme yapar. Ancak bizim kültürümüzde hâlâ Orta Çağ ahlak anlayışı sürdürülmektedir ve devam etmektedir. Mustafa Kemal Atatürk döneminde nispeten filizlendirilmeye çalışılan ahlak anlayışı sonradan din tarafından yeniden yutulmuş gibi gözükmektedir.

Ahlakın dinselleşmesi karanlıklara ve düşünsel açmazlara yol açmaktadır. Çünkü ahlak dinselleşince, ahlak tanrısallaştığı için insani temelini ve amacını da büyük ölçüde yitirmektedir. Dinsel ahlak, Batı felsefesinde Kant’tan beri sıklıkla denildiği gibi pek çok sorunu beraberinde getirmektedir. Bunlardan bazılarını açmakta yarar vardır.

İlk olarak dinsel ahlakın zümre ahlakına dönüşmesi ve ayrımcılığı tetiklemesi her zaman olasıdır. Bunu akıldan uzak tutmamak gerekir. Bu ilginç bir durumdur. Zira dinler kendilerini genelde evrensel olarak konumlandırsalar da diğer din mensuplarına ve inançsızlara, yani “kafir” diye niteledikleri insanlara karşı bir ötekileştirme içinde olurlar ve çoğu kez onlara karşı ahlaki bir sorumluluk da hissetmezler. Nadiren tersi durumlarla da karşılaşmak mümkündür. Hatta onları ikincilleştirir ve kimi zaman onlara yaşam hakkı bile tanımazlar. İslam’daki müşriklerin öldürülmesi yargısıyla mürtedin yani dinden dönenin yaşam hakkı olup olmadığı tartışması bunun ilginç bir örneğidir. Bu nadirattan da değildir; oldukça yaygın bir durumdur.

Söz gelimi Gazali, “El İktisad fi’l İtikad” adlı yapıtında kılıçla iman, inançsızın yaptığı iyilikler, düşman hükümdarının öldürülmesi, inançsız birinin eşiyle zina edilmesi ve benzeri örnekler üzerinde dururken çok ilginç bir şey söyler. Müslüman bedenini ateşte yakmak şer olduğu halde kafirin bedenini yakmak hayırdır ve şerri def etmektir. Fakat İslam’ı kabul ettiği anda o insanın ateşte yakılması şerre dönüşür. Yine bir Müslüman kralı öldürmek şerdir yani kötüdür; ancak Hristiyan bir kralı öldürmek şer değil, aksine hayırdır.

Aynı durumun aynı din içinde ortaya çıkmış mezhepsel, cemaatsel ve gündelik deneyimlerde de yaşandığını biliyoruz. Nitekim biri diğerini zındık saymakta ve diğerine karşı etik sorumluluğu çoğu kez hiçe saymakta, diğerine karşı acımasız davranmakta, hatta onu dinsizlikle suçlamaktadır. Mezhep kavgalarını düşünürseniz, aynı din içinden çıkmış mezheplerin ve bu mezheplere mensup insanların birbirlerini öldürdüklerini görüyoruz. Bunun en güçlü kanıtı geçmişte Hristiyan dünyasında yaşanmış, günümüzde ise İslam dünyasında hâlâ devam eden Ortadoğu’daki mezhep, tarikat ve cemaat kavgalarıdır.

Dolayısıyla dinsel ahlak, evrenselleşme konusunda gerçekten sorun yaşayan bir ahlakmış gibi gözükmektedir. İkincisi, dinsel ahlakın genelde çıkara dayandırılmasıdır. Burada çıkar daha çok Allah’ın rızası, cennete girme, cehennemden kurtulma gibi öte dünya odaklı çıkarlardır. Bu öte dünyacı anlayış çıkarı bir alışkanlık haline getirdiği için işi Allah için öldürmeye, Allah için yakmaya değin vardırabilmektedir.

Ayrıca Müminler kardeştir şiarı mezhep, cemaat ve tarikat üyeleri arasında kardeşliğe dönüştürülmekte onlara hakları olmayanı vermek ahlaki bir kılığa da büründürülmektedir. Çatışmanın ve çeşitli ayrımcılıkların en temel nedenlerinden birisi bu olsa gerektir.

Üçüncüsü, dinsel ahlakın gevşekliğe yol açmasıdır. Hemen tüm dinlerde şefaat, tövbe, günah çıkartma ya da günahtan arınma gibi yapılar vardır. Bu ise ahlaki değerlerle ilgili bir gevşekliğe yol açıyor. Kabaca şöyle düşünülüyor: Nasıl olsa tövbe ederim, günah çıkarırım. Ya da Hacca gidersiniz, bütün günahlardan arınırsınız. Ne de olsa ölüme değin tövbe etme, hacca gitme ya da günahlardan arınma vaktiniz vardır demektir. Tarihte kalmış ve değerlerde eşari öznelciliği savunmuş bir İslam mezhebi olan Mutezile’nin şefaat ve benzeri yapıları ahlaksızlığı tetiklediği fikrini ileri sürerek karşı çıkması hakikaten ilgi çekicidir. Büyük olasılıkla salt teorik tartışmalara değil, aynı zamanda gözleme dayalı bir yargıyı da dile getiriyor olmalıdır.

Dördüncüsü, ahlakla ilgisi olmayan şeylerin ahlak kılığına bürünmesidir. Dinin metafizik dogmalarıyla ahlak kuralları iç içe geçmiş bir vaziyette bulunduğu için dindar kişiler, ahlakla ilgisi olmayan bir dogmayı inkar etmeyi bile ahlaka aykırıymış gibi algılayabilmektedirler. Ayrıca dinsel dogmaların devamı için gerekli olan bazı ritüeller, ibadetler etik davranışlarmış gibi insanlara telkin edilebilmektedir. Mesela bir Müslüman namaz ve oruç ibadetlerini yerine getirip ahlaklı insan kategorisine girdiğini düşünmektedir ve bunları yerine getirmeyen Müslüman eksik kategorisine sokulmaktadır. Aynı durum içki için de sık sık tartışma konusu yapılmaktadır. İçmeyenler ahlaklı, içenler ahlaksızmış gibi lanse edilmektedir. Oysa içkinin ahlaki bir tartışmada yeri ne kadar vardır.

Beşincisi, dinsel ahlakın ahlakı dinsel buyruğa indirgediği için ahlaki değerler üzerinde kafa yormayı, onların ontolojik ve epistemolojik statüsünü tartışmayı da bir şekilde engellemesidir. Bu buyrukçu durum, ahlakın kaynağını insanın dışına ittiği için insanın etik özne olmasına, eylemlerinin yükümlülüğünü ve sorumluluğunu üstlenmesine de ket vuruyor. İnanan kişi buyruğu çoğu kez düşünmeden yerine getiriyor ve doğan sonuçları üstlenmiyor. Daha da kötüsü, dinsel ahlak dinsel metinlerde yer alan tarihsel koşullu buyrukların düşünülmeden aynen uygulanmasına yol açtığı için modern değerleri benimsemeyi de güçleştiriyor. Ahlaki değerler durağanmış, değişmezmiş gibi bir algıya da yol açıyor.

İslam dünyasında hâlâ devam eden, Orta Çağlarda oluşturulmuş kadına yönelik ahlaki cendereler, kadının ikincilleştirilmesi ve nesneleştirilmesi, namus göstergesi haline getirilmesi, kadının özneleşmesinin engellenmesi; işte bu tarihsel koşullu buyrukların literal algısının sonucudur. Dinsel ahlakın dışsalcı ve buyrukçu yapısı etik öznenin inşasını imkansızlaştırırken, yeni değer üretimini de kösteklemektedir. Aslında değerler nesnel koşulların bir uzantısıdır. Nesnel koşullar değiştiğinde ona uygun yeni ahlaki değerler üretiyoruz. Manevi şeyler maddi şeylerden tümüyle kopuk değildir.

Dinsel ahlakın, yani dışsalcı ve buyrukçu ahlakın bu türden sakıncalarına rağmen bizim eğitim sistemimizin temeline oturtulması hakikaten oldukça düşündürücüdür. Oysa basit bir gözlem bile dindarların pekala ahlaksızlık yapabildiğini, dinsizlerin ise pekala seküler temelde ahlaki davranabildiğini göstermektedir. Çünkü dinle ahlak arasında kopmaz zorunlu bir bağ bulunmamaktadır. Din ile ahlak arasında bağ kurulup eğitim aracılığıyla bu pompalanınca, namaz kılan, oruç tutan ve bunları göstere göstere yapan, yani dindeki adıyla münafıklık yapanlar, hakları olmadığı halde ahlaki bir zırh kazanmakta; insanların gözünü boyamaktan bu işten en çok çıkar elde eden grubu oluşturmaktadır.

Din ve siyaset birbirine karıştırılınca daha vahim bir tablo ortaya çıkmaktadır. Din adına kandırılma, din adına sömürülme, din adına yanlışı meşrulaştırma, din adına dokunulmazlık zırhına bürünme, din adına dindaşına ayrımcılık yapma gibi pek çok vahim durum ortaya çıkmaktadır. Daha derinlerde ise iş, sanki hak-batıl savaşına dönüştürülmekte; seküler olanlar şeytanlaştırılmakta ve dindarlar melekleştirilmektedir. Toplumda sürekli bir kutuplaştırma siyaseti güdülmektedir. Din ile ahlaksal olan arasında bağ kurulduğu için seküler olanlar ahlaktan yoksunmuş gibi sunulmaktadır.

Bu siyaset gereğince dine dayanan siyasiler, her türden ahlaki ihlallerini, adaletsizliklerini ve yolsuzluklarını örtmekte; bunları deşifre eden olursa bunu şeytani bir komplodaymış gibi lanse etmektedir. Daha da kötüsü, muhafazakar kesimlerin kendi grubu içindeki etik dışı ahlaksızlıkları, Kol kırılır yen içinde kalır anlayışıyla saklamaya yönelmesi ve açığa çıktığında ise savunmaya geçmesidir. Bu durumun içerisine girenler genelde şöyle bir akıl yürütmede bulunuyorlar Çaldığını gözümle görsem yine de diğerine karşı onu savunurum. Niye? Çünkü o bizden.”

Kutuplaştırma, ötekileştirme ve şeytanlaştırma siyasetine uygun biçimde konumlanan gruplar ve bu gruplarla çıkar ilişkisi içinde olan kimi entelektüeller, Bal tutan parmağını yalar, Devlet malı deniz, yemeyen keriz, Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar gibi safsata söylemlerle kuramsal ve eylemsel değerleri hiçe sayanları bizden diyerek savunabilmektedir. İşte bu noktada siyaset adına tüm değerlerin hiçe sayıldığı bir noktaya varılmaktadır ve Friedrich Nietzsche’nin deyişiyle söylersek toplumsal açıdan bir nihilizme, yine toplumsal açıdan bir çöküşe doğru toplum gitmektedir.

Din, ahlak ve siyasetin bilinçsizce iç içe örülmesi ya da iç içe sokulması, biri adına diğerinin sömürülmesi, insani değerleri ve toplumu yavaş yavaş yozlaştırmakta, toplumsal çürümeye yol açmaktadır. Bu durum söz konusu kavramların otonom varlığını zedelediği gibi, bu kavram ve kurumların güvenilirliğini de tehdit etmektedir.

Tek çözüm ahlakın ahlak olarak, felsefi düzeyde konumlandırılması dinin içsel bir zenginlik, Tanrı’yla vicdani bir bağ olarak görülmesi ve siyasetin ise dinsel ve ahlaksal söylemler yerine toplumsal adalet, toplumsal eşitlik, barış, güven, düzen ve toplumsal mutluluğun yaygınlaştırılması gibi konulara yoğunlaşmasıdır. Ekonomik başarısızlıkları ve güvenliğe ilişkin zaafları maskelemek için dini kullanmak değil. Bir toplum teorik ve pratik açıdan arınmak ve kendisiyle hesaplaşmak istiyorsa siyasette dindar görünerek oy avcılığı yapan, eğitim sistemi aracılığıyla dindar eşittir ahlaklı formülünden medet uman, hakları olmadığı halde ahlak zırhına bürünmeye çalışan, dini kullanarak dindar olduğunu lanse edip ahlaki zırh giymeye yönelen siyasetçileri nihai olarak tedavülden kaldırmalıdır.

Bu da yetmez dini ve ahlaki değerlerin siyasette araçsallaştırılmasına da dur denmelidir. İnsanları dinli-dinsiz, Alevi-Sünni ya da herhangi bir cemaate mensup gibi yapay ayrımlarla değil teorik ve pratik erdemleriyle değerlendirmeyi öğrenmek gerekir. Türk toplumu ya bunu başaracak ya da yozlaşmasını sürdürecek.

Din her şeye sokulduğu sürece masumiyetini yitiriyor. Bütün kötülükleri meşrulaştıran, maskeleyen bir araca dönüşmeye başlıyor. Böyle olunca din ve vicdan hürriyeti de zedelenmeye başlıyor. Çünkü inanç adına sömürülme, inanç adına ötekileştirme, inanç adına politik cendere altına girme gibi durumlar yaşanmaya başladığında, bu olumsuzluğun altında kalan insanlar o inançları eleştirmeye yöneliyorlar.

Din, ahlak ve siyaset birbirine karıştırıldığında hem din kendi manevi özünü kaybetmekte, hem ahlak insani ve evrensel temelinden uzaklaşmakta, hem de siyaset adalet ve liyakat yerine kutsal söylemler üzerinden meşruiyet üretmeye başlamaktadır. Ahlakın dinsel buyruğa indirgenmesi bireyin etik sorumluluğunu zayıflatırken, siyasetin dini araçsallaştırması toplumsal kutuplaşmayı, yozlaşmayı ve çürümeyi derinleştirmektedir. Bu nedenle sağlıklı bir toplum için ahlakın felsefi ve insani bir zeminde, dinin vicdani ve bireysel bir alanda, siyasetin ise hukuk, adalet ve toplumsal yarar ekseninde konumlandırılması en doğrusu olacaktır. Bu kavramları net ve kesin bir şekilde birinden ayırmak gerek

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir