Düşünüyorum öyleyse varım

Düşünüyorum öyleyse varım diyen Descartes gerçekten neyi kastetmiştir sorusu bugün hâlâ geçerliliğini korur. Gerçekten düşünüyor muyuz gerçekten var mıyız sorusu modern bilimin ve felsefenin kesiştiği noktada yeniden ortaya çıkar.

Kuantum fiziğine göre madde diye adlandırdığımız şey mutlak ve katı bir gerçeklik değildir. Atom altı aleme inildiğinde birbirinden tamamen farklı görünen bütün varlıkların aynı özden doğduğu anlaşılır. Madde parçacıkların ve enerjinin farklı biçimlerdeki tezahüründen ibarettir.

Modern bilimin ortaya koyduğu tabloya göre madde ile enerji birbirinden ayrılamaz bir bütündür ve biri diğerine dönüşebilir. Evrende gördüğümüz tüm çeşitlilik tek bir hakikatin farklı görünümleridir. Enerji var olur şekil alır çözüldüğünde yeniden enerjiye döner.

Bu bakımdan varlık alemi özünde bir enerji birlikteliğidir. Bir şey alemin tamamıdır ve alemdeki her şey de bir şeydir. Kuantum perspektifinden bakıldığında her şey enerjiden ibarettir ve hiçbir varlığın özü diğerinden farklı değildir. Bu noktada varlık ve yokluk düşünce ve bilinç sorusu yeniden sorulmak zorunda kalır. Öyleyse biz var mıyız yok muyuz gerçekten düşünüyor muyuz

Bu problemi şimdilik askıya alarak düşünüyorum öyleyse bir insan olarak varım önermesiyle devam edilebilir. Bu kabul bizi insanın ne olduğu sorusuna götürür.

İnsanı anlamak için onu tanımlayan temel boyutlara bakmak gerekir. İnsan tek bir açıdan kavranabilecek basit bir varlık değildir. O hem bedensel hem zihinsel hem de ruhsal yönleriyle çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Biyolojik olarak insan canlılar dünyasında homo sapiens adıyla bilinen bir türdür. Temel amacı hayatta kalmak ve neslini sürdürmektir. Açlık susuzluk barınma güvenlik ve cinsellik en temel ihtiyaçlarıdır. Onu diğer canlılardan ayıran fark bu ihtiyaçları karşılamak için karmaşık araçlar teknolojiler ve kültürler üretebilmesidir.

İnsan yalnızca bedenden ibaret değildir. Aynı zamanda bilinç ve zihin taşıyan bir varlıktır. Düşünür hayal eder plan yapar geçmişi hatırlar geleceği kurgular. Sevinç korku öfke merhamet gibi duygular yaşar. En ayırt edici özelliği kendi üzerine düşünebilmesidir. Ben kimim sorusu bu noktada doğar.

İnsan doğası gereği topluluk halinde yaşar. Tek başına var olamaz. Dil insanın en güçlü aracıdır ve hem iletişimi hem kültürü taşır. Toplum içinde değerler kurallar yasalar ve ahlak sistemleri oluşur. İnsan birey olarak var olsa da ancak toplumla birlikte gelişir ve anlam kazanır.

İnsan yalnızca biyolojik ve toplumsal ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Anlam amaç kutsal olan ve Tanrı fikri gibi sorularla ilgilenir. Tarihin her döneminde mitolojiler dinler ve felsefi öğretiler üretmiştir. Bu yönüyle insan anlam arayan canlı olarak tanımlanabilir. Biyolojisi onu hayatta tutar. Psikolojisi ona bilinç ve düşünme gücü verir. Toplumsallığı ona aidiyet ve düzen kazandırır. Ruhsallığı ise varoluşunun anlamını sorgulamasını sağlar. Bu boyutlar birbirinden koparılamaz.

İnsan nüfusuna bakıldığında insanların büyük çoğunluğu hayatını biyolojik boyutta sürdürür. Psikolojisi ve toplumsal davranışları da çoğu zaman bu birinci boyutun hizmetindedir. Hayatta kalmak geçinmek güvenliğini sağlamak temel motivasyon haline gelir. Buna karşılık çok küçük bir azınlık dördüncü boyuta yani ruhsallığa kapı aralar. Bu noktada sorular başlar. Ben kimim burada ne yapıyorum nereye gidiyorum öldükten sonra ne olacak hayatın anlamı nedir. İnsanlık tarihi boyunca sorulan bu sorular her çağda yeniden üretilir. Biz de kendi çağımızın bilgisi ve insanın gelişimiyle bu sorulara yeni cevaplar aramaya devam ederiz.

İnsanı anlamak için yalnızca ne olduğuna değil ne yaptığına da bakmak gerekir. İnsan eylemleriyle var olur. Her davranışının ardında bilinçli ya da bilinçsiz bir amaç yatar. Bu amaçlar farklı düzlemlerde ortaya çıksa da belirli temel yönelimler etrafında toplanır. İnsan öncelikle yaşamak ister. Yeme içme barınma ve korunma gibi davranışlar bu ihtiyaca yöneliktir. Bu ihtiyaçları karşılamak için üretir çalışır ve topluluklar kurar.

İnsanın en güçlü güdülerinden biri neslini sürdürmektir. Aile kurumunun temelinde bu dürtü bulunur. Toplumların değerleri inançları ve yasaları çoğu zaman bu sürekliliği koruma amacı taşır. Bunun yanında insan yalnızca yaşamakla yetinmez haz almak ister. Yemek eğlence sanat oyun ve cinsellik bu yönü besler. Haz yaşamı katlanılabilir kılar fakat kontrolsüz hale geldiğinde insanı esir alır.

İnsan çevresine hükmetme eğilimindedir. Doğayı kontrol altına alır hayvanları ehlileştirir teknoloji geliştirir. Toplumsal ilişkilerde de güç bir hedef ve aynı zamanda bir çatışma kaynağıdır. Ancak tüm bu yönelimlerin ötesinde insan neden sorusunu soran tek varlıktır. Neden yaşıyorum neden ölüyorum bu hayatın gayesi nedir gibi sorular insanı dine felsefeye sanata ve mitlere yöneltir. Herkes bu soruları sormaz fakat soranlar insanlık tarihinin büyük dönüşümlerini gerçekleştirenlerdir.

İnsan çoğunlukla yaşamak çoğalmak haz almak ve güç elde etmek amaçlarıyla hayatını sürdürür. Azınlık ise anlam arayışını seçer. Dördüncü boyuta geçen insan bu beşinci yolun peşindedir.

İnsanı tanımlayan en çarpıcı özelliklerden biri çelişkilerle dolu oluşudur. İnsan aynı anda birbirine zıt yönler taşır. Aklıyla düşünen planlayan bir varlıktır ama tutkularına ve dürtülerine yenik düşebilir. Akıl düzen ister tutku özgürlük ve haz arar. Bu gerilim insanı hem yaratıcı hem yıkıcı kılar. İnsan sanat ve bilim yoluyla harikalar yaratır ama aynı zamanda savaşlar ve şiddet yoluyla dünyayı harap eder. İnşa eden eller yıkan ellere dönüşebilir.

İnsan topluma muhtaçtır ama bireyselliğini kaybetmekten korkar. Özgür olmak ister fakat aynı zamanda ait olma ihtiyacı duyar. Sevebilen tek varlıktır ama aynı zamanda nefret edebilir kıskanabilir yok etmek isteyebilir. Sevgi bağ kurar nefret koparır. İnsan tarihi bu iki duygunun çatışmasıyla şekillenir.

İnsan öleceğini bilen tek canlıdır. Bu bilgi derin bir korku yaratır ama aynı zamanda hayatı değerli kılar. Ölümden kaçmak ister fakat ölümlü olduğunu bilmeden de anlam arayamaz. İnsanı insan yapan yalnızca aklı ya da duyguları değil bu çelişkilerin tamamıdır. O aynı anda hem göğe bakar hem yere bağlıdır. Hem yaratıcı bir ruh taşır hem yıkıcı bir güç barındırır. Bu çelişkiler olmasaydı insan belki daha huzurlu olurdu fakat sanat felsefe ve inanç da ortaya çıkmazdı.İnsanın çelişkileri onun laneti olduğu kadar armağanıdır da.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir