Hegel’den Önce Varlık Problemi ve Hegel’in Çıkış Noktası
Ontoloji, felsefenin en eski ve en temel araştırma alanlarından biridir. Ontolojinin sorduğu soru “Varlık nedir?” felsefenin en karmaşık problemidir bu soru. Çünkü günlük hayatta “vardır” dediğimiz her şey aslında sürekli değişmektedir. İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Bir tohum ağaca dönüşür, demir paslanır, su buhar olur, dağlar aşınır, yıldızlar doğar ve yok olur. Eğer her şey değişiyorsa, gerçekten var olan şey nedir? Değişen şey mi gerçektir, yoksa değişmeden kalan bir öz mü vardır? İşte ontolojinin asıl problemi burada başlar.
Antik Yunan filozofları bu soruya birbirinden oldukça farklı cevaplar verdiler. Bir tarafta, varlığın değişemeyeceğini savunan filozoflar bulunurken diğer tarafta değişimin evrenin en temel ilkesi olduğunu düşünenler vardı. Bu iki yaklaşım yüzyıllar boyunca birbiriyle mücadele etti ve her biri gerçeğin yalnızca bir yönünü açıklayabildi.
Parmenides’e göre gerçek varlık hiçbir şekilde değişemezdi. Çünkü değişmek, bir şeyin başka bir şeye dönüşmesi demektir. Eğer bir şey başka bir şeye dönüşüyorsa artık eski şey değildir. Ona göre gerçek varlık doğmaz, yok olmaz, artmaz, eksilmez ve hareket etmez. Çünkü bunların hepsi değişim anlamına gelir. Gerçek olan, tam ve eksiksiz olandır. Bu nedenle değişim yalnızca duyularımızın bize oynadığı bir oyundur. İnsanlar değişim gördüklerini sanırlar ama akıl bize gerçek varlığın değişmediğini söyler.
Buna karşılık Herakleitos tam tersini savundu. Ona göre evrende değişmeyen hiçbir şey yoktur. Ateş nasıl sürekli yanarak kendisini değiştiriyorsa bütün evren de aynı şekilde sürekli akış içindedir. İnsan aynı nehirde iki kez yıkanamaz; çünkü ikinci kez suya girdiğinde ne nehir artık aynı nehirdir ne de insan aynı insandır. Burada Herakleitos’un anlatmak istediği şey yalnızca fiziksel değişim değildir. Ona göre gerçeklik bizzat değişimin kendisidir. Evren durağan değil, canlı ve hareketli bir süreçtir.
Bu iki filozofun söyledikleri ilk bakışta birbirini tamamen çürütüyor gibi görünür. Fakat dikkatle düşünüldüğünde ikisinin de haklı olduğu yönler vardır. Gerçekten de çevremizdeki her şey değişmektedir. Fakat aynı zamanda değişimin içinde devamlılık da vardır. Bir insan bebekken sahip olduğu bedenle yaşlılığındaki beden aynı değildir. Hücreleri değişmiş, düşünceleri değişmiş, karakteri olgunlaşmış, hatta vücudundaki atomların önemli bir kısmı bile zamanla yenilenmiştir. Buna rağmen o kişiye hâlâ aynı insan deriz. Demek ki hem değişim vardır hem de değişimin içinde korunan bir süreklilik bulunmaktadır.
İşte Hegel’in dikkati tam olarak bu noktaya yönelir. Ona göre önceki filozoflar gerçeğin yalnızca tek tarafını görmüşlerdir. Parmenides yalnızca değişmeyeni, Herakleitos ise yalnızca değişimi merkeze almıştır. Oysa gerçeklik bunlardan yalnızca biri değildir. Gerçeklik hem değişimi hem de sürekliliği aynı anda içinde taşır. Asıl sorun bunlardan hangisinin doğru olduğunu seçmek değil, ikisinin nasıl aynı sistem içinde açıklanabileceğini göstermektir.
Bu problem yüzyıllar boyunca farklı şekillerde çözülmeye çalışıldı. Platon değişmeyen ideaları gerçek kabul ederek değişen dünyayı onların eksik bir kopyası olarak açıkladı. Aristoteles ise değişimin bizzat varlıkların içinde bulunan potansiyeller sayesinde gerçekleştiğini savundu. Modern dönemde Descartes düşünceyi, Spinoza tek cevheri, Leibniz monadları, Hume ise nedenselliğin kendisini tartışmaya açtı. Sonunda Kant, insanın şeylerin kendisini bilemeyeceğini, yalnızca zihnin düzenlediği görünüşleri bilebileceğini söyleyerek ontolojiyi bambaşka bir noktaya taşıdı.
Hegel’e göre işte tam bu noktada felsefe çıkmaza girmiştir. Eğer Kant haklıysa insan hiçbir zaman gerçek varlığa ulaşamayacaktır. Çünkü zihnin dışında kalan gerçeklik sonsuza kadar bilinemez olarak kalacaktır. Hegel bu sonuca kesin biçimde karşı çıkar. Ona göre düşünce ile varlık birbirinden kopuk iki ayrı alan değildir. İnsan aklı, evrenin işleyişine tamamen yabancı değildir. Tam tersine, düşüncenin mantığı ile gerçekliğin mantığı aynı yapıya sahiptir. Bu yüzden akıl, yalnızca dünyayı seyreden bir araç değil, gerçekliğin kendi hareketini kavrayabilen bir yetidir.
Hegel’in bütün ontolojisi işte bu iddia üzerine kurulacaktır. Ona göre varlık donmuş bir nesne değildir. Varlık kendi içinde hareket eden, gelişen, çelişkiler üreten ve bu çelişkileri aşarak daha yüksek bir düzeye ulaşan canlı bir süreçtir. Bu nedenle ontoloji, yalnızca “Ne vardır?” sorusunu cevaplamaz. Aynı zamanda “Varlık neden gelişir, neden değişir ve neden sonunda kendisini bilen bir gerçekliğe dönüşür?” sorularını da cevaplamaya çalışır.
Saf Varlık Nedir ve Hegel Neden Saf Varlık ile Hiçliği Aynı Kabul Eder
Hegel, ontolojisini kurarken bilinçli olarak alışılmış bütün başlangıç noktalarını reddeder. Çünkü ona göre felsefenin en büyük hatalarından biri, araştırmaya önceden kabul edilmiş varsayımlarla başlamaktır. Eğer varlığı açıklamak istiyorsak, işe masa, taş, insan, doğa ya da Tanrı gibi belirli varlıklardan başlayamayız. Çünkü bunların hepsi zaten belirlenmiş özelliklere sahiptir. Oysa ontolojinin amacı, belirli varlıkları açıklamak değil, varlığın kendisinin ne olduğunu anlamaktır. Bu yüzden Hegel, mümkün olan en saf başlangıcı arar.
Bir şeyi düşünürken ondan bütün özelliklerini çıkarırsak geriye ne kalır? Bir ağacı ele alalım. Ağacın yeşilliğini, boyunu, dallarını, yapraklarını, meyvesini, sertliğini ve bulunduğu yeri tek tek zihnimizden silelim. Artık onun canlı olduğunu da düşünmeyelim. Hatta onun ağaç olduğunu bile unutalım. Geriye yalnızca “vardır” düşüncesi kalsın. Artık elimizde belirli bir ağaç değil, yalnızca var olma düşüncesi vardır. Hegel buna “Saf Varlık” der.
Burada “saf” kelimesi çok önemlidir. Saf varlık, herhangi bir nesne değildir. O, hiçbir özelliği olmayan varlıktır. Ne büyüktür ne küçüktür. Ne ağırdır ne hafiftir. Ne renklidir ne renksizdir. Ne canlıdır ne cansızdır. Ne maddidir ne manevidir. Ne zamandadır ne zaman dışındadır. Hakkında söylenebilecek tek şey, “vardır” olmasıdır.
İlk bakışta bu oldukça güçlü bir başlangıç gibi görünür. Çünkü sanki bütün varlıkların ortak noktasına ulaşmış gibiyiz. Ancak Hegel tam burada beklenmedik bir soru sorar. Gerçekten hiçbir özelliği olmayan bir varlığı düşünebilir miyiz?
Bir an için tamamen siyah bir boşluk hayal etmeye çalış. Sonra siyahlığı da kaldır. Boşluğu da kaldır. Mekânı kaldır. Zamanı kaldır. Işığı kaldır. Karanlığı kaldır. Hareketi kaldır. Sessizliği bile kaldır. Artık geriye ne kaldı?
Çoğu insan bu noktada “hiçbir şey” cevabını verir.
İşte Hegel tam da bunu göstermek ister. Eğer bir varlıktan bütün belirlenimleri çıkarırsanız, zihninizde kalan şey artık gerçek anlamda bir varlık değildir. Çünkü onu diğer her şeyden ayıracak hiçbir özellik kalmamıştır. Böyle bir varlık düşünüldüğünde aslında hiçbir şey düşünülmemektedir.
Bunu daha somut bir örnekle açıklayalım. Sana “bir kalem düşün” desem, zihninde hemen bir görüntü oluşur. Rengi olabilir, uzunluğu olabilir, plastik ya da metal olabilir. Eğer “mavi kalem değil, kırmızı kalem değil, büyük değil, küçük değil, ince değil, kalın değil, plastik değil, metal değil, dolma kalem değil, tükenmez değil” demeye devam edersem, bir süre sonra zihnindeki kalem tamamen kaybolacaktır. Çünkü bir şeyi var eden şey, onun belirlenimleridir. Bütün belirlenimler silindiğinde geriye yalnızca boş bir soyutlama kalır.
Hegel’in “Saf Varlık” dediği şey de tam olarak budur. O kadar soyuttur ki artık hiçbir içerik taşımaz. İçeriği olmayan bir düşünce ise düşünce olmaktan çıkar. Böylece saf varlık ile hiçlik arasında şaşırtıcı bir benzerlik ortaya çıkar.
Burada çok önemli bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Hegel, “varlık diye bir şey yoktur” demiyor. Ya da “evren aslında hiçliktir” gibi bir iddia ileri sürmüyor. Onun söylediği şey çok daha incedir. Yalnızca “tamamen belirlenimsiz düşünülen saf varlık” ile “tamamen belirlenimsiz hiçlik” arasında zihinsel olarak hiçbir fark bulunmadığını söylüyor.
Bunu beyaz bir kâğıt örneğiyle düşünelim. Sana üzerinde hiçbir çizgi, hiçbir harf, hiçbir şekil olmayan bembeyaz bir sayfa gösteriyorum. Sonra tamamen boş bir dijital ekran gösteriyorum. İkisi farklı şeylerdir ama bilgi açısından ikisi de aynıdır. Çünkü ikisinde de belirlenmiş hiçbir içerik yoktur. Saf varlık da böyledir. İçeriği olmadığı için düşünce açısından hiçlikten ayırt edilemez.
Hegel burada çok cesur bir adım atar. Felsefe tarihinde daha önce hiçbir filozof varlığı bu kadar soyut bir noktadan başlatmamıştır. Çünkü çoğu filozof varlığı başlangıçta zaten dolu ve belirlenmiş kabul eder. Hegel ise tam tersine, başlangıcın zorunlu olarak en yoksul kavram olması gerektiğini söyler. Eğer başlangıçta herhangi bir özellik kabul edilirse, o özellik açıklanmadan varsayılmış olur. Oysa gerçek bir felsefi sistem, hiçbir varsayım yapmadan başlamalıdır.
Şimdi dikkat edersen ilginç bir durum ortaya çıkmıştır. Saf varlık düşündüğümüzde zihnimiz hiçliğe ulaşmaktadır. Peki hiçlikte sonsuza kadar kalabilir miyiz? Elbette hayır. Çünkü hiçliği düşündüğümüz anda bile aslında bir düşünme faaliyeti devam etmektedir. Düşünce sürekli hareket etmektedir. Saf varlık hiçliğe dönüşürken, hiçlik de yeniden varlığa yönelmektedir. Birbirlerine sürekli geçmektedirler.
İşte Hegel’in diyalektiğinin ilk kıvılcımı burada ortaya çıkar. Varlık ve hiçlik birbirini dışlayan iki mutlak karşıt değildir. Tam tersine, biri diğerine sürekli dönüşmektedir. Bu dönüşüm ise üçüncü bir kavramı zorunlu olarak doğurur. O kavram “oluş”tur.
İnsan bunu gündelik hayatta da fark edebilir. Güneşin doğuşunu düşün. Gecenin tam olarak bittiği ve gündüzün tam olarak başladığı tek bir an gösterebilir misin? Gösteremezsin. Çünkü gece yavaş yavaş gündüze dönüşür. Aynı şekilde çocukluğun bittiği ve yetişkinliğin başladığı tek bir saniye de yoktur. Çocukluk, yetişkinliğe dönüşür. Suyun kaynamasını düşün. Doksan dokuz derece ile yüz derece arasında tek bir anda “artık tamamen başka bir şey oldu” diyemezsin. Sürekli bir geçiş vardır. Hegel’e göre gerçeklik, işte bu geçişlerin kendisidir.
Bu nedenle Hegel için varlık, donmuş bir taş gibi hareketsiz değildir. Daha en ilk anda bile hareketin içindedir. Çünkü saf varlık, düşünüldüğü anda hiçliğe; hiçlik de yeniden varlığa geçmektedir. Gerçek olan ne yalnızca varlıktır ne de yalnızca hiçliktir. Gerçek olan, bu iki kutbun birbirine dönüşme hareketidir.
İşte Hegel’in ontolojisi burada gerçekten başlar. Çünkü bundan sonra artık durağan nesnelerden değil, sürekli kendi kendisini üreten bir gerçeklikten söz edecektir.
Oluş. Gerçekliğin İlk Hareketi
Saf varlığın hiçbir belirlenime sahip olmadığı için hiçlikten ayırt edilemediğini gördük. Fakat burada çok önemli bir nokta vardır. Hegel’in amacı varlığı yok etmek değildir. Tam tersine, gerçek varlığın ne olduğunu ortaya çıkarmaktır. Ona göre felsefe, iki kavramı birbirinden ayırmakla değil, onların birbirine nasıl dönüştüğünü göstermekle ilerler. İşte tam bu nedenle saf varlık ile hiçlik arasında kalınamaz. Çünkü düşünce, durağan değildir. Düşüncenin doğası hareket etmektir. Bu hareket de bizi üçüncü kavrama götürür. Bu kavram, oluştur.
“Oluş” kelimesini günlük hayatta sık sık kullanırız. Güneş doğuyor deriz. Çocuk büyüyor deriz. Bir bina yapılıyor deriz. Bir fikir gelişiyor deriz. Bu ifadelerin ortak özelliği şudur. Ortada tamamlanmış bir durum değil, devam eden bir süreç vardır. Hegel’e göre gerçeklik de tam olarak böyledir. Gerçek olan şey, tamamlanmış bir sonuç değil, kendisini sürekli meydana getiren harekettir.
Bunu anlamak için bir film ile fotoğraf arasındaki farkı düşünelim. Bir fotoğraf tek bir anı dondurur. Hareket yoktur. Oysa film, birbirini izleyen karelerden oluşur. Eğer yalnızca tek kareye bakarsan hikâyeyi anlayamazsın. Hikâye ancak hareket içinde ortaya çıkar. Hegel’e göre önceki filozofların çoğu gerçekliği bir fotoğraf gibi anlamaya çalışmıştır. O ise evrene bir film gibi bakar. Ona göre varlık, donmuş bir nesne değil, sürekli akan bir olaydır.
Bir tohumu ele alalım. Tohuma baktığında henüz ortada ağaç yoktur. Ama ağacın imkânı vardır. Birkaç yıl sonra aynı tohum dev bir meşe olur. Şimdi şu soruyu soralım. Gerçek olan hangisidir? Tohum mu, ağaç mı? Eğer yalnızca tohumu gerçek kabul edersek ağacı açıklayamayız. Yalnızca ağacı gerçek kabul edersek onun nereden geldiğini açıklayamayız. Gerçeklik, ne yalnızca tohumdur ne de yalnızca ağaçtır. Gerçeklik, tohumun ağaç olma sürecidir. Yani oluştur.
İnsan hayatı da böyledir. Bir bebeğe baktığımızda onun içinde gelecekteki yetişkin insanı görmeyiz. Ama o potansiyel oradadır. Çocuk büyüdükçe yalnızca boyu uzamaz. Düşünceleri, karakteri, bilgisi ve kişiliği de değişir. Otuz yaşındaki insan, beş yaşındaki çocuk değildir. Ama aynı zamanda ondan tamamen farklı biri de değildir. İkisini birbirine bağlayan şey, oluş sürecidir. Eğer bu süreci kaldırırsan çocukla yetişkin arasında hiçbir ilişki kuramazsın.
Burada Hegel’in Aristoteles’e yaklaştığını düşünebilirsin. Gerçekten de Aristoteles, potansiyelin gerçekleşmesinden söz etmişti. Fakat Hegel’e göre bu yeterli değildir. Çünkü Aristoteles daha çok tek tek varlıkların değişimini açıklıyordu. Hegel ise bütün evrenin aynı mantıkla işlediğini söyler. Ona göre yalnızca tohum değil, yıldızlar, toplumlar, devletler, bilim, sanat, din ve insan bilinci de oluş halindedir. Hatta mantığın kendisi bile gelişmektedir.
Bu noktada Hegel’in ontolojisinin en önemli özelliklerinden biri ortaya çıkar. O, varlığı bir isim olarak değil, bir fiil olarak düşünür. Günlük dilde “varlık” dediğimizde sanki sabit bir nesneden söz ediyormuşuz gibi konuşuruz. Oysa Hegel’e göre gerçeklik, “var olmak” fiiline daha yakındır. Çünkü evrende hiçbir şey tam anlamıyla durmuş değildir. Atomların içinde elektronlar hareket eder. Hücreler sürekli yenilenir. Gezegenler döner. Galaksiler hareket eder. Düşünceler değişir. Toplumlar dönüşür. Hareket, gerçekliğin sonradan eklenmiş bir özelliği değil, bizzat varlığın kendisidir.
Bunu akan bir nehirle daha iyi anlayabiliriz. Nehrin kıyısında durup “işte nehir” deriz. Sanki önümüzde duran tek bir nesne varmış gibi konuşuruz. Oysa birkaç dakika dikkatlice bakarsan, gördüğün suyun tamamı değişmiştir. Bir dakika önce önünden geçen su artık kilometrelerce aşağıdadır. Nehir dediğimiz şey aslında aynı su değildir. Peki o zaman nehir nedir? Nehir, suyun kendisi değil, suyun akış düzenidir. Onu nehir yapan, durağan bir madde değil, sürekli devam eden harekettir.
Hegel’e göre evren de böyledir. Biz nesnelere bakıp onları sabit sanırız. Çünkü duyularımız belirli bir anı yakalar. Oysa akıl, bu görüntünün arkasındaki hareketi görmelidir. Bir dağ bile bize hareketsiz görünür. Fakat jeolog için dağ oluşmaktadır. Milyonlarca yıl boyunca yükselir, aşınır, parçalanır ve yeniden şekillenir. Biz yalnızca hareketin çok yavaş olduğu bir kesiti gördüğümüz için onu sabit zannederiz.
Burada çok önemli bir sonuç ortaya çıkar. Eğer gerçeklik oluş ise, o hâlde hiçbir şey tamamlanmış değildir. Her şey, kendi içinde geleceğini taşır. Bugünkü dünya yarının dünyasına dönüşmektedir. Bugünkü insan, yarının insanına dönüşmektedir. Hatta şu anda okuduğun bu metni anlamaya çalışan zihnin bile her cümlede biraz daha değişmektedir. Sen metni okurken yalnızca bilgi almıyorsun; aynı zamanda önceki hâlinden farklı bir bilinç hâline geliyorsun. İşte Hegel’in oluş kavramı yalnızca dış dünyayı değil, düşüncenin kendisini de kapsar.
Fakat burada yeni bir soru doğar. Eğer her şey sürekli oluş hâlindeyse, neden evrende tamamen bir kaos yoktur? Neden değişim rastgele değildir? Bir meşe tohumu neden çınar olmuyor? Bir insan neden bir anda taşa dönüşmüyor? Değişimin de belirli bir düzeni varsa, bu düzeni sağlayan şey nedir?
Hegel’e göre oluş, başıboş bir akış değildir. Oluşun içinde belirlenim vardır. Bir şey, ancak belirli olduğu ölçüde gerçekten var olabilir. İşte bu nedenle bir sonraki adımda Hegel, “belirlenim” kavramını inceler. Çünkü ona göre var olmak, yalnızca var olmak değil; belirli bir şey olarak var olmaktır. Ontolojisinin bundan sonraki aşaması, varlığın nasıl belirli bir varlığa dönüştüğünü açıklayacaktır. Bu noktadan sonra Hegel’in sistemi daha da derinleşecek ve “nitelik”, “nicelik” ve “ölçü” kavramları üzerinden gerçekliğin nasıl şekillendiğidir.
Belirlenim. Bir Şeyi Gerçekten Var Yapan Nedir
Hegel’e göre oluş kavramına ulaştığımız anda henüz gerçek anlamda belirli varlıklara ulaşmış olmayız. Oluş bize yalnızca gerçekliğin hareket halinde olduğunu göstermiştir. Fakat hareket tek başına yeterli değildir. Çünkü sürekli hareket eden ama hiçbir zaman belirli bir biçim kazanmayan bir şey hakkında konuşmak mümkün değildir. Eğer evrende yalnızca akış olsaydı, hiçbir nesneyi birbirinden ayıramaz, hiçbir kavram oluşturamaz ve hiçbir bilgiye ulaşamazdık. Bu yüzden Hegel şimdi çok önemli bir soru sorar. Bir şeyi gerçekten “o şey” yapan nedir?
Günlük hayatta bir masaya baktığımızda onun masa olduğunu hemen anlarız. Çünkü onun belirli bir şekli, büyüklüğü, işlevi ve sınırları vardır. Aynı şekilde bir ağacı ağaç yapan da yalnızca var olması değildir. Onu ağaç yapan, diğer bütün varlıklardan ayrılmasını sağlayan belirlenimleridir. Eğer bu belirlenimlerin tamamını kaldırırsan artık ortada ne masa kalır ne ağaç ne de herhangi bir nesne. Demek ki var olmak ile belirli olmak birbirinden ayrılamaz.
Hegel burada çok ince bir ayrım yapar. Ona göre insanlar çoğu zaman belirlenimi dışarıdan verilmiş bir özellik sanırlar. Oysa belirlenim, sonradan eklenen bir etiket değildir. Belirlenim, varlığın kendi özüdür. Bir şey ancak belirli olduğu ölçüde gerçekten vardır. Belirsiz bir varlık, düşüncede de gerçeklikte de varlığını sürdüremez.
Bunu basit bir örnekle anlayabiliriz. Diyelim ki sana bir kutu uzattım ve içinde “bir şey” olduğunu söyledim. Sen doğal olarak “Nasıl bir şey?” diye sorarsın. Büyük mü, küçük mü? Canlı mı, cansız mı? Ağır mı, hafif mi? Sert mi, yumuşak mı? Eğer ben her soruna “Hayır, öyle değil.” cevabını verirsem ve sonunda hiçbir özelliğini söylemezsem, zihninde kutunun içindeki şeyi oluşturamazsın. Çünkü belirlenimsiz bir şey düşünmek mümkün değildir. Düşüncenin kendisi belirlenim ister.
İşte Hegel’in önemli iddialarından biri burada ortaya çıkar. Bir şeyin sınırları, onun eksikliği değil, varlık şartıdır. Günlük hayatta sınır kelimesini çoğu zaman olumsuz bir anlamda kullanırız. Sınırlandırılmak bize özgürlüğün kaybı gibi gelir. Oysa ontolojik açıdan sınır olmadan hiçbir şey var olamaz.
Bir kâğıdı düşünelim. Onu kâğıt yapan şey yalnızca selülozdan yapılmış olması değildir. Aynı zamanda belirli bir boyuta sahip olmasıdır. Eğer o kâğıdın sınırlarını sonsuza kadar genişletirsen artık belirli bir kâğıttan değil, tanımlanamaz bir uzamdan söz etmiş olursun. Bir insanı düşün. Seni sen yapan yalnızca bedenin değildir. Aynı zamanda senin olmadığın her şeydir. Sen başkası değilsin. Sen bu masa değilsin. Sen bu ağaç değilsin. Kimliğin, yalnızca sahip olduklarınla değil, sahip olmadıklarınla da oluşur.
Hegel bu durumu “olumsuzlama” kavramıyla açıklar. İlk duyulduğunda olumsuzlama kulağa yıkıcı bir fikir gibi gelir. Oysa Hegel için olumsuzlama yok etmek anlamına gelmez. Aksine, belirlemek anlamına gelir. Bir şey, başka şey olmadığını gösterdiği ölçüde kendisi olur.
Bunu gündelik hayattan daha açık bir örnekle inceleyelim. Diyelim ki büyük bir şehirde yaşıyorsun ve bir arkadaşın seni tarif ediyor. Sana ulaşabilmesi için yalnızca “Türkiye’de bir insan.” demesi yeterli olmaz. Sonra “İstanbul’da.” der. Yine yetmez. “Kadıköy’de.” der. Sonra mahalleyi söyler. Sonra sokağı. Sonra apartmanı. Her yeni bilgi aslında sonsuz ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Yani her belirleme aynı zamanda bir olumsuzlamadır. “Bu değil, şu değil, diğerleri değil.” Sonunda geriye yalnızca sen kalırsın.
Hegel’e göre bütün evren aynı mantıkla işler. Bir atom, atom olduğu için elektron değildir. Bir elektron, proton değildir. Bir kuş, balık değildir. Bir çocuk, yetişkin değildir. Bu ayrımlar yalnızca dilimizin yaptığı sınıflamalar değildir. Bunlar gerçekliğin kendi yapısında bulunan belirlenimlerdir. Varlık, kendisini sürekli belirleyerek gelişir.
Burada Hegel’in diyalektiği yeniden ortaya çıkar. Çünkü belirlenim aynı zamanda sınır demektir. Sınır ise başka bir şeyi zorunlu olarak içerir. Bir ülkenin sınırı varsa, sınırın ötesinde başka bir ülke vardır. Bir odanın duvarı varsa, duvarın dışında başka bir mekân vardır. Aynı şekilde bir varlık da kendi sınırını taşıdığı anda, kendi dışında olanla ilişki kurmaya başlar.
İşte Hegel’in düşüncesinde hiçbir varlık tamamen bağımsız değildir. Her şey başka şeylerle ilişkisi içinde vardır. Bir öğretmen öğrencisiz düşünülemez. Bir alıcı satıcısız düşünülemez. Anne, çocuk olmadan anne değildir. Çocuk da anne olmadan çocuk değildir. Kavramların bile anlamı birbirleriyle kurdukları ilişkiler sayesinde ortaya çıkar. Işığı karanlık olmadan, sıcaklığı soğuk olmadan, yukarıyı aşağı olmadan anlayamazsın. Gerçeklik, tek başına duran parçaların toplamı değildir. Karşılıklı ilişkilerden oluşan canlı bir bütündür.
Bu düşünce bizi çok önemli bir sonuca götürür. Eğer her belirlenim aynı zamanda bir sınırsa, o hâlde her varlık kendi içinde eksiklik de taşır. Çünkü sınır, aynı zamanda ötesinde başka bir şey bulunduğunu gösterir. Bir tohumun sınırı, henüz ağaç olmamış olmasıdır. Bir çocuğun sınırı, henüz yetişkin olmamış olmasıdır. Bir toplumun sınırı, henüz ulaşamadığı gelişmişlik düzeyidir. İşte bu eksiklik, Hegel’e göre bir kusur değil; gelişmenin kaynağıdır.
Bunu küçük bir çocuğun yürümeyi öğrenmesinde görebiliriz. Çocuk başlangıçta yürüyemez. Bu eksiklik onu hareket etmeye zorlar. Düşer, kalkar, yeniden dener. Eğer başlangıçta zaten kusursuz yürüyebilseydi gelişme diye bir süreç olmazdı. Demek ki eksiklik, yalnızca olumsuz bir durum değildir; aynı zamanda ilerlemenin itici gücüdür. Hegel’in bütün evren anlayışı bu mantık üzerine kuruludur. Gerçeklik, kendi eksikliklerini aşarak daha yüksek belirlenimlere ulaşan dinamik bir süreçtir.
Fakat burada yeni bir problem ortaya çıkar. Şimdiye kadar yalnızca “bir şeyin belirli olması gerektiğini” gördük. Peki bu belirlenim nasıl değişir? Bir şey ne zaman aynı kalır, ne zaman başka bir şeye dönüşür? Bir bardak suyu yavaş yavaş ısıttığımızda uzun süre sadece sıcaklığı artar. Fakat belirli bir noktadan sonra aniden buhara dönüşür. Sayısal bir artış nasıl olur da niteliksel bir değişime yol açar?
Nitelik, Nicelik ve Ölçü. Küçük Değişimler Ne Zaman Büyük Dönüşümlere Yol Açar?
Hegel’in ontolojisi bu noktadan itibaren daha da ilginç hâle gelir. Çünkü artık yalnızca “bir şey nasıl vardır?” sorusunu değil, “bir şey nasıl değişir?” sorusunu araştırmaya başlar. Günlük hayatta değişimi çoğu zaman basit bir olay gibi düşünürüz. Bir çocuk büyür, bir demir ısınır, bir ağaç uzar. Ancak Hegel için asıl mesele değişimin kendisi değil, değişimin mantığıdır. Çünkü bütün değişimler aynı türden değildir. Bazı değişimler yalnızca miktarı değiştirirken, bazıları varlığın kendisini değiştirir.
Bunu anlamak için önce “nitelik” kavramını açıklamak gerekir. Hegel’e göre nitelik, bir şeyi o şey yapan temel özelliktir. Bir şey, niteliğini kaybettiği anda artık aynı şey değildir. Suyun sıvı olması belirli şartlar altında onun niteliğidir. Altının kimyasal yapısı onun niteliğidir. Bir insanın canlı olması onun niteliğidir. Bu özellikler ortadan kalktığında artık söz konusu varlık aynı varlık olarak kalmaz.
Buna karşılık nicelik, bir şeyin varlığını hemen değiştirmeyen değişimlerdir. Bir insanın boyunun bir santimetre uzaması onu başka bir canlı yapmaz. Bir kitabın yüz sayfa yerine iki yüz sayfa olması onun kitap olmasını değiştirmez. Bir odadaki sıcaklığın yirmi dereceden yirmi iki dereceye çıkması odanın kimliğini değiştirmez. Bunlar niceliksel değişimlerdir. Yani miktar değişmiştir ama varlığın özü aynı kalmıştır.
İlk bakışta bu ayrım oldukça basit görünür. Fakat Hegel burada durmaz. Çünkü ona göre gerçek hayat yalnızca niteliklerden veya yalnızca niceliklerden oluşmaz. Asıl önemli olan, niceliğin hangi noktada niteliğe dönüştüğüdür. İşte bu dönüşüm, ontolojisinin en önemli ilkelerinden biridir.
Su bunun en güzel örneklerinden biridir. Masanın üzerinde duran bir bardak suyu düşünelim. Yavaş yavaş ısıtmaya başlıyoruz. On derece, yirmi derece, otuz derece, kırk derece… Uzun süre yalnızca sıcaklık artmaktadır. Su hâlâ sudur. Görünüşte yalnızca nicelik değişmektedir. Fakat yüz dereceye ulaştığında beklenmedik bir olay olur. Su artık yalnızca daha sıcak değildir. Tamamen başka bir hâle geçmiştir. Buhar olmuştur. Demek ki nicelik belirli bir eşiği geçtiğinde artık nitelik değişmiştir.
Aynı durum tam tersinden de görülebilir. Suyu soğutmaya başlarsın. Beş derece, üç derece, bir derece… Yine uzun süre yalnızca nicelik değişmektedir. Ama sıfır derecede su aniden buz olur. Artık yalnızca daha soğuk bir su değil, farklı özelliklere sahip yeni bir varlık biçimi vardır.
Hegel’e göre bu yalnızca fiziksel bir olay değildir. Gerçekliğin evrensel yasasıdır.
Bir ağacı düşünelim. Her gün belki yalnızca birkaç milimetre büyür. Günlük değişim neredeyse fark edilmez. Fakat yıllar sonra küçük bir fidanın dev bir çınara dönüştüğünü görürüz. Hiçbir gün mucize gerçekleşmemiştir. Ama bütün küçük niceliksel değişimler sonunda niteliksel bir dönüşüm meydana getirmiştir.
İnsan yaşamı da aynı ilkeye uyar. Bir çocuk her gün yalnızca biraz öğrenir. Bir kelime daha öğrenir. Bir deneyim daha yaşar. Bir hata daha yapar. Bir kitap daha okur. Günlük değişim neredeyse görünmez. Fakat yirmi yıl sonra bambaşka bir insan ortaya çıkar. Burada da nicelik, sonunda niteliğe dönüşmüştür.
Toplumlar da aynı şekilde gelişir. Bir devlet bir günde çökmez. Ekonomik sorunlar küçük küçük birikir. Adaletsizlikler artar. Güvensizlik büyür. Kurumlar zayıflar. Dışarıdan bakıldığında uzun süre hiçbir şey olmuyor gibi görünür. Sonra bir gün büyük bir kriz patlar. İnsanlar buna şaşırır. Oysa Hegel’e göre o kriz bir anda ortaya çıkmamıştır. Uzun süre biriken niceliksel değişimlerin sonunda gerçekleşen niteliksel dönüşümdür.
Bu düşünceyi anlamak için bir başka örnek daha verelim. Bir ipi çektiğini düşün. Başlangıçta ip yalnızca gerilir. Biraz daha çekersin, biraz daha gerilir. Dışarıdan bakıldığında hep aynı olay devam etmektedir. Fakat belirli bir noktada ip kopar. Kopma olayı rastgele değildir. Niceliğin belirli bir sınırı aşması sonucu ortaya çıkan niteliksel bir değişimdir.
Hegel bu sınır noktasına “ölçü” adını verir. Ölçü, nitelik ile niceliğin birleştiği noktadır. Bir şeyin ne kadar değişebileceğini ve hangi noktada artık başka bir şeye dönüşeceğini belirleyen yapıdır. Su için yüz derece bir ölçüdür. Demir için erime sıcaklığı başka bir ölçüdür. İnsan hayatında da benzer ölçüler vardır. Bir çocuğun dili öğrenmesi için belirli bir gelişim düzeyine ulaşması gerekir. Bir toplumun devrim yaşayabilmesi için belirli tarihsel koşulların birikmesi gerekir. Ölçü, değişimin rastgele olmadığını gösterir.
Burada Hegel’in ontolojisinin önemli bir yönü daha ortaya çıkar. Ona göre evrende hiçbir büyük dönüşüm gökten düşmez. Her büyük değişim, uzun süren küçük değişimlerin sonucudur. İnsanlar genellikle yalnızca son anı görürler. Oysa filozof, o son ana kadar gelen bütün süreci görmek zorundadır.
Bugün başarılı bir bilim insanını gördüğümüzde çoğu zaman onun başarısını tek bir olaya bağlarız. Oysa gerçekte yıllarca süren küçük çalışmalar, başarısızlıklar, okumalar ve deneyler sonunda belirli bir eşiğe ulaşılmıştır. Başarı dediğimiz şey, niceliğin niteliğe dönüşmesidir.
Bu ilke yalnızca doğayı açıklamaz; Hegel’e göre düşüncenin kendisini de açıklar. İnsan bir kitabı okurken ilk sayfada büyük bir değişim yaşamaz. Onuncu sayfada da yaşamaz. Fakat yüzlerce sayfa sonunda dünyaya bakışı değişebilir. Çünkü bilgi de nicelikten niteliğe dönüşür. Küçük öğrenmeler birikir ve sonunda yeni bir bilinç düzeyi ortaya çıkar.
Şimdiye kadar Hegel’in ontolojisinde varlığın nasıl başladığını, nasıl belirli hâle geldiğini ve nasıl değiştiğini gördük. Ancak hâlâ önemli bir eksiklik vardır. Biz çoğu zaman nesnelerin yalnızca dış görünüşünü algılarız. Bir insanı görürüz ama karakterini görmeyiz. Bir ağacı görürüz ama onu canlı yapan iç yapıyı doğrudan göremeyiz. Bir devleti görürüz ama onu ayakta tutan ilkeleri gözle göremeyiz.
İşte Hegel bu noktada ontolojisinin yeni aşamasına geçer ve “görünüş” ile “öz” arasındaki ilişkiyi incelemeye başlar. Hegel’e göre gerçeklik hiçbir zaman yalnızca gözümüzün gördüğü şey değildir. Görünüş, çoğu zaman daha derindeki özün dışarıya yansıyan biçiminden ibarettir. Ontolojisinin bundan sonraki kısmı, varlığın görünen yüzünden görünmeyen özüne doğru ilerleyecektir.
Öz ve Görünüş. Gerçeklik Gördüğümüz Şeyden mi İbarettir?
Şimdiye kadar Hegel’in varlığın nasıl başladığını, nasıl belirlenim kazandığını ve nasıl değiştiğini gördük. Ancak burada çok önemli bir eksiklik vardır. Çünkü insan, dünyayı doğrudan olduğu gibi görmez. Duyularımız bize yalnızca dış görünüşleri verir. Oysa bir şeyin dışarıdan nasıl göründüğü ile gerçekte ne olduğu her zaman aynı değildir. İşte Hegel’in ontolojisindeki yeni aşama burada başlar. Varlığın görünen yüzünden görünmeyen derinliğine geçilir.
Günlük hayatta bir insanla ilk kez karşılaştığında onun hakkında yalnızca dış görünüşüne göre fikir edinirsin. Kıyafetini görürsün, yüzünü görürsün, ses tonunu duyarsın. Fakat bunların hiçbiri onun gerçek kişiliği değildir. Çok sakin görünen bir insan son derece öfkeli olabilir. Sert görünen biri son derece merhametli çıkabilir. Sessiz biri çok güçlü bir iradeye sahip olabilir. Demek ki gördüğümüz şey, gerçekliğin yalnızca ilk katmanıdır.
Bir cevizi düşün. Dışarıdan baktığında sert bir kabuk görürsün. Eğer yalnızca kabuğa bakarsan cevizin ne olduğunu anlayamazsın. Çünkü cevizi ceviz yapan şey yalnızca kabuğu değildir. İçindeki yapı, besin değeri, oluşumu ve yaşam döngüsü de onun gerçeğidir. Dış görünüş yalnızca ilk temastır. Gerçek ise daha derindedir.
Bilim tarihi de bunun örnekleriyle doludur. İnsanlar uzun yüzyıllar boyunca Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğünü düşündüler. Çünkü gözle görünen buydu. Her sabah Güneş doğuyor, akşam batıyordu. Duyular buna tanıklık ediyordu. Fakat daha sonra anlaşıldı ki görünen şey ile gerçek aynı değildir. Aslında hareket eden Dünya’ydı. Burada değişen evren değil, görünüş ile öz arasındaki ilişkinin anlaşılmasıydı.
Hegel’e göre felsefenin görevi tam da budur. Duyuların gösterdiği yüzeyde kalmamak, görünüşün arkasındaki özü kavramak. Çünkü gerçeklik yalnızca görünen nesnelerden oluşmaz. Görünüş, özün kendisini dış dünyada ifade etme biçimidir.
Burada önemli bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak gerekir. Hegel, görünüşü bir aldatmaca olarak görmez. Bu yönüyle o, bazı filozoflardan ayrılır. Görünüş yalan değildir. Görünüş gereklidir. Çünkü öz, görünmeden var olamaz. Aynı şekilde görünüş de öz olmadan ortaya çıkamaz. İkisi birbirini tamamlayan iki yön gibidir.
Bir ağacın gövdesini düşün. Gördüğün gövde, dallar ve yapraklar görünüştür. Fakat ağacın yaşamını sürdüren öz, kök sisteminde, hücrelerinde, öz suyunda ve biyolojik düzenindedir. Sen bunları doğrudan göremezsin. Buna rağmen görünüş ile öz birbirinden ayrı değildir. Ağacın görünen biçimi, iç yapısının dışarıya yansımasıdır.
İnsan bedeni de böyledir. Kalp atışlarını doğrudan göremezsin. Sinir sistemini çıplak gözle izleyemezsin. Hücrelerin nasıl çalıştığını da göremezsin. Ama bunların hepsi bedenin görünen hareketlerinde kendilerini ifade eder. Yüzün kızarması, göz bebeğinin büyümesi, nefes alışverişin, yürüyüşün… Bunların tamamı içerideki görünmeyen süreçlerin dışarıdaki görünüşüdür.
Hegel’in burada anlatmak istediği şey çok daha derindir. Ona göre öz, görünüşün arkasında saklanan ikinci bir dünya değildir. Öz, görünüşün içinde kendisini açığa çıkarır. Eğer öz hiçbir zaman görünmeseydi onu bilmemiz de mümkün olmazdı. Aynı şekilde yalnızca görünüş olsaydı, görünen şeyin neden öyle göründüğünü açıklayamazdık.
Bunu tiyatro sahnesiyle açıklayabiliriz. Seyirci oyuncunun hareketlerini görür. Gülmesini, ağlamasını, konuşmasını izler. Bunlar görünüştür. Fakat bu hareketlerin arkasında bir senaryo vardır. Yönetmenin yorumu vardır. Oyuncunun karakter analizi vardır. Seyirci yalnızca hareketleri izlerse oyunun anlamını tam kavrayamaz. Ama yalnızca senaryoyu okuyup sahneyi hiç izlemezse de tiyatro ortaya çıkmaz. Gerçek tiyatro, görünüş ile özün birleşmesidir.
İşte Hegel’in ontolojisinde gerçeklik de böyledir. Öz sürekli görünüş üretir, görünüş de özü açığa çıkarır. Bu yüzden gerçeklik iki ayrı katman değil, tek bir sürecin iki farklı görünümüdür.
Burada Hegel, Kant’tan kesin biçimde ayrılır. Kant, “kendinde şey” ile “görünüş” arasında aşılması mümkün olmayan bir sınır bulunduğunu savunmuştu. Ona göre insan yalnızca fenomenleri, yani görünen dünyayı bilebilirdi. Nesnelerin kendi başlarına ne olduklarını hiçbir zaman öğrenemezdi.
Hegel bu görüşü kabul etmez. Çünkü ona göre öz sonsuza kadar gizli kalıyorsa onun varlığından söz etmek de anlamsızlaşır. Eğer öz hiçbir şekilde görünmüyorsa onun gerçekten var olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Hegel bu nedenle özün zorunlu olarak görünüş ürettiğini savunur. Bilim ilerledikçe, düşünce geliştikçe ve akıl derinleştikçe insan görünüşten öze doğru ilerleyebilir. Bilginin mümkün olmasının nedeni de budur.
Fakat burada daha da önemli bir sonuç ortaya çıkar. Eğer öz görünüşte kendisini açığa çıkarıyorsa, o hâlde öz de durağan değildir. Öz de gelişmektedir. Bir insanın karakteri hayat boyunca değişebilir. Bir toplumun kurumları değişebilir. Bir devletin özü tarih içinde dönüşebilir. Demek ki öz, donmuş ve değişmeyen bir cevher değildir. Öz de kendi içinde hareket eden bir yapıdır.
İşte bu düşünce bizi Hegel ontolojisinin merkezine yaklaştırır. Çünkü öz neden sürekli gelişmektedir? Onu harekete geçiren güç nedir? Hegel’e göre bunun cevabı, varlığın kendi içinde taşıdığı çelişkidir.
Çoğu insan çelişkiyi mantık hatası olarak görür. Hegel ise tam tersini söyler. Ona göre çelişki, gerçekliğin kusuru değil; bizzat gelişimin kaynağıdır. Evrende hiçbir şey kendi içinde gerilim taşımadan değişemez. Bir tohumun ağaç olmasını sağlayan, mevcut hâliyle yetinmemesidir. İnsan bilgisini artıran, bilmediğini fark etmesidir. Toplumları dönüştüren, mevcut düzen ile ihtiyaçlar arasındaki çatışmadır.
Çelişki. Varlığın Motoru
Hegel’in felsefesini anlamayı zorlaştıran en önemli sebeplerden biri, onun “çelişki” kavramına yüklediği anlamdır. Günlük hayatta çelişki denildiğinde aklımıza hemen yanlışlık gelir. Bir insan sabah “Bugün dışarı çıkmayacağım.” deyip öğleden sonra dışarı çıkarsa, “Kendinle çeliştin.” deriz. Bir bilim insanı aynı konuda birbirini reddeden iki sonuç elde ederse, deneyinde hata arar. Mantıkta da çelişki, mümkün olduğunca kaçınılması gereken bir durum olarak kabul edilir. Çünkü klasik mantığın temel ilkelerinden biri, bir şeyin aynı anda hem kendisi hem de kendisinin karşıtı olamayacağını söyler.
Hegel, biçimsel mantığın bu ilkesini tamamen reddetmez. Fakat onun yalnızca düşünmenin ilk aşaması olduğunu söyler. Gerçekliğin kendisine baktığımızda durum çok daha karmaşıktır. Çünkü gerçek hayatta gelişim, tam da karşıtlıkların çatışması sayesinde ortaya çıkar. Eğer hiçbir gerilim olmasaydı, hiçbir değişim de olmazdı.
Bunu anlamak için önce doğaya bakalım. Bir mıknatısı eline aldığında kuzey ve güney kutuplarını görürsün. Şimdi yalnızca kuzey kutbunu elde etmek istediğini düşün. Mıknatısı ortadan ikiye kesersin. Fakat ne olur? Bir parçada yine kuzey ve güney oluşur, diğer parçada da kuzey ve güney oluşur. Kutupları birbirinden ayırmayı başaramazsın. Çünkü biri diğerinin varlık şartıdır. Karşıtlık burada dışarıdan eklenmiş değildir; nesnenin kendi yapısındadır.
Aynı durum elektrikte de vardır. Artı ve eksi yükler arasındaki gerilim olmasaydı elektrik akımı meydana gelmezdi. Gerilim ortadan kalkarsa hareket de ortadan kalkar. Demek ki burada karşıtlık yıkıcı değil, üreticidir.
Canlı organizmalar da aynı ilkeyle işler. İnsan vücudunu düşünelim. Hücreler sürekli ölmektedir. Aynı anda yeni hücreler üretilmektedir. Eğer yalnızca ölüm olsaydı yaşam sona ererdi. Eğer yalnızca üretim olsaydı beden kontrolsüz biçimde büyürdü. Sağlıklı yaşam, bu iki karşıt sürecin dengeli çatışması sayesinde mümkündür.
Hegel işte bu noktada çok önemli bir iddia ortaya koyar. Evrende hareketin kaynağı dışarıdan gelen bir kuvvet değildir. Hareket, varlığın kendi iç yapısından doğar. Her varlık kendi içinde bir eksiklik, bir gerilim ve bir aşılma isteği taşır. Bu nedenle gelişim dışarıdan itilerek değil, içeriden doğarak gerçekleşir.
Tohum örneğini yeniden düşünelim. Tohum, yalnızca tohum olarak kalmak istemez. Elbette Hegel burada bilinçli bir istekten söz etmez. Onun anlatmak istediği şey, tohumun yapısının kendi sınırlarını aşmaya yönelmiş olmasıdır. Tohum toprağa düştüğünde kabuğunu parçalar. İlk bakışta bu, tohumun yok olmasıdır. Gerçekten de tohum artık eski biçiminde değildir. Fakat bu yok oluş aynı zamanda ağacın doğuşudur. Demek ki bir şey bazen kendisini koruyarak değil, kendisini aşarak varlığını sürdürür.
Bu düşünceyi insan üzerinden daha kolay anlayabiliriz. Bir çocuk düşünelim. Eğer çocuk hayatı boyunca çocuk olarak kalmak isteseydi hiçbir zaman yetişkin olamazdı. Büyümesi için çocukluğunu geride bırakması gerekir. Fakat yetişkin olduğunda çocuk tamamen yok olmuş mudur? Hayır. Çocukluk ortadan kalkmamış, daha yüksek bir düzeyde korunmuştur. İnsan hâlâ aynı insandır ama artık daha gelişmiş bir biçimde vardır.
Hegel bu tür dönüşümlere Almanca Aufhebung adını verir. Bu kelimenin tam karşılığını başka dillere çevirmek oldukça zordur. Çünkü aynı anda üç anlam taşır. Bir şeyi ortadan kaldırmak, onu korumak ve onu daha yüksek bir düzeye yükseltmek. İşte Hegel’in diyalektiğinin en önemli kavramlarından biri budur.
Bir binanın iskelelerini düşünelim. İnşaat tamamlandığında iskele sökülür. İlk bakışta iskele ortadan kaldırılmıştır. Fakat aslında tamamen yok olmamıştır. Çünkü yaptığı iş, binanın içinde korunmuştur. İskele olmasaydı bina da olmazdı. İskele kaldırılmıştır ama aynı zamanda daha yüksek bir bütün içinde aşılmıştır.
İnsan eğitimi de böyledir. İlkokul bilgilerini unutmuş gibi görünürüz. Fakat gerçekten unutmuş olmayız. Okuma yazmayı, dört işlemi ve temel kavramları daha ileri bilgilerin içinde taşırız. Üniversitede diferansiyel denklemler çözen bir mühendis, ilkokul matematiğini artık düşünmez. Ama o bilgi ortadan kalkmamıştır. Daha yüksek bir düzeyde korunmuştur.
Hegel’e göre evrendeki bütün gelişmeler bu mantıkla gerçekleşir. Hiçbir aşama tamamen yok edilmez. Hiçbir aşama olduğu gibi de korunmaz. Her aşama, daha kapsamlı bir bütün içinde hem korunur hem aşılır.
Bu nedenle Hegel’in diyalektiği basit bir “tez, antitez, sentez” şeması değildir. Aslında Hegel eserlerinde bu üçlü formülü sisteminin temel modeli olarak kullanmaz. Sonradan onun düşüncesini basitleştirmek isteyen yorumcular bu ifadeyi yaygınlaştırmıştır. Hegel’in gerçek diyalektiği çok daha karmaşıktır. Her kavram kendi içindeki eksiklik nedeniyle kendisini aşar ve daha zengin bir kavrama dönüşür. Bu süreç dışarıdan zorlanmaz; kavramın kendi doğasından doğar.
Bunu su örneğiyle yeniden düşünelim. Su yüz dereceye ulaştığında buhara dönüşür. Burada su yok olmamıştır. Aynı moleküller vardır. Fakat artık farklı bir varlık tarzına sahiptir. Su hem korunmuş hem aşılmıştır. Hegel’in bütün ontolojisi bu mantık üzerine kuruludur. Gelişim, eskiyi tamamen yıkmak değil, onu daha yüksek bir düzeyde yeniden kurmaktır.
Bu düşünce tarih için de geçerlidir. Hegel’e göre toplumlar da aynı biçimde gelişir. Eski kurumlar belirli bir dönemde gerekli olmuşlardır. Fakat zamanla kendi sınırlarına ulaşırlar. İçlerinde taşıdıkları çelişkiler büyür. Sonunda yeni bir düzen ortaya çıkar. Yeni düzen eskisini bütünüyle silmez. Ondan gerekli olanı alır, eksik olanı aşar ve daha kapsamlı bir yapı oluşturur. Tarih bu yüzden rastgele olayların toplamı değil, aklın kendi gelişim sürecidir.
Buraya kadar Hegel’in ontolojisinde çok önemli bir noktaya ulaştık. Artık varlığın neden durağan olmadığını, neden geliştiğini ve bu gelişimin neden çelişkiler aracılığıyla gerçekleştiğini biliyoruz. Ancak hâlâ şu sorunun cevabı eksiktir. Bu gelişim rastgele midir? Yoksa bütün bu hareketin arkasında belirli bir düzen ve ilke mi vardır?
Hegel bu soruya “kavram” ile cevap verir. Çünkü ona göre gerçekliği yöneten şey yalnızca madde, enerji veya fiziksel hareket değildir. Gerçekliğin en derin yapısı, kavramın kendisini geliştirme mantığıdır.
Kavram. Hegel’e Göre Gerçekliği Yöneten Şey Nedir?
Hegel’in ontolojisinin bu noktasına kadar gelen biri artık şunu anlamaya başlamıştır. Ona göre evren, birbirinden bağımsız nesnelerin rastgele bir araya gelmesinden oluşan bir yığın değildir. Evrende bir düzen vardır. Ancak bu düzen, dışarıdan verilmiş mekanik bir düzen değildir. Gerçeklik kendi içinde gelişen, kendi kendisini açıklayan ve kendi hareketinin nedenini yine kendi içinde taşıyan organik bir bütündür. İşte Hegel bu bütünün temel yapısına “kavram” adını verir.
Burada “kavram” kelimesi günlük dilde kullandığımız anlamdan tamamen farklıdır. Biz günlük hayatta kavram dediğimizde zihnimizde oluşturduğumuz fikirleri anlarız. Örneğin “masa” bir kavramdır, “ağaç” bir kavramdır, “adalet” bir kavramdır deriz. Bunların zihnimizde bulunan düşünceler olduğunu kabul ederiz. Hegel ise kavramı yalnızca zihnin ürünü olarak görmez. Ona göre kavram, gerçekliğin kendi iç yapısıdır.
Bu düşünce ilk bakışta oldukça garip gelebilir. Çünkü insan, kavramların kendi kafasında bulunduğunu düşünmeye alışmıştır. Hegel ise bunun tersini söyler. İnsan kavram üretmez; insan, gerçekliğin zaten kavramsal olan yapısını keşfeder.
Bunu daha anlaşılır hâle getirmek için basit bir örnek düşünelim. Bir meşe ağacını ele alalım. Günlük bakış açısından ağaç yalnızca odun, yaprak ve köklerden oluşan fiziksel bir nesnedir. Fakat biyolog ağaca baktığında bundan fazlasını görür. Hücrelerin nasıl bölündüğünü, köklerin suyu nasıl taşıdığını, yaprakların güneş ışığını nasıl enerjiye çevirdiğini, genetik bilginin nasıl aktarıldığını bilir. Yani biyolog yalnızca maddeyi değil, maddenin arkasındaki düzeni görmektedir.
İşte Hegel’in “kavram” dediği şey tam olarak bu düzendir. Ağacı ağaç yapan yalnızca odun değildir. Onu ağaç yapan, odunun belirli bir düzen içinde örgütlenmiş olmasıdır. Eğer aynı atomları rastgele yere dökersen ağaç ortaya çıkmaz. Çünkü mesele yalnızca madde değildir. Maddenin nasıl örgütlendiğidir.
Bir mühendis bunu çok daha kolay anlayabilir. Bir fabrikanın deposuna yüzlerce ton çelik koyduğunu düşün. Yanına motorlar, rulmanlar, vidalar ve elektronik kartlar da koy. Bütün malzemeler eksiksiz olsun. Fakat bunlar yalnızca yığın hâlinde dursun. Ortada makine var mıdır? Elbette yoktur.
Şimdi aynı malzemeleri belirli bir plana göre monte ettiğini düşün. Hiçbir yeni madde eklemedin. Aynı çelik, aynı vidalar ve aynı motorlar kullanıldı. Fakat artık çalışan bir CNC tezgâhı ortaya çıktı. Peki değişen neydi?
Madde değil Düzen İlişki Organizasyon İşte Hegel’e göre kavram tam olarak budur. Gerçekliği gerçek yapan şey yalnızca maddesi değil, o maddenin taşıdığı iç düzenidir. Bu yüzden Hegel sürekli olarak “öz” ile “kavram” arasında bağlantı kurar. Çünkü öz, yalnızca görünmeyen bir iç dünya değildir. Öz, aynı zamanda varlığın kendisini yöneten ilkedir.
İnsan bedenini düşünelim. Vücudumuzun büyük kısmı karbon, hidrojen, oksijen ve azottan oluşur. Aynı elementler kömürün içinde de vardır. Toprakta da vardır. Atmosferde de vardır. Peki bizi canlı yapan nedir? Elementler değildir. Çünkü aynı elementler cansız taşlarda da vardır. Canlılığı ortaya çıkaran şey, bu elementlerin belirli bir düzen içinde örgütlenmiş olmasıdır.
İşte Hegel bu örgütlenme ilkesine kavram der. Bu noktada birçok kişi Hegel’i yanlış anlar. Sanki Hegel “her şey düşünceden oluşmuştur” diyormuş gibi yorumlanır. Aslında Hegel’in söylediği bundan daha incedir. O, masa insanların düşündüğü için vardır demez. İnsan olmasa da yıldızlar var olmaya devam ederdi. Dağlar da olurdu. Okyanuslar da olurdu. Fakat bunların hepsi yine belirli bir düzen içinde bulunurdu.
İşte o düzen kavramsaldır. Bu nedenle Hegel’in idealizmi, günlük anlamda “zihnimizde kurduğumuz hayaller” değildir. Onun idealizmi, gerçekliğin akılsal bir yapıya sahip olduğunu söylemesidir. Şimdi burada çok önemli bir soru ortaya çıkar. Eğer kavram gerçekliğin iç düzeniyse, bu düzen değişiyor mudur?
Hegel’in cevabı yine şaşırtıcıdır. Evet Kavram da gelişir. Aslında şimdiye kadar gördüğümüz bütün diyalektik hareket, kavramın kendi gelişimidir. Bir tohum yalnızca fiziksel olarak büyümez. Ağaç olma kavramını gerçekleştirir Bir çocuk yalnızca boy olarak uzamaz. İnsan olma kavramını gerçekleştirir. Bilim yalnızca bilgi toplamaz. Hakikati anlama kavramını geliştirir. Devlet yalnızca insanları yönetmez. Özgürlüğün kavramını gerçekleştirmeye çalışır. Yani Hegel’e göre gerçeklikte meydana gelen bütün gelişmeler, kavramın kendi potansiyelini açığa çıkarmasıdır.
Burada çok önemli bir ayrıntı vardır. Hegel’e göre kavram dışarıdan uygulanmaz. Bir mühendis projeyi makineye dışarıdan uygular. Bir mimar binayı tasarlar. Bir marangoz masayı yapar. Burada plan ile nesne birbirinden ayrıdır. Fakat doğada böyle değildir. Bir meşe ağacının planını dışarıdan gelen biri hazırlamaz. Plan ağacın kendi içindedir. Tohumun genetik yapısında bulunur. Tohum kendisini içeriden yönetir. İşte Hegel’in kavram anlayışı da böyledir. Gerçeklik, kendi gelişim ilkesini kendi içinde taşır. Bu nedenle Hegel sık sık “özgürlük” kavramından söz eder. Çünkü dışarıdan yönetilen şey tam anlamıyla özgür değildir.
Gerçek özgürlük, kendi yasasını kendi içinde taşımaktır. Bir atom kendi fizik yasalarını dışarıdan almaz. Canlı organizma yaşam ilkesini dışarıdan almaz. Akıl da düşünme yasasını dışarıdan almaz. Hepsi kendi doğalarına göre hareket eder. İşte bu nedenle Hegel için kavram aynı zamanda özgürlüktür.
İdea. Hegel’e Göre Gerçekliğin En Derin Yapısı
Şimdiye kadar Hegel’in ontolojisini adım adım takip ettik. Saf varlıktan başladık, hiçliğe ulaştık, oluşun neden gerçekliğin ilk hareketi olduğunu gördük. Ardından belirlenim, nitelik, nicelik, ölçü, öz, görünüş, çelişki ve kavram üzerinde durduk. Bütün bu kavramlar aslında tek başlarına nihai hedef değildir. Hegel bunları, kendisini daha büyük bir kavrama hazırlayan aşamalar olarak görür. Bu kavram ise İdea’dır. Ancak burada çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü Hegel’in İdea kavramı, felsefe tarihinde en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biridir.
Bugün birine “Bu benim fikrim.” dediğimizde, aslında zihnimizde oluşmuş bir düşünceden söz ederiz. Günlük dilde fikir ile idea neredeyse aynı anlamda kullanılır. Bu nedenle birçok kişi Hegel’i okurken onun da İdea derken zihindeki düşünceleri kastettiğini sanır. Oysa Hegel’in kastettiği şey bundan çok daha kapsamlıdır. Hegel için İdea, insan zihninin ürettiği bir düşünce değildir; tam tersine, insan zihninin de içinde bulunduğu gerçekliğin kendi akılsal yapısıdır.
Bu noktada Hegel’i anlamak için önce Platon’u hatırlamak gerekir. Platon’a göre iki ayrı gerçeklik vardır. Birincisi duyularla algıladığımız değişen dünya, ikincisi ise değişmeyen idealar dünyasıdır. Bu dünyadaki bütün masalar bozulabilir, yanabilir veya parçalanabilir; fakat “masa ideası” sonsuza kadar değişmeden varlığını sürdürür. Aynı şekilde bütün insanlar doğar ve ölür; fakat “insan ideası” değişmez. Platon için asıl gerçeklik bu idealar dünyasıdır. İçinde yaşadığımız dünya ise onların eksik ve kusurlu bir kopyasından ibarettir.
Hegel bu düşüncenin önemli olduğunu kabul eder; fakat ona göre Platon çok büyük bir ayrım yapmıştır. Çünkü ideaları gerçek dünyadan koparmıştır. Eğer idea başka bir dünyadaysa, bu dünyayla nasıl ilişki kurmaktadır? Eğer gerçeklik iki ayrı parçaya bölünmüşse, bunların birliği nasıl açıklanacaktır? Hegel’e göre bu ayrım kabul edilemez. İdea, gerçek dünyanın dışında duran ayrı bir varlık değildir. Gerçekliğin bizzat kendisidir.
Bunu anlamak için yaşayan bir organizmayı düşünelim. Bir insan bedenine baktığımızda kemikleri, kasları, organları ve sinir sistemini görürüz. Bunların her biri tek başına gerçek bir parçadır. Ancak bu parçaları yan yana koymak canlı bir insan oluşturmaz. Bir ameliyathanede bütün organlar ayrı ayrı durabilir; fakat bunların toplamı yine de yaşayan bir insan değildir. Canlılığı ortaya çıkaran şey, parçaların toplamından daha fazla olan bir bütündür. İşte Hegel bu bütüne İdea der. İdea, parçaların dışarıdan bir araya getirilmesi değil, onların kendi içlerinden doğan organik bir birliktir.
Bir orkestrayı düşünelim. Sahnenin üzerinde kemanlar, viyolonseller, flütler ve vurmalı çalgılar bulunuyor. Her müzisyen kendi notasını çalıyor. Eğer bunların her birini tek tek dinlersen yalnızca ayrı sesler duyarsın. Ama hepsi birlikte çalmaya başladığında ortaya senfoni çıkar. Senfoni, yalnızca seslerin toplamı değildir. O seslerin belirli bir düzen içinde birleşmesinden doğan yeni bir bütündür. İşte Hegel’in İdea anlayışı buna benzer. Gerçeklik, birbirinden bağımsız parçaların toplamı değildir. Kendi içinde anlamlı ve organik bir birliktir.
Bu nedenle Hegel sürekli olarak “Gerçek olan bütündür.” der. Bu cümle onun felsefesinin en meşhur ifadelerinden biridir. Fakat çoğu kişi bu sözü yanlış yorumlar. Hegel burada “Her şeyi bilmeden hiçbir şeyi bilemeyiz.” demek istemez. Söylemek istediği şey şudur. Bir parçayı gerçekten anlamak istiyorsan, onun ait olduğu bütünü anlaman gerekir. Çünkü parçanın anlamı, yalnızca bütün içindeki konumundan doğar.
Bir vida düşünelim. Masanın üzerinde duran tek bir vida neredeyse anlamsızdır. Fakat aynı vida bir otomobil motorunun içinde çok önemli bir görev üstlenebilir. Aynı vida bir uçak motorunda bambaşka bir işleve sahip olabilir. Vidanın ne olduğunu anlamak için yalnızca kendisine bakmak yeterli değildir. İçinde bulunduğu sistemi de bilmek gerekir. Hegel’e göre evrendeki bütün varlıklar böyledir. Hiçbir şey tek başına tam olarak açıklanamaz. Her şey, ait olduğu bütünün içinde anlam kazanır.
İnsan da bu bütünün dışında değildir. Günlük hayatta çoğu zaman kendimizi bağımsız bireyler olarak görürüz. Oysa Hegel’e göre insanı yalnızca biyolojik özellikleriyle açıklamak mümkün değildir. İnsan aynı zamanda dilin, kültürün, tarihin, hukukun, ailenin ve toplumun ürünüdür. Dil olmasaydı düşüncelerimizin büyük kısmı oluşamazdı. Tarih olmasaydı bugünkü kurumlarımız ortaya çıkmazdı. Toplum olmasaydı birey dediğimiz şey de bugünkü anlamıyla var olmazdı. Demek ki birey, bütünden bağımsız değildir. Fakat bu, bireyin önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, bütün kendisini birey aracılığıyla gerçekleştirir.
İdea kavramının en önemli yönlerinden biri de budur. İdea, tek tek varlıkları yok eden bir birlik değildir. Tam tersine, onları kendi yerlerinde koruyan ve anlamlandıran organik bütündür. Bir ağacın kökü de gereklidir, gövdesi de gereklidir, yaprakları da gereklidir. Hiçbiri tek başına ağaç değildir; fakat hiçbirini çıkardığında da ağaç tamamlanmış olmaz. Gerçeklik, bu parçaların birbirlerini tamamlayan ilişkilerinden oluşur.
Burada Hegel’in Aristoteles’e yeniden yaklaştığını görürüz. Aristoteles de organizmaları mekanik yığınlar olarak değil, organik bütünler olarak anlamıştı. Fakat Hegel bu düşünceyi yalnızca biyolojiye değil, bütün evrene uygular. Ona göre doğa organik bir bütündür. Tarih organik bir bütündür. İnsanlık organik bir bütündür. Düşüncenin kendisi bile organik bir bütündür. Evrende hiçbir şey tek başına var olmaz. Her şey, daha büyük bir bütünün içinde kendi yerini bulur.
İşte bu noktada Hegel’in ontolojisi yeni bir aşamaya geçer. Eğer İdea gerçekliğin organik bütünüyse, bu bütün yalnızca düşüncede mi vardır, yoksa doğanın içinde de kendisini gerçekleştirir mi? Hegel’in cevabı açıktır. İdea yalnızca düşüncede kalmaz. Kendisini doğa olarak dışsallaştırır. Başka bir ifadeyle, doğa Hegel’e göre İdea’nın kendisini dış dünyada görünür hâle getirmesidir.
Bu, Hegel’in ontolojisinin en zor ama aynı zamanda en önemli geçişlerinden biridir. Çünkü bundan sonra artık yalnızca mantık alanında değil, doğanın neden var olduğu sorusunda ilerleyeceğiz. “Doğa neden İdea’nın yabancılaşmasıdır.
Doğa. İdea Neden Kendisini Dışsallaştırır?
Hegel’in ontolojisinin bu noktasına geldiğimizde, artık onun sisteminin en dikkat çekici geçişlerinden biriyle karşılaşırız. Şimdiye kadar hep mantıksal kavramlar üzerinde ilerledik. Saf varlık, hiçlik, oluş, belirlenim, öz, kavram ve idea… Bunların tamamı düşüncenin alanında ele alınan kavramlardı. Fakat burada insanın aklına kaçınılmaz olarak şu soru gelir. Eğer bütün gerçekliğin temeli İdea ise, o hâlde taşlar, dağlar, yıldızlar, okyanuslar ve galaksiler nereden geliyor? Bunlar yalnızca düşünce midir? Eğer öyleyse, biz neden onlara dokunabiliyoruz? Neden fizik yasaları işliyor? Neden doğa bizim düşüncelerimizden bağımsız gibi görünüyor?
İşte Hegel’in sistemi tam bu soruya cevap vermeye çalışır. Ancak onun cevabı, ilk kez okuyan biri için oldukça şaşırtıcıdır. Hegel’e göre doğa, İdea’nın karşıtı değildir. Doğa, İdea’nın kendisini dışsallaştırmış biçimidir. Başka bir ifadeyle, doğa ile düşünce iki ayrı gerçeklik değildir. Doğa, düşüncenin henüz kendisini bilmeyen hâlidir.
Bu cümle ilk bakışta anlaşılması güç görünebilir. Çünkü günlük hayatta düşünceyi zihnimizin içinde, doğayı ise dış dünyada bulunan maddi nesneler olarak görmeye alışmışızdır. Hegel ise bu ayrımı yeterli bulmaz. Ona göre doğa ile düşünce arasında mutlak bir uçurum yoktur. İkisi aynı sürecin farklı aşamalarıdır.
Bunu anlamak için önce sanat alanından bir örnek verelim. Bir heykeltıraşın zihninde henüz yapılmamış bir heykel bulunduğunu düşünelim. Başlangıçta heykel yalnızca bir tasarıdır. Daha sonra sanatçı taşı yontmaya başlar. Günler, haftalar ve aylar süren çalışmanın sonunda heykel ortaya çıkar. Şimdi şu soruyu soralım. Heykel ne zaman var oldu? Daha taşa dokunulmadan önce mi vardı, yoksa tamamlandıktan sonra mı?
Aslında her iki cevap da eksiktir. Heykel önce yalnızca tasarı olarak vardı. Daha sonra maddi biçime kavuştu. Fakat maddi biçime kavuştuğu anda da tasarı olmaktan çıkmadı. Hâlâ aynı tasarıyı taşımaktadır. Demek ki burada iki ayrı şey yoktur. Aynı gerçekliğin iki farklı görünümü vardır.
Hegel doğayı da buna benzer şekilde düşünür. Elbette burada sanatçı örneği yalnızca bir benzetmedir. Çünkü Hegel’e göre evreni dışarıdan tasarlayan ve sonra onu yapan bir usta yoktur. İdea kendi kendisini gerçekleştirir. Yani plan ile uygulayan birbirinden ayrı değildir. İdea hem süreçtir hem de sürecin sonucudur.
Burada Hegel’in idealizmini yanlış anlamamak gerekir. Günümüzde “idealizm” denildiğinde birçok kişinin aklına “madde yoktur, yalnızca düşünce vardır” gibi bir görüş gelir. Oysa Hegel’in söylediği bu değildir. Hegel hiçbir zaman taşların, ağaçların ya da yıldızların hayal ürünü olduğunu söylemez. Onun iddiası şudur. Maddi dünya gerçektir. Ancak bu gerçeklik, akıldan tamamen kopuk ve anlamsız değildir. Doğanın yapısı akılsal olarak kavranabilir. Çünkü doğa rastgele oluşmuş bir kaos değil, kendi içinde düzen taşıyan bir bütündür.
Bunu bilim üzerinden daha rahat anlayabiliriz. Fizikçiler evreni incelerken neden matematik kullanırlar? Bir elmanın düşmesini açıklayan denklem neden milyonlarca kilometre uzaktaki gezegenlerin hareketini de açıklayabilir? Neden aynı matematiksel yasalar hem Dünya’da hem de başka galaksilerde geçerlidir? Eğer evren tamamen düzensiz olsaydı, bilim diye bir şey mümkün olmazdı. Bilimin mümkün olmasının nedeni, doğanın belirli bir akla uygun düzen taşımasıdır.
Hegel tam da bu noktaya dikkat çeker. Ona göre insan aklı doğaya yabancı değildir. İnsan aklı doğayı anlayabiliyorsa bunun nedeni, ikisinin aynı mantıksal yapıyı paylaşmasıdır. Başka bir ifadeyle, akıl doğaya dışarıdan eklenmiş bir araç değildir. Doğa ile akıl aynı bütünün iki farklı görünümüdür.
Fakat burada çok önemli bir problem ortaya çıkar. Eğer doğa İdea’nın gerçekleşmesiyse, neden doğada bu kadar düzensizlik vardır? Neden depremler olur? Neden hastalıklar vardır? Neden canlılar birbirlerini yer? Neden kusurlar ve eksiklikler bulunur?
Hegel bu sorudan kaçmaz. Tam tersine, bunun doğanın yapısından kaynaklandığını söyler. Çünkü doğa, İdea’nın en yüksek aşaması değildir. Doğa, İdea’nın kendisine yabancılaştığı aşamadır. Bu “yabancılaşma” kelimesi burada psikolojik bir anlam taşımaz. İdea doğada henüz kendisini tam olarak tanımaz. Doğa bilinçsizdir. Taş kendisinin taş olduğunu bilmez. Ağaç kendisinin ağaç olduğunu bilmez. Bir gezegen yörüngesinde döner ama neden döndüğünü bilmez. Doğa yasaları işler; fakat doğanın bunların farkında olması söz konusu değildir.
Bunu bir kitabın basılmış hâline benzetebiliriz. Yazar kitabı yazarken düşüncelerinin farkındadır. Kitap basıldıktan sonra ise o düşünceler artık kâğıdın üzerindedir. Kâğıt, taşıdığı anlamın farkında değildir. Anlam, ancak kitabı okuyan bilinç tarafından yeniden ortaya çıkar. Hegel’e göre doğa da buna benzer. İdea doğada nesnelleşmiştir; fakat henüz kendisini bilmemektedir.
İşte bu yüzden Hegel’e göre doğa son durak değildir. Doğa, kendisini bilecek bir varlığın ortaya çıkmasına doğru ilerler. Evrimsel anlamda değil, ontolojik anlamda doğa, bilinç için zemindir. Bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insana kadar uzanan süreçte doğa giderek daha karmaşık yapılar üretir. Bu yapıların zirvesinde ise ilk kez kendisini düşünebilen bir varlık ortaya çıkar: insan.
İnsan yalnızca yaşayan bir organizma değildir. İnsan, “Ben kimim?” diye sorabilen ilk varlıktır. Bir taş bunu soramaz. Bir ağaç bunu soramaz. Bir hayvan çevresini algılar ama kendi varlığını kavramsal olarak sorgulayamaz. İnsan ise yalnızca dünyayı bilmez; bildiğini de bilir. İşte Hegel’e göre bu, evren açısından olağanüstü bir olaydır. Çünkü ilk kez gerçeklik kendi üzerine dönmüş, kendisini konu edinmeye başlamıştır.
Bu nedenle Hegel, insan bilincini doğanın dışında duran mucizevi bir unsur olarak görmez. Bilinç, doğanın içinden çıkan ama doğayı aşan yeni bir aşamadır. Doğa, insanda kendisini aşarak Tin dediği yeni düzeye yükselir. Artık yalnızca fiziksel varlık değil, kendisini bilen varlık ortaya çıkmıştır.
İşte Hegel’in ontolojisinin bundan sonraki bölümü burada başlar. Şimdiye kadar doğayı inceledik. Bundan sonra Tin kavramına geçeceğiz. Hegel’e göre gerçekliğin en önemli dönüm noktası budur. Çünkü evren, ilk kez insan bilinciyle birlikte kendisini tanımaya başlamaktadır. Tin yalnızca insan ruhu değildir; evrenin kendisini bilme sürecinin adıdır. Bu kavram anlaşılmadan Hegel’in tarih, devlet, sanat, din ve sonunda Mutlak Tin anlayışını anlamak mümkün değildir.
Tin. Evren İlk Kez Kendisini Bilmeye Başlıyor
Hegel’in ontolojisinin şimdiye kadarki kısmı, varlığın en soyut biçiminden başlayarak doğaya kadar uzanan bir gelişim çizgisi oluşturdu. Ancak Hegel’e göre doğa, bu gelişimin son noktası değildir. Çünkü doğanın çok önemli bir eksiği vardır. Doğa vardır, fakat kendi varlığının farkında değildir. Bir yıldız milyarlarca yıl boyunca yanabilir ama yandığını bilmez. Bir nehir binlerce kilometre akabilir ama aktığının bilincinde değildir. Bir meşe ağacı yüzlerce yıl yaşayabilir ama “Ben bir meşe ağacıyım.” diyemez. Doğa büyük bir gerçekliktir fakat sessizdir. İçinde düzen vardır, hareket vardır, gelişim vardır; fakat özbilinç yoktur.
İnsanın ortaya çıkışı Hegel’e göre yalnızca biyolojik bir olay değildir. İnsan, evren tarihinde yeni bir ontolojik aşamadır. Çünkü ilk kez varlık, kendi üzerine dönebilen bir biçim kazanmıştır. İnsan yalnızca dünyayı görmez; dünyayı gördüğünü de bilir. Yalnızca düşünmez; düşündüğünün de farkındadır. Bu ikinci farkındalık, yani özbilinç, Hegel’in “Tin” dediği şeyin başlangıcıdır.
Burada “Tin” kelimesini günlük anlamdaki ruh kavramıyla karıştırmamak gerekir. Hegel’in Almanca kullandığı Geist kelimesi, ruh, zihin, bilinç, kültür ve akıl gibi anlamların hepsini aynı anda içinde taşır. Türkçede buna en yakın karşılık “Tin” olduğu için bu kelime kullanılır. Ancak Hegel’in kastettiği şey, bedenden bağımsız dolaşan görünmez bir ruh değildir. Tin, bilincin kendisini ve dünyayı anlamlandırma yeteneğidir.
Bunu anlamak için bir aynayı düşünelim. Bir ayna karşısındaki nesneyi yansıtır ama kendi yansıttığının farkında değildir. İnsan ise aynadan farklıdır. İnsan hem dünyayı görür hem de dünyayı gören kişinin kendisi olduğunu bilir. Bu nedenle bilinç yalnızca dış dünyaya yönelmez; gerektiğinde kendi üzerine de döner. İşte Tin’in doğuşu bu geri dönüş hareketidir.
Fakat Hegel burada da durmaz. Çünkü tek başına özbilinç yeterli değildir. İnsan kendisini ancak başka insanlarla ilişki içinde gerçekten tanıyabilir. Eğer bir insan doğduğu andan itibaren hiçbir insan görmeden tek başına yaşasaydı, kendisi hakkında bugünkü anlamda bir bilinç geliştiremezdi. Dil öğrenemezdi. Kimlik geliştiremezdi. Kendisini “ben” olarak kuramazdı. Demek ki özbilinç bile toplumsal bir süreçtir.
Bu nedenle Hegel, insanın yalnızca bireysel bir varlık olmadığını söyler. İnsan aynı zamanda tarihsel bir varlıktır. Doğduğu anda hazır bir dünyanın içine gelir. Bir dili hazır bulur. Hukuku hazır bulur. Gelenekleri hazır bulur. Bilimi, sanatı ve teknolojiyi hazır bulur. Hiç kimse sıfırdan başlamaz. Her insan, kendisinden önce yaşamış sayısız insanın oluşturduğu ortak bilincin içine doğar.
Bunu bir mühendislik örneğiyle düşünelim. Bugün bir makine mühendisi yeni bir makine tasarlarken Newton’un fiziğini yeniden keşfetmez. Malzeme bilimini sıfırdan oluşturmaz. Matematiği yeniden icat etmez. Bunların hepsi insanlığın ortak birikimidir. Mühendis bunları hazır alır ve onların üzerine yenisini ekler. Demek ki bireysel akıl, daha büyük bir ortak aklın içinde gelişmektedir.
Hegel bu ortak akla “Nesnel Tin” adını verir. Hukuk, aile, ahlak, devlet, ekonomi, eğitim ve kültür gibi bütün kurumlar Nesnel Tin’in ürünleridir. Bunlar tek bir insanın eseri değildir. Kuşaklar boyunca oluşmuş ortak aklın somutlaşmış biçimleridir.
Burada Hegel’in tarih anlayışı da ortaya çıkar. Ona göre tarih, kralların, savaşların veya imparatorlukların kronolojisi değildir. Tarih, Tin’in kendisini giderek daha bilinçli biçimde gerçekleştirme sürecidir. Bu yüzden tarihte yaşanan her büyük dönüşüm, yalnızca siyasi bir olay değildir; aynı zamanda bilincin gelişimidir.
Kölelik kurumunu düşünelim. Tarihin büyük bölümünde insanlar köleliği doğal kabul ediyordu. Bugün ise büyük çoğunluk bunu insan onuruna aykırı görüyor. Hegel’e göre burada yalnızca bir yasa değişmemiştir. İnsanlığın özgürlük bilinci değişmiştir. İşte tarih dediğimiz şey, Tin’in bu gelişimidir.
Aynı durum bilim için de geçerlidir. Orta Çağ insanı ile modern insan aynı gökyüzüne bakar ama aynı şeyi görmez. Çünkü bilgi değişmiştir. Bilincin dünyayı kavrama biçimi değişmiştir. Gerçeklik aynı gerçekliktir; fakat Tin’in onu anlama düzeyi gelişmiştir.
Burada Hegel’in en önemli iddialarından biri ortaya çıkar. Özgürlük, insanın istediğini yapması değildir. Gerçek özgürlük, insanın kendi aklıyla uyum içinde yaşamasıdır. Çünkü insan kendi aklını geliştirdikçe yalnızca bireysel arzularının değil, evrensel aklın da farkına varır. Bu nedenle Hegel’e göre özgürlük ile akıl birbirinden ayrı değildir.
Fakat Tin’in gelişimi bireysel bilinç ve toplumsal kurumlarla tamamlanmaz. İnsanlık tarihinin sonunda Tin, kendisini en yüksek düzeyde ifade etmeye başlar. Hegel’e göre bunun üç büyük biçimi vardır.
İlk olarak sanat ortaya çıkar. Sanatta hakikat duyularla algılanabilir bir güzellik içinde görünür hâle gelir.
Daha sonra din ortaya çıkar. Dinde aynı hakikat semboller, imgeler ve inanç diliyle ifade edilir.
Son olarak felsefe ortaya çıkar. Felsefede ise hakikat artık kavramlarla düşünülür ve kendisini en açık biçimde bilir.
Bu üç alan birbirine rakip değildir. Aynı hakikatin üç farklı ifade biçimidir. Sanat gösterir, din tasvir eder, felsefe ise kavramsal olarak açıklar.
İşte Hegel’in ontolojisinin son büyük durağı burasıdır. Tin, sanat, din ve felsefe aracılığıyla artık yalnızca dünyayı bilmez; kendi kendisini de tam anlamıyla kavramaya başlar. Hegel bu son aşamaya Mutlak Tin adını verir.
Mutlak Tin, Mutlak İdea ve Hegel’in Ontolojisinin Tamamlanması
Hegel’in ontolojisini başından beri dikkatlice takip ettiğinde aslında tek bir büyük hareketin anlatıldığını fark edersin. Başlangıçta elimizde yalnızca en soyut kavram vardı; saf varlık. Bu kavram hiçbir belirlenime sahip olmadığı için hiçliğe dönüştü. Hiçlik ile varlık arasındaki hareket oluşu meydana getirdi. Oluş belirlenimi doğurdu. Belirlenim nitelik ve niceliği, onlar ölçüyü, ölçü özü, öz kavramı, kavram ideayı ortaya çıkardı. İdea doğa olarak dışsallaştı. Doğa insan bilincini üretti. İnsan bilinci ise Tin’e dönüştü. Tin sanatta, dinde ve felsefede kendisini giderek daha açık biçimde tanımaya başladı. Şimdi artık sistem son noktasına ulaşmaktadır. Bu son nokta Hegel’in “Mutlak Tin” dediği aşamadır.
Mutlak Tin’i anlamanın en kolay yolu, insanın kendi yaşamına bakmaktır. Küçük bir çocuk doğduğunda yalnızca yaşar. Açlık hisseder, ağlar, güler ve çevresini algılar. Fakat kim olduğunu bilmez. Birkaç yıl sonra aynaya baktığında kendisini tanımaya başlar. Daha sonra karakterini, yeteneklerini ve sınırlarını fark eder. Yaş ilerledikçe geçmişini anlamlandırır, yaptığı hataları değerlendirir ve hayatına dışarıdan bakabilecek olgunluğa ulaşır. İnsan artık yalnızca yaşayan biri değildir; kendisini bilen biridir.
Hegel’e göre evren de buna benzer bir süreç yaşamaktadır. Elbette burada evrenin insan gibi düşündüğü iddia edilmez. Söylenmek istenen şudur. Gerçeklik, insan bilinci aracılığıyla ilk kez kendi yapısını kavrayabilir hâle gelir. İnsan evrenin dışında duran yabancı bir gözlemci değildir. Evrenin kendi içinden çıkan ve evreni anlayabilen tek varlıktır. Bu nedenle insanın düşünmesi, Hegel’e göre yalnızca bireysel bir faaliyet değildir; gerçekliğin kendi üzerine dönmesidir.
İşte Mutlak Tin tam olarak budur. Gerçekliğin artık kendisini eksiksiz biçimde bilmeye başlamasıdır. Bu yüzden Hegel, sanatı, dini ve felsefeyi aynı sürecin farklı aşamaları olarak görür. Sanatta hakikat duyular aracılığıyla görünür hâle gelir. Bir heykel ya da bir senfoni, insanın doğrudan anlatamadığı bir hakikati estetik biçimde ifade eder. Dinde aynı hakikat bu kez semboller, mitler ve inanç diliyle anlatılır. Felsefede ise artık sembollere ihtiyaç kalmaz. Hakikat kendi kavramlarıyla kendisini açıklar. Hegel’e göre bu nedenle felsefe, Mutlak Tin’in en yüksek ifade biçimidir.
Burada Hegel’in en çok tartışılan kavramlarından biri olan Mutlak İdea ortaya çıkar. Günlük dilde “mutlak fikir” gibi çevrildiğinde bu kavram yanlış anlaşılır. Mutlak İdea, bütün fikirlerin toplamı değildir. Aynı şekilde insanların ortak düşüncesi de değildir. Mutlak İdea, gerçekliğin kendi kendisini eksiksiz biçimde kavramış olmasıdır. Başlangıçta yalnızca belirsiz olan varlık, uzun diyalektik gelişimin sonunda artık hem kendisini hem de bütün gelişim sürecini anlayan bir bütün hâline gelir.
Bunu bir kitap örneğiyle açıklayabiliriz. Bir romanın ilk sayfasını okuyan kişi hikâyenin tamamını anlayamaz. Karakterlerin neden öyle davrandığını bilmez. Olayların nereye gittiğini göremez. Fakat romanın son sayfasına geldiğinde başa döndüğünde ilk sayfayı artık tamamen farklı okur. Çünkü artık bütün hikâye zihninde tamamlanmıştır. İlk sayfa değişmemiştir; değişen okuyucunun bütünlüğü kavrama düzeyidir. Hegel’e göre gerçeklik de böyledir. Mutlak İdea, sürecin başından sonuna kadar bütün hareketin tek bir bütün olarak kavranmasıdır.
Şimdi Hegel’in Tanrı anlayışına geliyoruz. Bu konu en çok yanlış anlaşılan konulardan biridir. Hegel’in Tanrısı, gökyüzünde oturan, zaman zaman evrene müdahale eden antropomorfik bir varlık değildir. Hegel, Tanrı’yı mutlak akıl, mutlak tin ve mutlak idea kavramlarıyla düşünür. Ona göre Tanrı, gerçekliğin dışında duran bir varlık değil, gerçekliğin kendi akılsal bütünlüğüdür. Bu nedenle Hegel’in Tanrı anlayışı klasik teizmden oldukça farklıdır. Hegel için Tanrı, evreni bir kez yaratıp kenara çekilen bir varlık değildir. Tanrı, gerçekliğin kendi gelişim sürecidir. Doğada, tarihte, kültürde ve insan bilincinde kendisini açığa çıkaran mutlak akıldır.
Bu yüzden bazı yorumcular Hegel’i panteist olarak değerlendirmiştir. Bazıları ise onu panenteizme daha yakın görmüştür. Ancak Hegel’in kendisi bu etiketlerin hiçbirini tam olarak kabul etmez. Çünkü ona göre Tanrı ne yalnızca evrenle özdeştir ne de evrenin tamamen dışındadır. Tanrı, evrenin diyalektik gelişiminin tamamında kendisini gerçekleştiren mutlak gerçekliktir. Başka bir ifadeyle Tanrı, tamamlanmış bir sonuç değil; kendi kendisini sürekli açığa çıkaran sonsuz bir süreçtir.
Hegel’in sistemi gerçekten hayranlık uyandıracak kadar kapsamlıdır. Felsefe tarihinde ilk kez biri, mantığı, ontolojiyi, doğayı, tarihi, hukuku, sanatı, dini ve siyaseti tek bir sistem içinde açıklamaya çalışmıştır. Onun amacı yalnızca varlığı açıklamak değildir. Evrenin neden böyle geliştiğini, tarihin neden belirli bir yönde ilerlediğini ve insan bilincinin neden ortaya çıktığını aynı mantık içinde göstermektir. Bu yüzden Hegel’in sistemi bugün bile felsefenin en büyük sentezlerinden biri olarak kabul edilir.
Ancak bu sistem çok güçlü olduğu kadar çok eleştirilmiştir. İlk büyük eleştiriyi Marx yapmıştır. Marx’a göre Hegel’in diyalektiği doğrudur; fakat ters çevrilmiştir. Hegel düşüncenin maddeyi belirlediğini savunurken, Marx maddenin düşünceyi belirlediğini ileri sürer. Hegel’e göre tarih, Tin’in gelişimidir. Marx’a göre ise tarih, üretim ilişkilerinin ve ekonomik yapıların gelişimidir. Marx, Hegel’in diyalektiğini korumuş fakat onu idealist temelden çıkarıp materyalist temele oturtmuştur.
Kierkegaard ise Hegel’in bireyi ihmal ettiğini düşünür. Ona göre Hegel’in sisteminde insan, büyük tarihsel sürecin küçük bir parçasına dönüşmektedir. Oysa gerçek yaşam tek tek bireylerin kaygıları, seçimleri ve varoluş mücadeleleri içinde yaşanır. İnsan yalnızca tarihin bir aracı değildir.
Schopenhauer daha serttir. Ona göre Hegel’in sistemi gereksiz derecede soyut ve anlaşılmazdır. Schopenhauer, Hegel’in kavramlarla gerçekliği açıklamaya çalışırken gerçek yaşamın acısını ve irrasyonel yönünü gözden kaçırdığını düşünür.
Nietzsche ise Hegel’in tarihe yüklediği anlamı reddeder. Hegel’e göre tarih aklın gelişimidir. Nietzsche’ye göre tarihin böyle zorunlu bir amacı yoktur. Hayat sürekli güç mücadelelerinden oluşur ve tek bir nihai hedefe doğru ilerlemez.
Yirminci yüzyılda ise yeni eleştiriler ortaya çıkmıştır. Varoluşçular Hegel’in sisteminin bireysel deneyimi yeterince açıklayamadığını söylemişlerdir. Analitik filozoflar onun dilini fazla kapalı bulmuşlardır. Postmodern düşünürler ise tarihin tek bir doğrultuda ilerlediği fikrini eleştirmişlerdir.
Bütün bu eleştirilere rağmen Hegel’in etkisi olağanüstüdür. Bugün tarih felsefesi, siyaset felsefesi, hukuk felsefesi, din felsefesi, estetik ve hatta sosyal bilimlerin büyük kısmı doğrudan ya da dolaylı olarak Hegel’in açtığı tartışmaların içinde gelişmiştir. Marx’tan Heidegger’e, Sartre’dan Gadamer’e, Kojève’den Habermas’a kadar çok farklı filozoflar onunla hesaplaşmadan kendi sistemlerini kuramamışlardır.
Hegel’in ontolojisini tek bir cümlede özetlemek gerekirse şu söylenebilir. Gerçeklik tamamlanmış bir nesne değil, kendi iç çelişkileri sayesinde sürekli gelişen, kendisini doğada nesnelleştiren, insanda bilinç kazanan ve sonunda kendi kendisini kavrayan akılsal bir bütündür.
İşte Hegel’in ontolojik sistemi burada tamamlanır. Saf varlıkla başlayan yolculuk, Mutlak Tin’de son bulur. Başlangıçta yalnızca belirsiz bir varlık vardı; sonunda ise kendi başlangıcını, gelişimini ve sonucunu bilen bütünlüklü bir gerçeklik ortaya çıkmıştır.
Son olarak özet; Hegel’in ontolojisi, hiçbir varsayım kabul etmeden en soyut noktadan başlar. İlk kavram Saf Varlıktır. Saf varlık hiçbir belirlenime sahip değildir. Ancak hiçbir özelliği olmadığı için düşüncede Hiçlikten ayırt edilemez. Saf varlık ile hiçlik birbirine sürekli dönüşür ve bu dönüşüm Oluşu meydana getirir. Böylece gerçekliğin temelinde durağanlık değil, sürekli hareket bulunduğu ortaya çıkar.
Oluş tek başına yeterli değildir. Çünkü gerçek bir varlık, belirli olmak zorundadır. Bu nedenle oluş, Belirlenimi doğurur. Bir şey, başka şeylerden ayrıldığı ve belirli özellikler kazandığı ölçüde gerçekten vardır. Belirlenim sayesinde varlık artık somut bir kimlik kazanır.
Belirlenimden sonra Hegel, Nitelik, Nicelik ve Ölçü kavramlarını açıklar. Nitelik bir şeyi o şey yapan özelliktir. Nicelik ise o şeyi hemen değiştirmeyen miktarsal değişimlerdir. Nicelik belirli bir sınırı geçtiğinde nitelik değişir. Ölçü ise nitelik ile niceliğin birbirine dönüştüğü sınırdır. Böylece değişimin rastgele değil, belirli yasalar içinde gerçekleştiği gösterilir.
Daha sonra Hegel, görünen şey ile gerçekliğin aynı olmadığını söyleyerek Görünüş ve Öz ayrımına geçer. Görünüş, özün dış dünyadaki ifadesidir. Öz ise görünüşün arkasında gizlenen ayrı bir dünya değildir. Öz, görünüş aracılığıyla kendisini açığa çıkarır. Gerçek bilgi, görünüşten öze ulaşabilmektir.
Öz kendi içinde durağan değildir. Kendi sınırlarını aşmaya çalışır. Bu nedenle Hegel ontolojisinin merkezine Çelişkiyi yerleştirir. Çelişki bir hata değil, gelişmenin kaynağıdır. Her varlık kendi içinde taşıdığı eksiklik ve karşıtlık nedeniyle kendisini aşar. Bu aşma süreci eskiyi tamamen yok etmez; onu daha yüksek bir düzeyde koruyarak dönüştürür.
Bu hareket bizi Kavrama götürür. Hegel’e göre kavram yalnızca insan zihnindeki bir düşünce değildir. Gerçekliğin kendi iç düzeni ve kendi gelişim ilkesidir. Evrende meydana gelen bütün gelişmeler, kavramın kendi potansiyelini gerçekleştirmesidir. Gerçeklik akılsal olduğu için insan aklı onu kavrayabilir.
Kavram kendi gelişimini tamamladığında İdea ortaya çıkar. İdea, zihindeki bir fikir değil, gerçekliğin organik bütünlüğüdür. Evrendeki bütün parçalar anlamlarını ancak bu bütün içinde kazanırlar. Gerçek olan tek tek parçalar değil, onların oluşturduğu organik bütündür.
İdea yalnızca mantıksal bir yapı olarak kalmaz. Kendisini dış dünyada gerçekleştirir ve Doğa ortaya çıkar. Doğa, İdea’nın dışsallaşmış biçimidir. Ancak doğa henüz kendisini bilmez. Taş, ağaç ve yıldız vardır; fakat kendi varlıklarının farkında değildir.
Doğa geliştikçe sonunda İnsan Bilinci ortaya çıkar. İnsan, evren içinde kendi varlığını sorgulayabilen ilk varlıktır. Böylece gerçeklik ilk kez kendi üzerine dönebilir. Bu aşamaya Hegel Tin adını verir. Tin yalnızca bireysel bilinç değildir. Dil, kültür, hukuk, ahlak, toplum ve tarih de Tin’in gelişim süreçleridir. Tarih, Hegel’e göre Tin’in giderek daha fazla özgürlüğe ve özbilince ulaşma sürecidir.
Tin gelişiminin en yüksek aşamasında kendisini üç farklı biçimde ifade eder. Sanatta hakikat duyusal biçimde görünür. Dinde hakikat semboller ve imgeler aracılığıyla anlatılır. Felsefede ise hakikat kavramsal olarak kendisini tam anlamıyla bilir. Bu aşama Mutlak Tindir.
Mutlak Tin ile birlikte sistem tamamlanır ve Mutlak İdeaya ulaşılır. Mutlak İdea, gerçekliğin kendi başlangıcını, gelişimini ve sonucunu tam olarak kavramasıdır. Böylece ontolojik süreç, en soyut ve belirsiz olan Saf Varlıktan başlayıp, kendisini eksiksiz biçimde bilen Mutlak Tinde sona erer.
Bu nedenle Hegel’in ontolojisi doğrusal değil, dairesel bir yapıya sahiptir. Son nokta yeniden başlangıcı açıklar. Başlangıçta yalnızca belirsiz varlık vardı; sonunda ise o varlığın ne olduğu, neden geliştiği, doğayı neden oluşturduğu, insan bilincine neden ulaştığı ve bütün bu sürecin tek bir akılsal bütün oluşturduğu anlaşılmış olur. Hegel’in bütün ontolojik sistemi, bu kendini gerçekleştiren ve kendini bilen akılsal sürecin felsefi açıklamasıdır.
Bir yanıt yazın