İlmi husuli ilmi huduri

İlm i husûlî, bilginin insan zihninde eşyanın kendisiyle değil onun temsiliyle bulunmasıdır. Dış dünyadaki bir şey duyular yoluyla algılanır, bu algı zihinde bir sûret meydana getirir, akıl o sûret üzerinden hüküm verir. Burada bilen ile bilinen arasında bir mesafe vardır, bilgi araya giren kavramlar ve tasavvurlar sayesinde elde edilir. Bir ağacı görmek, onu yeşil gövdeli, dallı, yapraklı diye düşünmek ve sonra ağaç hakkında hükümler kurmak bu tür bilginin tipik örneğidir. Ağaç zihnin içinde değildir, zihinde olan onun sûretidir. Bu yüzden ilm i husûlî hata ihtimaline açıktır, çünkü temsil yanlış olabilir, eksik olabilir ya da bozulabilir. burada bilim felsefesi devreye girer deneylenmesi gerekir, gözlemlenmesi lazım, kanıtlanması lazım. Ama netice olarak ilim dediğim, bilgi dediğimiz şey, kanıtlanma derecesinden bağımsız olarak bilginin özü ilmi husuli olmasıdır. Yani oluşan, hasıl olan bilgi zihinde, akılda oluşan bir şeydir.

İlm i hudûrî ise bilginin herhangi bir temsil veya sûret olmaksızın doğrudan doğruya bilinen şeyin bilene hazır bulunmasıdır. Burada bilen ile bilinen arasında mesafe yoktur, bilgi aracıya ihtiyaç duymaz. İnsanın kendi varlığını bilmesi, acı çektiğini doğrudan fark etmesi, korku ya da sevinç hâlini yaşarken onu ayrıca tasvir etmeye gerek duymaması bu bilginin örnekleridir. İnsan ben acı çekiyorum dediğinde acıyı zihninde canlandırarak değil bizzat yaşayarak bilir. Bu nedenle ilm i hudûrî yanılmaya kapalı kabul edilir, çünkü burada yanlış temsil değil doğrudan şahitlik vardır.

İki bilgi türü arasındaki temel fark, birinde bilginin sûret yoluyla elde edilmesi, diğerinde ise bilginin varlıkla birlikte ve eş zamanlı ortaya çıkmasıdır. İlm i husûlî öğretilebilir, aktarılabilir ve tartışılabilir, kitaplar ve kavramlar bu bilgiyle mümkündür. İlm i hudûrî ise yaşanır, gösterilebilir ama tam anlamıyla aktarılmaz, çünkü başkasının tecrübesi başkasının zihninde sûret olarak kalır. Bu ayrım özellikle insan bilgisi ile Tanrı bilgisi tartışmalarında belirleyici olur, çünkü klasik düşüncede Tanrı’nın bilmesi temsil yoluyla değil hudûr yoluyla düşünülür, yani bilinen şey Tanrı’ya yabancı ve dışsal değildir, bilme bizzat varlıkla aynıdır.

İnsanın Tanrı’yı bilmesi meselesi, ilm i husûlî ile ilm i hudûrî ayrımının en kritik sınırında yer alır. Çünkü insan bilgisi doğası gereği temsile dayanır. İnsan Tanrı’yı doğrudan bir nesne gibi karşısında bulmaz, duyularla kuşatamaz, zihinde tasarlanan her şey ise sınırlı ve kayıtlıdır. Bu yüzden klasik felsefe ve kelâm geleneğinde insanın Tanrı bilgisi çoğunlukla dolaylı, iz üzerinden, fiiller ve eserler aracılığıyla kurulur. İnsan bir düzen, bir ölçü, bir amaç ve süreklilik gördüğünde bunları zihninde bir ilke ile ilişkilendirir. Bu ilişki Tanrı’nın mahiyetinin kavranması değil, varlığının ve zorunluluğunun bilinmesidir. Burada bilgi, Tanrı’nın kendisi hakkında değil, Tanrı’nın zorunlu olarak gerektirdiği nitelikler hakkında oluşur.

Bu yaklaşımın klasik örneği Aristoteles çizgisidir. Aristoteles için Tanrı, ilk hareket ettirici olarak bilinir, fakat Tanrı’nın özü insan aklının kavrayışının dışındadır. İnsan evrendeki hareketi, değişimi ve düzeni gözlemler, bunların zorunlu bir ilk ilkeye dayanması gerektiğini akıl yürütmeyle tespit eder. Bu bilgi Tanrı’nın ne olduğu değil, Tanrı’nın olmadan evrenin açıklanamayacağıdır. Bu anlamda insan Tanrı’yı bilir ama bir şeyi bildiği gibi bilmez. Bilme burada sınırını açıkça korur.

İslam felsefesinde bu çizgi İbn Sina ile daha sistemli hâle gelir. İbn Sina’ya göre Tanrı, zorunlu varlıktır ve insan Tanrı’yı mahiyetiyle değil, zorunluluğuyla bilir. İnsan kendi varlığının mümkün olduğunu, yani olabilirdi de olmayabilirdi olduğunu idrak eder. Bu idrak onu varlığı zorunlu olan bir ilkeye götürür. Tanrı bilgisi burada tam anlamıyla ilm i husûlîdir. Kavramlar, aklî deliller ve zorunluluk ilişkileri üzerinden kurulur. İbn Sina açıkça şunu söyler. Tanrı’nın ne olduğu bilinmez, fakat Tanrı’nın var olduğu ve nasıl olmak zorunda olduğu bilinir. Bu bilme, Tanrı’yı zihinde kuşatmak değil, aklın sınırını kabul ederek zorunlu bir ilkeye yönelmesidir.

Klasik kelam geleneğinde Tanrı’nın zatının bilinemez, sıfatlarının bilinebilir olduğu sıkça dile getirilmiştir. Ancak bu ifade çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Tanrı’nın zatının bilinemezliği, müsbet anlamda bilinemezliktir. Tanrı’nın ne olduğu kavramsal olarak kuşatılamaz. Ancak Tanrı’nın ne olmadığı bilinebilir. Bu bilme biçimi selbi bilgidir. Tanrı’nın mahlukata benzememesi, cisim olmaması, zamanla kayıtlı olmaması bu tür bilginin ürünüdür. Bu bilgi bir cehalet değil, bir tenzih bilgisidir.

Bu nedenle Tanrı’nın zatı bilinemez demek yerine, Tanrı’nın zatı menfi olarak bilinir demek daha isabetlidir. Tanrı’nın zatı, Tanrısallık demektir. Uluhiyet demektir. Bu uluhiyet, temsil edilemez ama idrak edilebilir. Bu idrak ilmi husuli değildir. İlmi huduridir. Bu nedenle Tanrı bilgisi ilim değil irfandır. tanrı sıfatlarından bilinemez çünki sonsuzdur insan sonsuzu kuşatamaz tanrının zatı negatif yönleri ile bilinebilir dolayısı ile zatı bilinir sıfatları bilinemez

Kelâm geleneğinde özellikle Gazali bu noktayı hem kabul eder hem de eleştirir. Gazali’ye göre akıl Tanrı’nın varlığına götürür, fakat Tanrı’nın hakikati akılla kavranamaz. Akıl yoluyla elde edilen bilgi güvenilir ama eksiktir. Gazali burada ilm i hudûrîye kapı aralar. Ona göre insan, ahlâkî arınma, ibadet ve iç tecrübe yoluyla Tanrı’ya dair sezgisel bir bilince ulaşabilir. Bu bilgi kavramsal değildir, anlatılamaz, fakat yaşayan için apaçıktır. Ateşin yakıcılığını bilmek ile ateşe dokunmak arasındaki farkı örnek verir. Birincisi tanım bilgisi, ikincisi hâl bilgisidir. Tanrı bilgisi de en ileri noktada hâl bilgisine yaklaşır.

Bu çizgi tasavvufta daha da radikalleşir. İbn Arabi insanın Tanrı’yı bilmesini, Tanrı’nın insanda kendini bilmesi olarak tarif eder. Burada ilm i hudûrî merkezî hâle gelir. İnsan kendi varlığını doğrudan bilir, bu bilme bir temsil değildir. İbn Arabi’ye göre insan kendi varlığını bilirken aslında Tanrı’nın varlığına şahitlik eder, çünkü varlık hakikatte birdir. Ancak bu görüşte önemli bir sınır vardır. İnsan Tanrı’yı zatı bakımından değil, tecellileri bakımından bilir. Aynaya yansıyan güneş ile güneşin kendisi arasındaki fark korunur. Yansıma gerçek bir yansımadır ama güneşin kendisi değildir.

Hristiyan skolastiğinde Thomas Aquinas benzer bir denge kurar. Aquinas’a göre insan Tanrı’yı bu dünyada ancak analoji yoluyla bilebilir. İyilik, bilgelik, kudret gibi nitelikleri Tanrı’ya nispet ederken bunların insandaki anlamıyla aynı olmadığını bilir. Bu yüzden Tanrı hakkında olumlu konuşma mümkündür ama sınırlıdır. Bu bilgi ne tamamen cehalettir ne de tam kavrayıştır. Yine ilm i husûlî çerçeve korunur.

Tanrı’nın bilmesi ise tamamen farklı bir düzlemdedir. Tanrı’nın bilmesi insanın bilmesi gibi değildir, çünkü Tanrı için bilen ile bilinen arasında ayrım yoktur. İnsan bir şeyi bilmek için onun sûretini zihninde oluşturur, Tanrı için sûret gerekmez. Tanrı kendi zatını bilir, çünkü zatı bizzat varlıktır. Tanrı’nın kendini bilmesi, bir nesneye yönelmiş bir idrak değil, varlığın kendisiyle özdeş bir bilinçtir. Bu yüzden Tanrı’nın bilgisi ilm i hudûrîdir ve mutlak anlamda yanılmazdır.

Tanrı’nın yarattıklarını bilmesi de aynı ilkeye dayanır. Tanrı mahlûkatı sonradan öğrenmez, zaman içinde edinmez. Yaratılan her şey Tanrı’nın ilminde yaratılmadan önce de mevcuttur. Ancak bu mevcudiyet bir taslak veya temsil değildir. Klasik ifadeyle eşya Tanrı’nın ilminde olduğu için dış dünyada var olur. İnsan için bilgi varlığa tabidir, Tanrı için varlık bilgiye tabidir. İnsan önce ağaçla karşılaşır sonra onu bilir, Tanrı ağacı bildiği için ağaç var olur. Buradaki bilme bir gözlem değil, bir kurucu ilkedir.

Bu nedenle insanın Tanrı’yı bilmesi ile Tanrı’nın insanı bilmesi arasında simetri yoktur. İnsan Tanrı’yı izlerden, delillerden ve tecrübelerden hareketle sınırlı biçimde bilir. Tanrı ise insanı, insanın kendini bilmesinden önce ve daha kuşatıcı biçimde bilir. İnsan kendi iç hâllerini ilm i hudûrî ile idrak eder, Tanrı ise insanın hem içini hem dışını, hem fiilini hem imkânını tek bir ilimle bilir. Sonuçta klasik düşünce şu dengeyi kurar. İnsan Tanrı’yı bilir ama kuşatamaz, Tanrı her şeyi bilir ama bilmesi hiçbir şeye benzemek zorunda değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir