İnsan, kendisini bedeninin sahibi sanır. Kalbinin attığını, nefes aldığını, sindirdiğini, iyileştiğini, yaşadığını, özgür iradesi olduğunu ve bedenine sahip olduğunu düşünür. Yapıp edenin kendisi olduğunu zanneder. Peki gerçekten öyle midir?
İnsan, yönettiğini düşündüğü bedenin içinde yalnızca kısa süreliğine beliren bir bilinçtir. Beden ise ondan çok önce çalışmaya başlamış, o uyuduğunda da çalışmaya devam eden otonom bir sistemdir. İnsan iradesi ve bilinci dışında çalışan bir makine gibidir.
Bir insan daha dünyaya gelmeden önce ilk hücre bölünmesini kendisi başlatmaz. Dna nın okunmasına, proteinlerin üretilmesine, organların şekillenmesine ve kalbin atmaya başlamasına dair hiçbir bilinçli kararı yoktur. Doğumundan ölümüne kadar da durum değişmez. Kalbin günde yaklaşık yüz bin kez atmasını, akciğerlerin milyonlarca kez nefes alıp vermesini planlamaz. Karaciğerin yüzlerce metabolik görevi yerine getirmesinden, böbreklerin kanı süzmesinden, bağışıklık sisteminin milyarlarca yabancı organizmayı tanıyıp yok etmesinden haberi bile olmaz.
İnsan bedeninde yaklaşık bin farklı bakteri türü bulunur. Toplam bakteri sayısı yaklaşık otuz ile kırk trilyon arasındadır. En yoğun olarak bağırsaklarda yaşarlar. Bunun yanında binlerce farklı virüs, yüzlerce mantar türü, arkeler ve çeşitli protozoalar da bu biyolojik yapının ayrılmaz parçalarıdır.
Bilinç dışında çalışan temel sistemler vardır. Sinir sistemi, endokrin sistemi, bağışıklık sistemi, dolaşım sistemi, solunum sistemi, sindirim sistemi, boşaltım sistemi, lenf sistemi, ısı düzenleme sistemi, kan pıhtılaşma sistemi, hücre yenilenme ve onarım sistemi, Dna tamir mekanizmaları, antioksidan savunma sistemi ve uyku uyanıklık sistemi sürekli olarak görevlerini yerine getirir.
Hücresel düzeyde de sayısız otomatik mekanizma çalışır. Kalbin ritmini oluşturan hücreler, solunumu ayarlayan beyin merkezleri, kan şekeri düzenlenmesi, kan basıncı kontrolü, vücut sıcaklığının korunması, açlık ve tokluk mekanizmaları, susama merkezi, hormon geri bildirim döngüleri, hücre bölünmesi, protein sentezi, enerji üretimi, programlanmış hücre ölümü, doku onarımı ve bağışıklık hafızası insanın hiçbir bilinçli müdahalesi olmadan faaliyet gösterir.
yaklaşık otuz yedi trilyon hücre yaşar. Bunlara yakın sayıda bakteri, binlerce virüs, mantar ve başka mikroorganizmalar da bu canlı ekosistemin ayrılmaz parçalarıdır. Bağırsaklarda yaşayan bakteriler vitamin üretir, besinleri parçalar, bağışıklık sistemini eğitir ve sinir sistemiyle kimyasal iletişim kurar. İnsan kendisini tek bir birey olarak tanımlasa da biyolojik açıdan bakıldığında trilyonlarca canlıdan oluşan ortak bir yaşam sistemidir.
Bütün bu yapı tek bir merkezden yönetilmez. Otonom sinir sistemi, hormonal geri bildirim döngüleri, bağışıklık agı, hücresel haberleşme mekanizmaları ve genetik düzenleme sistemleri birbirleriyle sürekli iletişim halindedir. Kan şekeri yükseldiğinde insülin salgılanır. Kalsiyum düştüğünde hormonlar devreye girer. Bir yara oluştuğunda milyonlarca hücre hiçbir emir beklemeden bölgeye göç eder. Zararlı bir bakteri vücuda girdiğinde bağışıklık sistemi onu tanır, hafızasına kaydeder ve yok etmeye çalışır. İnsan ise çoğu zaman bunların hiçbirini fark etmez.
insanın yaşamının yaklaşık üçte birini bilinçsiz olarak uyuyarak geçirir. Bilinç ortadan çekilir, fakat beden çalışmayı bırakmaz. Kalp atmaya devam eder, solunum sürer, hormonlar salgılanır, hücreler yenilenir, bağışıklık sistemi devriyesini sürdürür ve beyin gün boyunca topladığı bilgileri düzenler. Bilinç uyurken yaşam devam eder. Aynı şekilde uyanıkken de insan bunlardan bi haberdir bilinç dışı otonom çalışan bir makinedir beden.
insanın bedenim dediği vücud üzerinde bilinçli bir etkisi yoktur.. Bilinç, bu devasa biyolojik organizmanın tamamını yöneten bir hükümdar değil, onun faaliyetlerini deneyimleyen bir gözlemci bile değildir, sistem otonom kendi kendine çalışır insanda buna hakim olduğunu sahip olduğunu zanneder. Günlük hayatın içinde aldığını düşündüğü kararların bile önemli bir kısmı, bilinç ortaya çıkmadan önce sinir ağlarında hazırlanmaya başlamıştır. Modern nörobilim, birçok davranışın bilinçli farkındalıktan önce sinir sisteminde başlatıldığını göstermektedir.
İnsanın en büyük yanılgısı, bedenini yönettiğini sanmasıdır. Beden, milyarlarca yıllık evrim süreci ile de izah edilemeyecek kadar son derece karmaşık, kendi kendini düzenleyen bir sistemdir. Bilinç ise bu sistemin üzerinde kısa süreliğine beliren bir fenomendir. Doğar, çevresini anlamlandırmaya çalışır, kendisini merkez zanneder ve sonunda kaybolur. Fakat beden, o kısa bilinç anı boyunca bile kendi yasalarıyla işlemeye devam eder. Bedenin içinde işleyen bu sistem üzerinde bilincin hiçbir etkisi ve söz hakkı yoktur. Bütün bu sistem bilinç dışında çalışır. Burada bilinç derken insanın düşünme, akletme sistemini kast ediyorum.
İnsan, efendisi olduğunu düşündüğü bedenin mutlak yöneticisi değildir. O, büyük ölçüde kendi kendini yöneten biyolojik bir evrenin içinde, sınırlı bir farkındalık penceresinden dünyaya bakan geçici bir bilinç halidir. Benlik dediğimiz şey ise insanın yaşamsal tecrübelerinin hafızada kayıt altına alınmasıyla oluşan hikayelerden ibaret hayali bir kahramandır.
Şimdi burada gelecek ilk itirazı da biliyorum. Madem benlik yoktur, madem bilinç yaşamsal tecrübelerin zihinde oluşturduğu hayali bir kahramandır, o zaman bu tespitin doğru ve gerçek olduğunu nasıl kanıtlayacağız. Bunu bir ölçüt olarak nasıl kabul edeceğiz. Özne sahte ise, hayali bir kahraman ise, onun ortaya koyduğu bu iddia da sahtedir denilebilir.
Evet, bu soru son derece yerindedir ve bence kesin bir cevabı da yoktur. Fakat şu bir hakikattir ki bedenin iç faaliyetleri üzerinde hiçbir etkimiz ve yönetim hakkımız yoktur. İçteki bu faaliyetler yalnızca bedenimizi değil, dış dünyaya verdiğimiz tepkileri ve davranışlarımızı da önemli ölçüde belirleyen bir olgudur. Buna herhalde hiç kimsenin ciddi bir itirazı olamaz.
Bir yanıt yazın