Başlangıç nedir? Bir şey gerçekten nerede başlar? İnsan neden sürekli geçmişe dönüp bir “ilk an” arar? Belki de insan zihni, varlığı anlayabilmek için her şeyin bir başlangıcı olması gerektiğine inanır. Çünkü başlangıç olmadan hikâye kurulamaz. Son dediğimiz şey bile ancak bir başlangıç kabul edildiğinde anlam kazanır.
Kadim yalnızca “eski” demek değildir. Asıl anlamı, başlangıcı unutulmuş ya da başlangıcı tayin edilemeyecek kadar eski olan şeydir. Bu yüzden insanlar bazı düşüncelere, geleneklere ya da inançlara “kadim” derken aslında onların insan hafızasının bile öncesine uzandığını ima ederler.
Fakat burada çok önemli bir düşünsel problem vardır. Bir şeyin başlangıcını gerçekten biliyor muyuz, yoksa yalnızca bir noktayı başlangıç olarak mı seçiyoruz? Mesela bugün miladi takvimi kullanıyoruz ve zamanı “İsa’dan önce” ve “İsa’dan sonra” diye ayırıyoruz. Başka toplumlar hicreti başlangıç kabul etmiş, bazıları kralların tahta çıkışını esas almış, bazıları büyük savaşları başlangıç saymıştır. Demek ki başlangıç çoğu zaman mutlak bir gerçek değil, insan zihninin koyduğu bir işarettir.
Evren için de aynı durum geçerlidir. “Evrenin başlangıcı vardır” dediğimiz anda aslında belirli bir düşünce sistemini kabul etmiş oluruz. Aristoteles gibi bazı filozoflara göre evren kadimdir; yani başlangıcı yoktur. Çünkü ona göre başlangıç dediğimiz şey zamanın içinde düşünülür, fakat zamanın kendisinin başlangıcını düşünmek mantıksal bir çıkmaz yaratır. Eğer zamanın başlangıcı varsa, o başlangıçtan “önce” ne vardı? “Önce” dediğimiz anda zaten zamanı kabul etmiş oluruz.
İnsan zihni bu tür sorular karşısında zorlanır. Çünkü akıl doğrusal düşünmeye alışmıştır. Başlangıç ve son ister. Oysa bazı şeylerin başı ve sonu olmayabilir. Bir doğru parçasının başlangıcı ve sonu vardır ama o doğruyu bir daire haline getirirseniz artık başlangıç kaybolur. Neresi ilk noktadır? Vereceğiniz her cevap bir varsayım olacaktır.
İnsan, bildiğini sandığı şeylerden şüphe etmeye başladığında düşünce ortaya çıkar. Platon ve Aristoteles’in söylediği gibi felsefenin başlangıcı “hayret”tir. Yani şaşırma hali.
Bugün çoğu insan şaşırmayı küçümser. Oysa şaşırmak zihnin uyanışıdır. İnsan ancak alıştığı düzen bozulduğunda düşünmeye başlar. Her gün aynı sokaktan geçen biri bir gün beklenmedik bir şey gördüğünde durur. Çünkü zihni rutin içindeyken uyku halindedir. Hayret ise o uykunun bozulmasıdır.
Aslında insanların büyük kısmı gerçekten düşünmez; yalnızca alışkanlıklarının içinde yaşar. Bildiğini zanneder, sorgulamaz, durup bakmaz. Düşünce ise insanın kendi cehaletini fark etmesiyle başlar. Çünkü insan “Bilmiyorum” diyebildiği anda öğrenmeye açık hale gelir.
Burada çok önemli bir ayrım vardır. Bir insan bilmediğini biliyorsa öğrenebilir. Ama bilmediğini bilmeyen insan öğrenemez. Eski düşünürler buna “cehli mürekkep” yani katmerli cehalet demişlerdir. Çünkü burada yalnızca bilgisizlik yoktur; yanlış bir kesinlik de vardır.
Gerçek düşünürlerin çoğu bu yüzden mütevazıdır. Çünkü ne kadar öğrenirlerse bilmedikleri alanın o kadar büyüdüğünü fark ederler. Sokrates’in “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” sözü aslında bilginin değil, farkındalığın ifadesidir.
Hayret yalnızca düşüncenin değil, sanatın da temelidir. Bir düşünür bir düşünce karşısında şaşırır; sanatçı ise bazen bir görüntü, bir yüz, bir ses ya da bir manzara karşısında adeta donup kalır. İnsan bazen öyle bir şeyle karşılaşır ki kelimeler yetersiz hale gelir. İşte sanat biraz da bu sessizliğin içinden doğar.
Kadim bilgeliğin merkezinde de bu hayret duygusu vardır. Çünkü eski insanlar modern insan kadar hızlı yaşamıyordu. Gökyüzüne daha uzun bakıyor, geceyi daha derin hissediyor, doğayı daha dikkatli izliyorlardı. Bugünün insanı ise sürekli konuşuyor ama çok az düşünüyor. Sürekli bilgi tüketiyor ama neredeyse hiçbir şeye gerçekten şaşırmıyor.
Modern çağın en büyük problemi belki de budur: İnsan her şeyi bildiğini sanıyor. Oysa bilgi arttıkça hayretin de artması gerekir. Çünkü evrenin büyüklüğü karşısında insanın bilgisi aslında çok küçüktür.
Başlangıç fikri burada yeniden önem kazanır. İnsanlık tarihine baktığımızda iki farklı düşünce görürüz. Birinci düşünceye göre insan başlangıçta ilkeldi, hamdı ve zamanla gelişti. Modern ilerleme fikri budur. Ateşi bulduk, tarımı öğrendik, şehirler kurduk, bilim geliştirdik ve uygarlık ortaya çıktı.
İkinci düşünce ise özellikle dinlerde görülür. Buna göre başlangıç mükemmeldi. İnsan önce cennetteydi, sonra düştü ve bozuldu. Yani geçmiş kutsaldı, bugün ise yozlaşmanın sonucudur.
Aslında insanlık tarihi boyunca bu iki düşünce sürekli çatışmıştır. Bir taraf “ilerleme” derken diğer taraf “çürüme” demiştir. Modern insan geleceğe umutla bakar; geleneksel insan ise geçmişe özlem duyar.
Bugün bile insanlar “eski insanlar daha iyiydi”, “eski İstanbul başkaydı”, “eski bayramların tadı vardı” derken aslında kaybedilmiş bir bütünlüğü ararlar. Çünkü insan yalnızca teknolojiyle yaşamaz. İnsan anlam arayan bir varlıktır.
Ateşin insanlık tarihindeki sembolik değeri de burada ortaya çıkar. Mitolojilerde ateş yalnızca ateş değildir; aklın sembolüdür. Prometheus’un tanrılardan ateşi çalıp insanlara getirmesi, insanın doğadan ayrılıp bilinç kazanmaya başlamasını temsil eder.
Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran şey yalnızca biyolojik yapısı değildir. İnsan düşünebilen tek varlık değildir belki ama kendi düşüncesini sorgulayabilen nadir varlıklardan biridir. İnsan yalnızca yaşamak istemez; neden yaşadığını da bilmek ister.
Bu yüzden uygarlık yalnızca şehirler kurmak değildir. Asıl uygarlık insanın kendini sorgulamaya başlamasıdır. Bir insan teknik olarak çok gelişmiş olabilir ama hiç düşünmüyorsa hâlâ zihinsel olarak ilkeldir. Çünkü gerçek gelişim, insanın kendi cehaletini fark etmesiyle başlar.
Kadim bilgelik dediğimiz şey de aslında budur. Eski metinleri kutsamak ya da geçmişi romantikleştirmek değil; insanın yeniden hayret etmeyi öğrenmesidir. Gökyüzüne baktığında durabilmek, bir düşünce karşısında sarsılabilmek, kesin konuşmadan önce şüphe edebilmek…
Çünkü düşünce kesinlikten değil, çatlaklardan doğar. İnsan ancak zihnindeki sahte güven kırıldığında gerçekten düşünmeye başlar. Belki de insanı insan yapan şey tam olarak budur: Sürekli cevap vermesi değil, bazen durup gerçekten soru sorabilmesi.
Bir yanıt yazın